1948 Londra Heyecanı

5 dk

Bülent Eken, geçmişte olimpiyata gidebilmiş az sayıda sporcudan biriydi. En büyük serzenişi ise Ignace Molnar'ın mesnetsizce görevden alınmasıydı.

1948 Londra Olimpiyat Oyunları'na katılan milli takım...

Benim dönemimin futbolcuları, uluslararası müsabakalar ve turnuvalar açısından epey bahtsızdı. Milli müsabakaların az oynandığı yıllardı, Şampiyonlar Ligi gibi kulüp turnuvaları yoktu. Kendinizi ispatlayabileceğiniz iki büyük sahne vardı: Dünya Kupası ve olimpiyat oyunları. 1940’ların başında İkinci Cihan Harbi patlak verince, Dünya Kupası’ndan da olmuştuk. Elimizde bir tek yaz olimpiyatı kaldı. Ne mutlu bana ki o büyük sahneye 1948 senesinde Londra’da çıktım. Daha evvelden 1948 Londra Olimpiyatı’ndaki müsabakalarda yaşadıklarımı anlatmıştım. Bu sefer, biraz da bu büyük tecrübenin perde arkasından bahsetmek istiyorum…

Turnuvaya Caddebostan’da kamp yaparak hazırlanmıştık. Böyle bir muhitte günlerce kalmak birçok futbolcunun dünden razı olabileceği bir durumdu. Güzel kadınlar, deniz, gece kulüpleri… Daha ne isterdik ki! Bütün bunlar yetmezmiş gibi takımın antrenörü Ignace Molnar’ın “Yurt dışına kaçabilir” gibi komik bir nedenle görevden alınması, temelli serbest olmamızı sağlamıştı. Bu kamp günlerinden birinde, sabah erkenden kalkmış ve muhitte yürüyüşe çıkmıştım. Uzun sayılabilecek bir ‘mini idman’ yaptıktan sonra kaldığımız otele birkaç yüz metre kala bir araba yanıma yanaştı. Arka cam açıldı ve ünlü bir ailenin kızı karşıma çıktı. “Bülent Bey, eğer Londra’ya gelirsem sizi rahatsız etmiş olur muyum?” dedi, böyle bir teklifi reddetmek aptallık olurdu. “Ne rahatsızlığı! Bilakis gelmeniz beni çok memnun eder” dedim ve otele doğru yola koyuldum. Birkaç akşam hanımefendiyle yemeğe çıktıktan sonra olimpiyat kafilesine katıldık ve Londra’ya doğru yola çıktık.

Kariyerimiz açısından büyük heyecan başlıyordu. Tabii bir de benim başka maceralar nedeniyle taşıdığım hisler vardı…

İngiltere’ye vardığımızda her ne kadar bekliyor olsak da şoka girmiştik. İkinci Cihan Harbi yeni bitmiş ve Londra gibi ihtişamlı bir şehri bile derinden etkilemişti. Neredeyse tüm şehri baştan inşa ediyorlardı. Meşhur metroları bile büyük tahribat almış, yeni yeni hizmet vermeye başlamıştı. Hatta bazı duraklardaki zarar giderilmemiş ve kullanıma henüz açılmamıştı. Metro sistemi, alışık olmadığımız için bize çok garip ve heyecan verici gelmişti. Kaldığımız otelden metroya atlıyorduk ve gün yüzü görmeden antrenman yapacağımız bölgeye ulaşıyorduk. Bir başka hayret verici husus, futbol sahalarıydı. Küçük kasabaların sahaları dahi halı misali çimle kaplıydı. Çin’e karşı ilk maçımızı bir nevi köy sahasında oynamamıza rağmen, bu durum orada da geçerliydi. Birkaç yıl sonra İtalya’ya gittiğimde marifetin İngilizlerde olmadığını anlayacaktım. Futbol yapısı yönünden çok geride olan, maalesef bizdik.

Molnar’ı takımdan uzaklaştırarak hataların en büyüğünü yapan yöneticiler, beceriksizliğe orada da devam etti. Ayarladıkları otel ufak bir pansiyondu. Çamaşırlarımızı bile kendi ellerimizle yıkayıp avluya asıyorduk. Bütün bu organizasyon hataları, takımın odaklanmasını da zorlaştırıyordu. Bu organizasyon, aslında bizim için büyük bir şanstı. Belirttiğim gibi Dünya Kupası yoktu ve en prestijli turnuva buydu. Üstelik İtalya, İngiltere, Fransa, Avusturya ve Macaristan gibi Avrupa’nın önemli ülkeleri savaşta büyük darbeler almış ve toparlanamamıştı. Anlayacağınız, madalya almamız işten bile değildi. Fakat çeyrek finalde Yugoslavya’ya elenerek olimpiyat defterini kapadık. Atatürk’e küfür eden rakip takım oyuncusu Bobek’e tekme atıp kırmızı kart gördüğüm için elenmenin bileti bana kesildi. İhraç edilen diğer isim, arkadaşım Şükrü Gülesin’di. Kendisiyle beraber maçtan bir gün sonra Türkiye’ye dönmemiz istenmişti. Fakat bu kararda bir gariplik vardı. Doğru olan, oyunların son gününde Türkiye kafilesiyle birlikte dönmekti. İşin kokusu ise kısa süre sonra çıktı.

Beden Terbiyesi Genel Müdürü Vildan Aşir Savaşır, aynı zamanda Olimpiyat Komitesi Başkanı’ydı ve baş sorumlumuz olarak oradaydı. İstanbul’dan gelen hanımefendiyle Londra’da geçirdiğimiz vakitlere şahit olmuştu. Meğer kendisi de arkadaşıma karşı boş değilmiş. Beni devre dışı bırakmak için böyle bir kılıf uydurmuş. Tabii böyle durumlarda, sahadakinden bile daha atik davranmakta ustaydım. Hanımefendiye, ertesi gün ilk uçakla Roma’ya gitmesini söyledim. Vildan Aşir Savaşır’ın yanına gittim ve “Beyefendi, yarın buyurduğunuz gibi ülkeye dönüyoruz” dedim. Ertesi gün Şükrü ile birlikte İstanbul’a uçtuk. Ben de oradan apar topar Roma’ya, hanımefendinin yanına gittim. Çok güzel bir yaz geçirdik Roma’da. Olaydan haberdar olan Vildan Aşir Bey’le mücadelemiz, İstanbul’a döndüğümüzde dahi devam etti ama kazanan, yine ve elbette ben oldum.

Socrates Dergi