
Aile Arasında
15 dk
Öncü Kardeşler, Türk motor sporları dünyasına yeni bir soluk olarak girdi. Valencia'da manşetlere çıkan Can ve Deniz'le İstanbul'da buluştuk.
Can Öncü, 2018 Moto3 sezonunun son yarışına özel izinle çıktı. Tıpkı ikizi Deniz gibi aslında onun da yaşı Moto3'te yarışmaya yetmiyordu. Ancak bu yıl Red Bull Rookies Cup'ı kazandığı için ona böyle bir hak tanındı. Önümüzdeki yıl tam sezon Moto3'te yarışacak, Temmuz'da Deniz 16 yaşına girdiğinde onun yanına katılacak. Öncülerle ilgili birkaç yıldır duyduğumuz her haber bizi heyecanlandırıp umutlandırıyordu zaten. Ama Valencia'daki o yarış özel bir geleceğin ilk adımıydı. Yağmurlu Ricardo Tormo Pisti'nde rakipleri düşerken Can ayakta kaldı, hızlanmaya devam etti. Damalı bayrağı gördüğünde Türkiye'ye Grand Prix motosiklet tarihindeki ilk galibiyetini getirdi. 15 yaş 119 gün ile MotoGP'nin tüm klasmanları arasında tarihin en genç yarış kazanan sürücüsü oldu. 21 yıl sonra ilk kez bir sürücü, çıktığı ilk yarışı kazandı.
Türk sporunda "Şartlar olgunlaşırsa, biraz da şans yardım ederse başarı gelir" formülü kırılıyor. Motor sporlarında yıllarca çabalayan Kenan Sofuoğlu, tek kalmamak için elinden geleni yapıp birilerini yetiştirmenin kurtuluş olduğunu gördü. Uzun zamandır ilk kez birileri sisteme, çalışmaya, ekole önem verdi. Yolun başında olmamıza rağmen, gelecek göz kamaştırıyor. Can ve Deniz Öncü, o geleceğin en önemli iki parçası.
Çift yumurta ikizi olduğunuz için ikiz olduğunuza inanmakta güçlük çeken insanlar oluyor mu?
Deniz Öncü: Herkes şaşırıyor çünkü bizi abi kardeş sanıyorlar.
Kim önce doğdu peki?
Can Öncü: Kardeşim benden önce doğmuş.
Motosikletle dört yaşında tanışıyorsunuz, o anı anlatır mısınız?
DÖ: Babam bize doğum günü hediyesi olarak aldı. Kros motosikletiydi, ilk kez mangala gittiğimizde sürdük. Motosiklet de biz de acayip küçüktük.
CÖ: Endurocular vardı, onları gördük ve bakarak sürmeye çalıştık.
Doğum günü hediyesi olarak motosiklet alma fikri nerden geldi peki?
Önder Öncü (Baba): Onlar beni ara sıra işten almaya gelirlerdi. Eve giderken de hep önünden geçtiğimiz bir kırtasiye vardı. Bizde kırtasiyeler oyuncaklı olur hep, biliyorsunuz. İki tane pocket bike duruyordu, siyah… Duvardan indirttik onları, çocuklar üzerine bir oturdu, adam da tekrar yerine asmadı motosikletleri. Yarın yine geleceğimizi bildiği için... Ama onlar yarış motosikleti tarzındaydı, bizim Alanya'da öyle yollar olmadığı için süremezlerdi.
Hafta sonları yaylaya gidiyoruz, mangal yapıyoruz, kros motosikleti alırsam bisiklete bineceklerine motosiklete binerler dedim. Orada endurocu abileri de vardı. Bizim motosiklet tamircisi bir arkadaşımız vardı, onun oğlu Doğukan'ın motosikletini görüp özeniyorlardı. Doğukan yaşça büyüktü onlardan. Sonra bizimkilere 6 vitesli bir Kawasaki aldık, küçücük çocuklar Doğukan'ı geçmeye başladılar. Antrenman yapıyoruz, yarış filan yok. Benim de işlerim kötü gidiyordu o ara, epey vaktim vardı. Çocukları kreşe, yuvaya da göndermiyorduk. Her gün antrenman yapmaya başladık.
Ne zaman bir hobiden bir kariyere dönüştü motosiklet yarışçılığı?
CÖ: İlk yarıştan sonra. Motokros yarışı için Fethiye'ye gitmiştik, Deniz'in omzu kırıktı. Ben orada katıldığım Türkiye Şampiyonası yarışında ikinciye iki tur fark attım. Kardeşim Susurluk'ta yapılan bir sonraki yarışa gelebildi, ben birinci oldum, o da ikinci oldu. O yıl şampiyon olduk zaten. Bu işi büyütebiliriz, neden olmasın dedik.
Proje çocuk olmak hayatınızı nasıl etkiledi, özellikle günlük yaşamınızı?
