19 May 2017
[Foto: Getty Images]

ARANAN ADAM

Sırbistan, uzun süredir Ivkovic, Pesic ve Obradovic'in mirasını devam ettirecek antrenörü arıyor. Aleksandar Djordjevic o kişi mi? Sasha, Madrid'de Socrates'e konuştu.

Uğur Ozan SULAK

Bu röportaj, ilk olarak Socrates'in Temmuz 2015 sayısında yayınlanmıştır. Bütün sayılarımıza buradan ulaşabilirsiniz.

Eski Yugoslavya ülkeleri antrenör çıkarmakta neden eskisi kadar etkin değil?

Biz antrenörler… Bugünlerde birbirimizle yeteri kadar sık konuşmuyoruz. Benim konuya dair birkaç projem var. Mesela altyapı antrenörlerine çok önem veriyorum, onları daha iyi eğitmemiz gerekiyor ki verimliliği arttırabilelim. Seminerler hiçbir zaman yeterli olmadı, bundan sonra da olmayacak. Takvim yılı boyunca herkes birbiriyle etkileşim kurmalı. Seminerden seminere, “Ya oyun da amma hızlandı” diyerek gelişim kaydedemeyiz.

Pedagojik ve psikolojik destek alanlarında kademe atlamalıyız. Teknik, taktik daha sonraki aşamada gelecek. Önce konuşalım. Menajer problemlerini çözelim. Oyuncular en büyük sıkıntılarını menajerlerine değil, bize anlatsınlar. Tavsiye istesinler. Eski günlerdeki gibi olsun her şey. Zor mu bunu yapmak? Ben ne biliyorsam oyuncularıma öğretmeliyim. Zamanında benden vazgeçmemişlerdi. Ben de şimdi onlardan vazgeçmemeliyim.

Ben ilk olarak 1987’de milli takıma seçildim. O dönem Yugoslavya’da inanılmaz bir antrenörlük okulu vardı. Artık yok. Hani eskiden, “Yugoslav antrenör” diye parmakla gösterirlerdi ya, o damgadan bahsediyorum. Oyun kimliğimizi kaybettik. Ivkovic, Obradovic gibi iki kült figür yurtdışında çalışıyor ve doğal olarak kendi ülkelerine çok fazla yoğunlaşamıyor. Benim jenerasyonum onlar sayesinde bir şeyler öğrendi. Şimdi yeniden buna benzer bir ortam yaratma gayretimiz var.

Tabii bunu yapabilmek için de biraz maddi kaynak gerekiyor. Keşke eski başkanınız Turgay Demirel bana da biraz maddi kaynak yaratabilse. Dostum Turgay yanıma gelip, “Hey Sasha, al bu parayı. Turkish Airlines’la görüştüm, sana bir bütçe çıkarttık. Şimdi Sırbistan basketbolunu yeniden yaratabilirsin” dese... Kötü mü olurdu? Ama demiyor. Biliyorum ki imkansız. Şaka yapıyorum elbette.

Sporcu psikolojisi Zeljko Obradovic’in de üzerine fazlasıyla eğildiği bir konu. Ama örneğin Nemanja Bjelica’yı oyundan atmak… Nasıl bir kazanım sağlar?

Zeljko çok uzun yıllar oda arkadaşımdı. Beni tanır. Ben de onun hakkında birkaç şey biliyorum. Sosyal zekâsı acayiptir, daima empati kurar. Oyuncu psikolojisi hakkında sürekli çıkarımlarda bulunur. Zaten başka türlü bir insan nasıl gittiği her takımda şampiyon olabilir? Nasıl her şeyi kazanabilir? 

Unutmayın; o bir milli takım oyuncusuyken, daha uzun yıllar forma giyebilecekken basketbolu bıraktı. Ne istediğini çok iyi bilen bir adam. Bu iş onun tutkusu. Dediği gibi, eğer bağırmıyorsa bir problem vardır. Bağırmasını da onunla birtakım bariyerleri aşmış oyuncuları dert etmez. Çünkü oyuncuları onu her zaman çok sever. Doğruyu yaptıklarında Obradovic tarafından takdir edileceklerini bilirler. 

