9 Mar 2017
[]

BAŞKALARININ DERBİSİ

Kızılyıldız-Partizan rekabeti saha içinde eski günlerinden uzak. Saha dışında ise değişen çok az şey var. Yerinde tanık olduk.

Ali ÇOLAK

Belgrad'da sıcak bir cumartesi günü. Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası için geldiğimiz şehirde üçüncü günümüz ve Kombank Arena'ya doğru hareket etmeden önce İnan Özdemir ve Sencer Yücel'le kahvaltı yapıyoruz. O sırada Belgrad'da olan bir arkadaştan beklediğimiz mesaj geliyor. Akşam oynanacak Kızılyıldız-Partizan maçının bilet satışı stadyumdaki gişelerde hâlâ devam ediyor.

Aslında maça gitmeyi önceden planlamamıştık. Zaten hafta sonu bir derbi olduğunu da şehre geldiğimiz gün "Boş vaktimiz olursa bir futbol veya basketbol maçına gidelim" diye konuşurken tesadüfen öğrendik. Açıkçası hem şampiyonaya denk gelmesi hem de böyle bir derbiye bilet bulmanın zor olacağını düşündüğümüzden dolayı da çok üzerinde durmadığımız bir plandı bu. Sadece birkaç kişiye bilet bulabilir miyiz diye sormuştuk.

Fakat düşündüğümüzün aksine bilet satışı hâlâ devam ediyordu. Bunun nedenini de daha sonra anlayacaktık. Ani bir kararla ve kimsenin bizi suçlamayacağını umarak o gün şampiyona yerine dünyanın en ünlü derbilerinden birini tercih ettik. Pişmanlık, o gecenin sonunda hissettiğimiz duygulardan biri olmadı.

Derbiler, genelde futbol dışındaki yönleriyle öne çıkar. Belgrad derbisinde de durum farklı değil. Futbolu çok yakından takip etmeyenler bile iki takım arasındaki maçlarda çıkan olaylara aşinadır. Bilet almak için stadyuma giderken bizim de aklımızda bu konu vardı. Bu kadar kötü üne sahip bir derbiyi seyircilerin arasında izlemek ne kadar güvenliydi?

Bu düşüncelerle gittiğimiz Rajko Mitic Stadyumu’nda şaşırtıcı bir manzarayla karşılaştık. Yıkık dökük ve yetenekli ellerden çıkmadığı çok açık yazılarla kaplı duvarlar, kırık camlı bilet gişeleri, hangar kapısını andıran stadyum girişi ve o girişten sonra sizi tribüne götüren kasvetli ara bölüm… Dünyanın en büyük derbilerinden birine sahne olacak olan bu stadyumun aslında Türkiye’deki çoğu alt lig takımının sahasından bir farkı yok. Belgrad, modern yapılarıyla öne çıkan bir şehir değil ama Kızılyıldız gibi bir kulübün öyle bir stadyumda maçlarını oynaması insana garip geliyor. Stadyumun bu görüntüsü maçla ilgili endişelerimizden kurtulmamıza da yardımcı olmadı.

Akredite olup basın tribününde kendimize yer ayırtmak için vaktimiz yoktu. Biz de Rajko Mitic Stadyumu’nun en güvenli yeri olduğunu öğrendiğimiz Batı Tribünü’nden bilet aldık. Batı Tribünü aynı zamanda stadyumunun en pahalı yeri ama 1200 Sırp Dinarı yani yaklaşık 40 Türk Lirası, kendinizi o ürkütücü atmosferde biraz daha güvende hissetmek için kolayca gözden çıkarabileceğiniz bir miktar.

Biletimizi alıp stadın etrafını biraz gezdikten sonra bir şeyler yemek ve telefonlarımızı şarj etmek için tekrar şehir merkezine döndük. Açık konuşmak gerekirse bu süreçte Vice’ın Kızılyıldız-Partizan belgeselini izlemek iyi bir fikir değildi. Kesinlikle romantik bir şekilde bakılmayacak ama inkâr da edilmeyecek tribün şiddeti, bütün çıplaklığı ve vahşetiyle belgeselde karşımızdaydı. Ama umudumuz, bu şiddetin akşam gerçekten karşımıza çıkmamasıydı.