Yani, geçen yıl Nemanja Bjelica’yı oyundan attı işte. Yanlış hatırlamıyorsam Real Madrid’deyken Mikhail Mikhailov’a da benzer bir hareketi vardı. Ben de yaşadım. Anlatayım...

1991 tuhaf bir yıldı. Zeljko’yla ilişkimiz açısından söylüyorum. Sezonun bir bölümünde en yakın arkadaşım, odada beraber kaldığım adamdı. Bir gün takımın antrenörü oldu. Artık benimle aynı odada kalmıyordu. Antrenördü. Beraber yine şut atabilirdik ama bana aynı şekilde davranamazdı.

Bir gün ligde play-off maçı oynarken -yanlış hatırlamıyorsam çeyrek finaldi- onun düşünce yapısıyla uyuşmayan bir şey yaptım. Sahadayken beni yanına çağırdı, sonra parmağıyla dışarıyı gösterdi. Haftalar önce yataklarımız arasında on karış mesafe olmayan adam beni oyundan atmıştı. Soyunma odasına gittim. Maç bitene kadar yerimden kımıldayamadım.

Zeljko son düdükten sonra yanıma geldi. Soyunma odasının diğer ucundan bana bakıyordu. Başımı çevirdim, gülümsedi. Birbirimize sarıldık ve ağlamaya başladık. “Sasha özür dilerim, Sasha benim yüzümden” diye sayıkladı. Ben de özür diledim. Dakikalarca öyle sarılıp ağladık. Bunu bana yapmıştı, ben onun en yakın arkadaşıydım. Takıma verilmiş bir mesajdı bu. Obradovic takımın kaptanına, en iyi oyuncularından birine, yıllarca aynı odada kaldığı adama bunu yapmıştı. Yani, size yapmaması için hiçbir sebep yoktu. 

“Sırbistan’da çocukları basketbol oynamaya teşvik etmek istiyorum. Tenise değil” dediniz. Novak Djokovic kızmadı mı?

Ben kıskanç bir adamım. Bir çocuk basketbol oynamanın eşiğindeyken gidip forehand vurmaya başlarsa tabii ki kıskanırım. Novak ise çok kibar biri, tabii ki bu açıklamamdan sonra bana bir şey söylemedi. Tenis bizden çok fazla çocuk alıyor. Hedefim basketbolun çocuklar arasında tekrar ülkenin bir numaralı sporu olması. Basketbol oynamalılar, tenis değil. Tüm zamanların en iyi Sırp atleti Novak Djokovic’e buradan bir kez daha sesleniyorum.Medya ilgisini, layık görülen statüyü sonuna dek hak ediyor. Dünyanın en yorucu sporunu, en iyi yapan adam o. Bana tenis maçı oynamak değil, 5-6 saat ayakta durmak düşüncesi bile zor geliyor. Ama işte… Ne bileyim. Çocuklar tenis değil, basketbol oynasınlar.

Milos Teodosic bir kulüp sezonunu daha hâyâl kırıklığıyla kapattı. Sırbistan’la CSKA performansı arasındaki bu farkı sadece manevi etmenlerle ya da aidiyet duygusuyla mı açıklamalıyız? Dimitris Itoudis’in maç sonlarını Teodosic’siz oynaması adil mi?

Onu tanımalısınız. Milos olağanüstü bir insan. Bu yılki performansına dair oluşan genel algıya da katılmıyorum. Bence Final Four öncesi normal sezonda çok iyiydi. Fiziksel problemleri vardı, sakatlıklar yaşadı birkaç tane. Her şeye rağmen Euroleague’in en iyi beşine seçildi.

Final Four’da ise Olimpiakos’a karşı aptalca bir faul yaptı. Dördüncüsü işte, çok saçmaydı o. Maçı istediği gibi bitiremedi. Ama olaya şöyle bakmak lazım: Milos eğer Avrupa’nın en iyi oyuncusu değilse, ilk üçünden biri. Geçen yılki ödülü neden Tony Parker’a verdiklerini hâlâ anlayamıyorum. Ben kararın açıklandığı gece Milos’u arayıp, “Hey onlar saçmalıyor. Ödülü sen almalıydın” dedim. 

Itoudis’in tercihi konusunda bir şey söylemek istemiyorum. Ben Sırbistan Milli Takımı’nın antrenörüyüm. Milos’un kendi takımıma katkısını kelimelere dökemiyorum bile. Nasıl anlatırım bilmiyorum. Ulusal takımlar seviyesinde rekabet çok daha farklı. Şimdilik bu kadarını diyeyim.

Teodosic’in yanında en iyi 5’e seçilen iki Sırp daha vardı: Nemanja Bjelica ile Boban Marjanovic. Her ikisinin de geleceğiyle alakalı ne dersiniz? Bjelica, NBA’e gitmeli mi? Fiziksel avantajının yeni yeni farkına varan Boban’ın milli takımda rolü nasıl olacak?

Nemanja’nın NBA’e gitmesini isterim. Bence orada oynayabilecek kaliteye sahip ve ülke basketbolu için NBA’de forma giymesi çok önemli. Onun gibi oyunculara, okyanus ötesinde ihtiyacımız var. Bu kararı alırsa seviye atlar. Tercih onun. Tabii ki Fenerbahçe Ülker için iyi olmayacak. Bahsettiğimiz kişi Euroleague MVP’si. Yerinin dolması çok zor. Boban ise karşısında talepkâr bir koç bulacak. Milli takımda kesinlikle onun için bir yerimiz var ve sistemimize adapte olması için elimden geleni yapacağım. Kızılyıldız’da rahat oluşunun temel sebebi koç Dejan Radonjic’in sistemiydi. Milli takım şablonu da pek farklı değil. Boban Marjanovic kariyeri boyunca alan savunmasının parçası olan bir oyuncuydu. Sadece iki yıldır adam adama savunma yapıyor ve artık boy/güç avantajının yanı sıra, ne kadar hızlı olduğunu da fark etti. 2,20 ve çabuk. Göreceğiz.

Dragan Dilas’ın başkanlığındaki federasyon, kadın milli takımı için Danielle Page’e vatandaşlık vererek ilk adımı attı. Erkeklerde de devşirme ihtimali konuşuluyor. Başka ülkeden oyuncuya pasaport verme işlemine ısrarla karşı çıktınız. Neden?

Kararın neden alındığını bilmiyorum. Ama bu bir hata. Tekrarlıyorum, bunu yapmayın. Lütfen yapmayalım. Oyuncularım da benimle hemfikir, onların açıklamalarını okudukça çok mutlu oluyorum. 10 ay önce de söylemiştim. Hatta bırakın 10 ayı, 20 yıldır söylüyorum. Milli takım, adı üstünde, milli takımdır. Yabancılara ihtiyacımız yok. Kadınlarda bunu yaptık. Erkeklerde olmaması için elimden geleni yapacağım. Olimpiyat komitesi ve ülkemin spor bakanı bu korkunç karara nasıl itiraz etmiyor anlayabilmiş değilim. Sırbistan’ı böyle bir ülke mi yapmak istiyorsunuz?

Ben Jordi Bertomeu’yla kişisel olarak görüşüyorum. Israr ediyorum. Partizan ve Kızılyıldız’a A Lisansı aldırmaya çalışıyoruz. Takdir edersiniz ki her Euroleague maçını 20 bin kişiyle oynamak çok özel bir durum. Sırbistan’da böyle. Salonların tamamı dolu; sporu, basketbolu çok seven bir ülkeyiz biz. Milli takımına yabancı oyuncu devşirmeye ihtiyaç duyan bir ülke değil. Mevzubahis A Lisansı olunca burada tekrar maddi konulara değinmem lazım. Belki yine Turgay Demirel ismini gündeme getirmeliyim. Dostum Turgay belki bize teminat mektubu gibi bir şey ayarlayıp Euroleague’le aramızdaki maddi köprü olabilir. Espriydi elbette. Kimse Türkiye kadar yatırım yapmıyor ama biz de ne kadar para istenirse bir yolunu bulacağız. Yeter ki o A Lisanslarını alalım. 

Sırbistan’dan arkadaşlarım çok sağlam bir Richard Nixon hikâyesine sahip olduğunuzu söylüyor. Doğru mu?