Şakayla karışık “Gitmesek mi?” sorularının ardından tekrar stada doğru yol alıyoruz. Bindiğimiz taksinin şoförü stada yakın bir yerde kibarca “Abi beni maç günü Kadıköy trafiğine sokmayın” demeye getiriyor. Bir Kadıköylü olarak hâlinden en iyi ben anlıyorum ve stada bir kilometre kadar uzaklıkta taksiden inip maça giden yüzlerce taraftarın arasına karışıyoruz. Garip şekilde yol boyunca hiçbir tezahürat yapılmıyor. Hatta kimsenin üzerinde forma ya da maça gittiklerini belirten herhangi bir şey de yok. Bunun nedeni ise stadyuma ulaşmak için aynı yolu kullanan iki takım taraftarlarının en azından yolda bir kavgaya karışmak istememesi.

Stadyum önünde herkes kendi tribününün kapısına yaklaştıkça mont ve ceketlerin altından çıkan formaları görüyoruz. Ardından da vapur seferlerinin iptal olduğu bir Cuma akşamı Zincirlikuyu’da oluşan metrobüs kuyruğuna benzer bir kaosun içine giriyoruz. Batı Tribünü’nün genelde ailelerin oturduğu daha sakin bir yer olduğu söyleniyordu ama içinde bulduğumuz sırada (daha doğrusu insan yığınında) beklediğimiz gibi bir ortamla karşılaşmadık. Herkes dar bir girişten geçmek için birbirini itiyordu. Kenarda ezilmemek için bir elimizle duvardan destek almaya çalışırken arkadan gelen 8-10 kişilik bir gruba herkes yol verdi. Taraftar grubu lideri olduğunu düşündüğümüz o kişilere bunun medeni bir sıra olduğunu anlatacak cesaretimiz tabii ki yoktu. Zaten bu da öyle bir sıra değildi.

Yaklaştık 40 dakika boyunca maruz kaldığımız bu eziyetin ardından giriş sırası bize geldi. Önden İnan polis kontrolünü geçip turnikelere doğru gidiyor. Ben de arkadan İnan’ı izlerken bilet görevlisinin ona bir şey anlattığını görüyorum. Yanlış kapı.

Giriş kapısını kimseye sormamak ve bilet üzerinde yazanlara bakıp "Galiba burası" demek hataydı. Bunu biraz geç fark ettik. O kapı, Kızılyıldız'ın ünlü taraftar grubu Delije'nin kalesi ve bize "Kesinlikle oradan bilet almayın" denilen yer olan Kuzey Tribünü'ne açılıyordu. Yani Partizan taraftarlarının maçı izlediği Güney Tribünü'yle birlikte stadın en tehlikeli yerine...

Birkaç kişiye sorduktan sonra doğru kapıyı buluyoruz. Maçın başlamasına birkaç dakika var ama bu sefer bizi daha normal bir sıra bekliyordu. 100 metre yandaki sıranın aksine insanlar burada tek sıra halinde hızlıca stadyuma doğru ilerliyordu. Etrafımızda çocuklu ailelerin yer alması da bizi biraz rahatlatıyordu ve az önce tecrübe ettiğimiz şeyi tam olarak kavramaya çalışıyorduk.

Medeniyetin içinde kısa bir bekleyişten sonra sıra bizdeydi. Stadyuma girdiğimiz anda ise neden o kadar kolay bilet bulduğumuzu anladık. İnsanlar tribün kapısından dışarı taşıyordu ve çoğu da o kapının önünde sahayı izlemek zorunda kalmıştı. Biz de onların arkasında yerimizi aldık. Çok güzel bir yerimiz yoktu ama maçı Kuzey Tribünü’nde izlemek zorunda kalmaktan daha kötü olamazdı. Fakat o anda bir taraftar yanımızdaki sürgülü metal kapıyı açıp içeri girdi. Diğerleri de onu takip etti. O paslı kapı, yaklaşık 100 kişilik VIP bölümünün girişiydi ama ne kilidi ne de önünde bir güvenlik görevlisi vardı. İçeride oturabileceğiniz koltukların olması, bu bölümü VIP yapan tek farktı zaten. Biz de fırsattan istifade içeri girip merdivenlerde yerimizi aldık. Önümüzde ayakta duran uzun boylu Sırpları saymazsak maçı izlemek için ideal bir açımız vardı. Ama ilk birkaç dakika boyunca sahayla çok ilgilenmedik. Tribünlerdeki atmosfer daha ilgi çekici gelmişti. Özellikle de az önce girmek üzere olduğumuz Kuzey Tribünü…

Maçın başlamasıyla birlikte ise gözler Güney Tribünü’ne döndü. Partizan taraftarları önce meşale yakıyor, ardından da bir şekilde içeri soktukları lastik benzeri şeyleri. Güneyden kuzeye ilerleyen siyah duman, sahanın üzerini kaplıyor ve maçın 4-5 dakika kadar durmasına neden oluyor.