Kim onlar? Benim takımımdalar mı? Evet, harika bir Richard Nixon hikâyem var. Takımın her bireyini ele alan bir hikâye. Onu size söylersem, oyuncularımı motive edemem. Sır olmaktan çıkar. Genellikle final maçlarından önce yaptığım konuşmalarda kullanıyorum çünkü. Gizli argüman diyelim. Şimdi sizi karanlıkta bırakacağım. Belki bir gün Türkiye’de çalışırsam oyuncularıma söylerim, kim bilir…

‘Tarihin en tartışmalı finali’ diye nitelenen EuroBasket 1995 finalinde, en büyük rakiplerinizden Sarunas Marciulionis’i oyuna geri dönmeye nasıl ikna ettiniz? 

Çalınan o teknik faulden sonra sahayı terk ettiler. Benim için de kabul edilebilir bir durum değildi, hayata bakış açıma ters bir davranıştı. Hem de harika performansımı mahvetmelerine izin veremezdim. Altın madalyaya çok yakındık. Marciulionis’in yanına gidip sadece şunu dedim: 

“Parkede, maçta benimle kavga et. Oyna. Seyirci kalma.” 

Sonra geri döndüler. O dönem Litvanya Basketbol Federasyonu, oyuncular falan sürekli “Hakem şöyle, hakem böyle” diyordu. Hâlâ diyenler de var. Şu an geriye dönüp baktığımda bir teşekkürü hak ettiğimi düşünüyorum. Benim o günden hatırlamak istediğim Sarunas’la maç ortasında değil, maç sonunda gülerek yaptığımız konuşma. 

- Sarunas, gerçekten anlamıyorum.
- Neyi?
- Bakıyorum hâlâ konuşuyorsunuz. Bir oyuncunun 41 sayı atmasına izin verip de nasıl hakemden dert yanabiliyorsunuz?
- ...

Sabonis, Kurtinaitis, Marciulionis, Karnisovas… Müthiş rakiplerdi. Ama tüm kalbimle, bu adamları seviyorum.

Peki en çok saygı duyduklarınız? Aradan sıyrılanlar olmalı?
 
Drazen Petrovic, Dino Radja, Toni Kukoc… Kızılyıldız takımının tamamı. Onlara karşı kazanmak bir takıntıydı bizim için. Orhun Ene, Harun Erdenay, belki Claudio Coldebella? Danilovic uzun yıllar takım arkadaşımdı ama Bologna’ya geçtiğinde çok karşı karşıya geldik. Fortitudo’nun başında Scariolo vardı, Milano’da D’Antoni. Oradaki ilk sezonumda hem asist hem sayı kralı olmuştum. Galiba lig tarihinde ilkti. D’Antoni ve sistemi sağ olsun. Tyus Edney var sonra. İbrahim Kutluay gençti ama çok saygı duyardım. Ve Petsa… Petsa, Petsa, Petsa! Naumoski sahaya çıkar ve işinizi bitirir. Çok da iyi arkadaştır. Milano’da beraber yaşadık diyebilirim. Ailelerimiz sürekli görüşür. Maç esnasında ise ailesinden biri ya da Milano’da içtiğimiz o güzel espresso aklıma gelmezdi. Onun da hatırlamadığına eminim.

EuroBasket 1989 öncesi Drazen Petrovic’le yaşadığınız tartışma, Vladimir Stankovic yazana kadar bir mit gibiydi. 87’de takımda yer alıp, 89-90’da kıta tarihinin en güçlü kadrosunun parçası olamamak… Dusan Ivkovic’in verdiği kararı bugün, Sırbistan Milli Takımı’nın koçu olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Zagreb’de Cibona’yla iki uzatmaya giden bir maç oynayıp kaybetmiştik. Drazen beş faul aldığı için sinirliydi. Kazandıktan sonra takım hâlinde yanlarına gittik; o esnada bağırarak benim yanıma gelip “Genç adam, işin bitti. Bir daha asla Yugoslavya için oynayamayacaksın” dedi. Öyle de oldu. En azından bir süreliğine milli takımda oynayamadım. Takımın koçu Dusan Ivkovic turnuvanın başlamasına üç gün kala “Sasha Djordjevic ülkenin en iyi oyun kurucusu” demesine rağmen beni 16 kişilik kadroya almadı. Yıkılmıştım. Partizan’la iki kupa kazanmam, inanılmaz bir sezon geçirmiş olmam hiçbir şey ifade etmiyordu. Kresimir Cosic’in dört oyuncuyu içeren (Divac, Kukoc, Radja, Djordjevic) büyük projesinin içinde olmam önemli değildi. Tarihin en iyi oyuncusu Yugoslavya Milli Takımı’nda oynayamayacağımı söylemişti. Ivkovic de bana milli takım için savaşma şansı tanımadı. Her şeyi bırakıp askere gittim.

O dönem çıldırmıştım. Duda’ya çok kızdım. Bunun da normal olduğunu düşünüyorum. Ama şimdi, Ivkovic’in neden böyle yaptığını anlayabiliyorum. Verilen karar doğruydu çünkü kusursuz Yugoslavya takımı ancak bu şekilde oluşturabilirdi. Açıklayayım. Ben skorer bir oyun kurucuydum. Hücum odaklı düşündüğümden, çoğu zaman topa sahip olmak isterdim. Drazen de öyleydi. Niye bu tipte iki oyuncu yan yana oynasın ki? Hatta nasıl oynasın? Hiçbir mantığı yok. Petrovic zaten her maç 30 atıyor. Neden o seviyede 19-20 atabilen başka bir oyuncuyu kadroya alasınız ki? İhtiyaca yönelik, başka bir oyuncuyu kadroya dahil edersiniz. Mesela dönemin en iyi skorerlerinden Nikos Galis’le eşleşebilecek bir dış savunmacı işinize yarayabilir. Yani Zoran Radovic ya da Jure Zdovc? Elbette. Ancak bu görev dağıtımını yaparak başarılı olursunuz. Duda doğruyu yapmıştı. Antrenörlük açısından muhteşem bir karar. Bunun farkına koç olduktan sonra vardım.
 

NBA’in aksine, Euroleague tarihinde çok fazla ‘o şut’ diye nitelenen kırılma anı yoktur. 1992 Partizan-Badalona finalindeki ise bir analizi hak ediyor, değil mi?

Ben o şutlara çalışırdım. Tabii ‘o şutu’ çalışmamıştım ama ona benzer, dengesiz şut denemelerinde bulunurdum. Antrenmanımı her zaman 15-20 dengesiz şut atarak tamamlardım. Tam saha, bir dripling… Stop. Şut. Saçmasapan bir yer seçerdim kendime. Sonra şutu çıkarırdım. Daima. Çok yorgun olsam bile yapardım. 

O pozisyondan önce Jofresa’nın penetresini hatırlıyorum. Obradovic’in molası şuttan hemen önce değildi, molada sıkı bir savunma yapmamız gerektiğini konuşmuştuk. Olmadı. Sayıyı yedik. Sonra topu pota altından aldım. Driplingle pası hiç düşünmeden devam ettim. Jofresa karşıma geldi. Deminki penetrenin geri ödenme zamanıydı. Yakın savunmaya çalıştı ama ben sağa doğru kaymaya başlamıştım. Sonra basket oldu. Bana inanın, o dengesiz şutun bile bir dengesi vardı. Çalışmıştım. Hem de çok...

1999’da Barcelona’dan Real Madrid’e geçişinizde koç Aito Garcia Reneses’in rolü çok tartışıldı. O görüşmeden biraz detay verebilir misiniz?

Aslında Barcelona’da kalmak istiyordum. Önceliğim buydu. Ama koç Aito ile yönetim bana, “Seninle imzalamak istemiyoruz” dediler. “Neden?” diye sordum. Cevapları “Daha uzun boylu bir oyun kurucu istiyoruz” oldu. Koraç Kupası’nı ve Real Madrid’e karşı deplasmanda beşinci maçı alarak lig şampiyonluğunu kazanmıştık ama onlar daha uzun boylu oyun kurucu istiyordu. Peki. “Ben ayrılırım” dedim. Ve sonra Ekim ayında Real Madrid’le imzaladım, daha önce değil. Dediğim gibi, gitmek benim kararım değildi. Onlar beni zorladı. Sonra bir gün gazeteyi açtım ve gördüm ki Barcelona yeni bir oyun kurucuyla anlaşmış. Anthony Goldwire! Benden kısa! Güzel. Ardından final serisine çıktık. Bu kez Barcelona karşıdaydı, ben Real Madrid forması giyiyordum. Şampiyonluk bir kez daha deplasmanda oynanacak beşinci maçın sonucuna kalmıştı. Sonucu biliyorsunuz. Olur böyle şeyler.