Açıkçası yanan meşaleler çok fazla şey kaçırmamıza neden olmadı. Zira iki takım da parlak günlerinden çok uzak ve sahadaki futbol benim gibi ilk kez stadyumda maç izleyen birinin bile anlayabileceği kadar vasattı. (Evet, ufak bir detayı atladım; canlı izlediğim ilk maç, Kızılyıldız-Partizan derbisi.) Durum böyleyken maçı izlemek için tek nedeniniz atmosfer oluyor. Elbette bunun bir şiddet sarmalına dönmemesi umuduyla...

O an, daha sakin bir tribünde olsak da maçla çok ilgisiz görünmemek için Kızılyıldız ataklarını alkışlayıp hakeme kızıyoruz. Arkamızda oturan bir seyirci de görüş açısını kapattığımız için bize kızıyor. Siniri sadece bize değil. Önünden geçenlere, kendi takımının oyuncularına ve hakeme de bağırıyor ve sürekli yanındaki oğluna dert yanıyor. 34. dakikada gelen Kızılyıldız golü bir süre için üzerindeki gerginliği alıyor. Ev sahibi takımın öne geçmesine biz de seviniyoruz. Bu derbide çoğunluğun yanındayız.

İlk yarı Kızılyıldız’ın 1-0 üstünlüğüyle sona ererken ayaklarımızdaki yorgunluk da kendini hatırlatıyor. Birkaç dakika merdivenlerde oturuyoruz. Kale arkalarındaki taraftarlar da devre arasında bizim gibi oturmayı tercih ediyor. Rajko Mitic Stadyumu, ya da diğer adıyla Marakana, uzun süredir olmadığı kadar sakin. Bunun uzun sürmeyeceğini biliyoruz ama yine de bir nefes almayı hak ettik.

İkinci yarıda da değişen bir şey yok. Vasat futbol, yine tribünlerin arka planında kalıyor. Maçın bitimine kısa süre kala Partizan taraftarları tribünde birkaç koltuk yakıyor. İkinci yarının en çok öne çıkan anı da bu. Ta ki 87. dakikada gelen beraberlik golüne kadar.

Partizan golüne kadar rahatlamış ve derbinin tadını çıkarmaya alışmıştık. Golden sonra ise bir sürprizle karşılaşıyoruz. Maç boyu ev sahibi takım taraftarının gözüne batmayalım diye onların tarafında yer almaya çalışmıştık. Fakat bulunduğumuz tribünde hatırı sayılır bir grubun Partizan golüne sevindiğini görüyoruz. Maçtan önce Reddit’te “Tezahüratlara eşlik etmeyin” uyarısını görmemize rağmen ev sahibi takımı desteklemenin zararı olmayacağını düşünmüştük. Nedeninin de iki takım taraftarlarının aynı tribünde oturması olduğunu biraz geç öğreniyoruz. Kızılyıldız taraftarı hâlâ çoğunluktaydı ama hemen birkaç metre yanımızda Partizan taraftarlarının da olması bizi tedirgin ediiyor. Ve bu tedirginlik, kale arkasındaki Partizanlıların koltukları kırıp yakmaya ve saha atmaya başlamasıyla biraz daha artıyor.

Son dakikalarda gelen beraberlik golünün ev sahibi taraftarı daha fazla gereceğini düşünüyoruz fakat korktuğumuz başımıza gelmiyor ve maç olaysız bitiyor. Birkaç ufak yangın, ses bombaları, kırılan koltuklar ve meşaleleri saymazsak. Biz de hızlı adımlarla stadyumdan çıkıyoruz. Taksi bulmak neredeyse imkânsız. Şehir merkezine kadar uzun bir yolumuz var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI
Ali ÇOLAK

ÇOCUKLUK HAYALİ

Melih Mahmutoğlu, son dönemin en istikrarlı Türk oyuncularından biri.

Ali ÇOLAK

SKYFALL

Team Sky, bugünlerde eleştirilerin odağında.

Ali ÇOLAK

BAŞKASININ HAYALİ

Venus Williams'ın kariyerine ve yeteneklerine hak ettiği önemi verme zamanı.