Eski Yugoslavya’yı özlüyor musunuz? Draza Mihailovic hakkında çıkan son kararlar Tito rejimine karşı bakış açınızı değiştirdi mi?

Dünya üzerinde Yugoslavya’yı özlemiyorum diyen biri varsa, yalan söylüyordur. Bu ayrı. Ama bize öğretilen tarih doğru değilmiş. Her şeyi sil baştan yaptılar şimdi. Okullarda anlatılan tarih yalanmış. Benim tarih öğretmenimin elindeki kitap, devlet kütüphanelerindeki kaynaklar, ansiklopediler… Hepsi ama hepsi yalandan ibaretmiş. Meğer ülkeyi yöneten Komünist Parti tarihi baştan yazmış. Yapay bir ülkede yaşatmışlar bizi. Tüm bunları II. Dünya Savaşı’nda Tito ve arkadaşlarının çabalarına minnet duyarak söylüyorum ama görüyorsunuz işte gerçekler şimdi ortaya çıkıyor. Meğer Çetniklerin komutanı Draza Mihailovic bize anlatıldığı gibi biri değilmiş. Kurşuna dizilmesine varan süreçte ona karşı haksız bir tutum sergilenmiş. Ben okulda tam aksini öğrenmiştim. Kitaplar yeniden açılıyor. Artık sır tutmak, tarihi yalan yazmak yok. Ben elbette Yugoslavya’yı özlüyorum. Orada doğdum, büyüdüm. Karışık da olsa duygularım var. Ben bu karışıklığı giderememiş olabilirim ama en azından çocuklarım şanslı. Onlar gerçeği öğrenecek. 

“Şiddete karşı eğitim” programının ve UNICEF’in bir parçası olarak, Galatasaray-Kızılyıldız maçından önce yaşanan olaylara hangi perspektiften bakıyorsunuz? 

Bence bu çılgınlık. Saçmalık. Delilik. Hayatta hiçbir şeyin aşırısı iyi değildir. Rakip takımdan, taraftarından nefret edeceğine neden kendi takımını daha çok sevmiyorsun ki? Neden? Galatasaray taraftarı, kendi takımına karşı Fenerbahçe’ye duyduğu nefretten daha güçlü duygular hissetmeli. Sporun, özellikle taraftar psikanalizinde sık sık karşımıza çıkan konuyu ele alalım. Kendi takımının galibiyetine mi daha çok seviniyorsun, yoksa rakibinin kaybetmesine mi? Belki klişe ama olay burada bitiyor. Oyuncularıma sürekli soruyorum: Kazanmayı mı seviyorsunuz yoksa kaybetmekten mi nefret ediyorsunuz? Hangisi size daha çok güç veriyor? Bu soruya cevap arayın.

ABD spor kültürü burada bize yardımcı olabilir. Olimpiakos’la Panathinaikos, Fenerbahçe’yle Galatasaray, Partizan’la Kızılyıldız aynı şehirdeyken artık ortalığın karışmaması gerekiyor. Politik mesaj verilmemeli. Spor bu saçmalıklara alet edilmeyi hak etmiyor. Spor bir kutlamadır. Ergin Ataman yanlış yaptı. Ama sonra farkına vardı tabii, zeki bir adam. Toplum önünde özür diledi. Önceden yaptığı korkunç bir hataydı ama ardından özür dileyerek bunu düzeltti. Tabii kendisi de her şeyin farkında, bunları benim ona söylememin gereği yok. Belgrad’a geldi, yuhalandı. Başka bir şey oldu mu? Sen bir kulübü temsil ediyorsan, GM’sen, antrenörsen ya da başkansan o büyük sözcüklere ihtiyacın yok. Ben onları ‘ucuz popülizm’ olarak kabul ediyorum. İhtiyaç yok bunlara. Yangına su dökmek her zaman daha iyidir. Diğerinden nefret etme. Kendi takımını sev. Bu kadar basit.

MARCIULIONIS: FAZLA BİLE ATTIN SASHA
1995 EuroBasket finalinde 41 sayı atarak rekor kıran Sasha Djordjevic, ülkesi Yugoslavya’ya şampiyonluğu getirmişti. Litvanya guard’ı Sarunas Marciulionis, devre arasında soyunma odasına gitmeden Djordjevic’i yakalamış: “Finalden önce ortalaması 12-14 sayı arasındaydı. Maçtan önce bırakın ona özel önlem almayı, riske girip alan savunmasında biraz riske etmeyi bile düşündük. Hatta bahsi geçen alan savunması Sasha bizi mahvedene kadar çok iyi işledi. Devre arasına 20 sayıyla girmişti, soyunma odasına gitmeden onu yakalayıp ‘Hey 20 sayı senin için çok fazla değil mi? Ortalaman 12-14 falandı’ diye şaka yapmıştım. Sonu iyi olmadı tabii ki.”

BABA DJORDJEVIC: KIZILYILDIZ KOÇU
Aleksandar Djordjevic’in babası Bratislav, 1970’lerde beş sezon Kızılyıldız’ın koçuydu. 1977’de babası A Takımı çalıştırırken Kızılyıldız altyapısında basketbola başlayan Sasha Djordjevic’in ilk antrenörü ise Bozidar Maljkovic’ti.

MODA VE POP KÜLTÜR İKONU 
Basında Sasha Djordjevic’in 80’lerin sonunda Belgrad popüler kültürüne yön verdiği söylenir. Birkaç maddeyle hatırlayalım:

- Djordjevic, CR-Z kullanmaya başladıktan sonra Honda gençler arasında çok popüler olmuştu. Belgrad’daki Honda yetkilileri Djordjevic’in sokakta CR-Z’yle gözüktüğü dönemden sonra “Bir anda iki yıllık araç talebi aldık” diyor.

- Aftershave kavramını kullanan ve şehirde kafasını kazıtan ilk sporcu. Djordjevic kafasını kazıttıktan sonra Belgrad’da aynı imajı deneyen sayısız genç var.

“PJ CARLESIMO PROBLEMLİ BİR ADAM”

1990’da Larry Bird’ün kariyerinin son yıllarında Boston Celtics’le deneme antrenmanlarına çıkan Sasha Djordjevic kontrat imzalamamış ve Partizan’a geri dönmüştü. Altı yıl sonra, Atlanta 1996’da dikkat çeken Djordjevic, 247 bin dolarlık minumum kontrat karşılığında Portland Trail Blazers’a imza atmıştı. Djordjevic NBA’de sadece 61 dakika forma giydi ve aynı sezon içinde takımdan ayrıldı. Sırp oyuncu NBA’yle kimyasının neden uyuşmadığını anlatıyor:

“PJ Carlesimo problemli bir adam. Oyuncularla iletişim kurmazdı, biz onun için satranç taşları gibiydik. Basketbol böyle bir oyun değildir. Basketbolda at şuraya gitsin, fili şuraya alalım diyemezsiniz. Portland’da teknik kadro haricindeki herkes bana çok iyi davrandı. Başka bir kültürden gelen, hele oyun kurucu pozisyonunda görev yapan bir oyuncuyla sık sık iletişim kurulacağını düşünürsünüz değil mi? Hayır, kesinlikle böyle bir şey olmadı.”

YAZARIN DİĞER YAZILARI
Uğur Ozan SULAK

BÜYÜK SARUNAS OTELİ

2000'lerin Avrupa basketbolu efanesi Saras, artık takım elbiseli.

Uğur Ozan SULAK

PATRON

Zeljko Obradovic'le dünü, bugünü ve yarını konuşmuştuk.

Uğur Ozan SULAK

SEMBOL

Oyun stili, aile yaşamı, maç performansı... Dejan Bodiroga pek çok şeyin sembolü. Basketbolun efsanesi Socrates'e konuştu.