DÖ: Sürekli spor yapmamız gerektiğini biliyoruz. Dışarıda gezerken insanlar farklı karşılıyor, arkadaşlarımıza normal bir gözle bakarken bizim dünya arenasında yarışıyor oluşumuz günlük yaşantımızı zaman zaman özel kılıyor.
CÖ: Yapabildiğimiz bütün sporları yapıyoruz. Bazıları yorucu ama eğlenceli oluyor, bazıları hem yorucu hem sıkıcı oluyor. Koşu standart zaten, hep koşuyoruz. Yol bisikleti de aynı şekilde. Bazen BMX ile değiştirebiliyoruz yol bisikleti antrenmanını. BMX ile hareketler yapmaya çalışıyoruz, genelde de düşüyoruz. Sakatlanmamaya da dikkat etmeniz lazım.
DÖ: (Önce dişlerini, sonra Can'ı işaret ediyor)
CÖ: Benim dişim kırıldı evet ama bir şey yok.
ÖÖ: Kırık ama bir şey yok diyor…
CÖ: Şubat ayında yeni sezon testleri başlayacak. O zaman aralığında motokros gibi antrenmanlara yöneleceğiz. Motokros aslında en çılgın antrenmanlardan biri. Tepelerden uçabiliyor, düşebiliyorsunuz. Ama düşmesi bile zevkli orada. Ben bileğimi sakatlamıştım mesela.

Deniz, Fethiye'deki o yarışınızı kaçırma sebebin de motokros kazası mıydı?
DÖ: İlk yarışa gitmeden önceki akşam oldu hatta. Son bir idman yapalım dedik. Bütün gün sürdük, akşam mangal yaptık. Babamla kardeşim malzemeleri arabaya yüklüyorlardı, ben gidip iki tur daha atayım dedim. Piknik yapan başka bir ailenin iki çocuğu piste girmişler, onlara çarpmamak için düştüm. Düştüğüm yerde de büyük taşlar vardı. Omzumu öyle kırdım. Kalıcı bir şey yok ama, zaten şimdiye kadar sadece iki kez motosikletten sakatlandım.
Profesyonel yarışçı olmaya giden yolda sizi en çok şaşırtan gereklilik ne oldu?
CÖ: Mutlaka tanınmış birinin desteğini alıyor olmak. O farklı kapılar açabiliyor. Kenan Sofuoğlu'nun bize yaptığı gibi. Kenan Abi sayesinde buradayız. Hatta motokrosta devam etmek istiyorduk biz, pist yarışlarına ikna eden de o. KTM ile motokros için anlaşma yapacaktık, piste gelin, o işin sonunda MotoGP var dedi. İyi ki dinlemişiz. Aynı zamanda menajerlik de yapıyor bize. Bir yerlere gelebilmek için padokta belli bir ağırlığı olan ve altyapısı sağlam biri gerekiyor.
Aki Ajo ve Alberto Puig gibi önemli isimlerle birlikte çalışıyorsunuz, onların size kattıkları şeyler neler?
DÖ: Bu ikili belki de MotoGP padoğunun en tecrübeli iki ismi. Ellerinden çıkanlara baktığınızda bunu görüyorsunuz. Marc Marquez, Dani Pedrosa…
CÖ: Ajo'nun takımı Moto3 ve Moto2'deki en iyi takımlardan birine sahip. Hayalimde onlar vardı, o yüzden de birlikte çalışabilme fırsatı karşıma çıktığı için mutluyum.
Red Bull ve KTM'nin CEV'den başlayıp MotoGP'ye kadar giden merdiveni var. Bunun bir parçası olmanın kolaylıkları ve zorluklar neler?
ÖÖ: Bu yıldan itibaren Red Bull, KTM ve Ajo Motorsport birlikte 'Road to MotoGP' diye bir program yaptılar. Red Bull Rookies Cup, Junior CEV, Moto3 ve Moto2'den sonra MotoGP'ye kadar çıkan bir yol var. Aki'nin daha önce CEV'de takımı yoktu, özel olarak kurdular.
CÖ: Kolay hiçbir şey yok. Zorluklar var daha çok. Ekibin bir parçası olan isimlere baktığınızda çok farklı seviyelerde olduklarını görüyorsunuz. Pol Espargaro, emeklilik sonrası test sürücüsü olarak katılan Dani Pedrosa, Johann Zarco… Belki tek kolaylık onların bize bir şeyler öğretebiliyor olması. Biz çok yeniyiz, öyle bir tecrübemiz ve bilgimiz yok. Diğer yandan onlar çok iyi olduğu için onların yerini alacaksak bizim daha iyi olmamız lazım. Zor kısmı da bu.
Sürekli o insanlarla diyalog hâlindesiniz o zaman, kimlerle daha çok konuşuyorsunuz?
CÖ: Miguel Oliveira ve Brad Binder'la zaten çok iyi arkadaşız. Onlar yaş olarak da kafa olarak da bize yakınlar, padokta çılgın takılıyorlar biraz. O yüzden onları seviyoruz. Onlar da bizi seviyor. Pol Espargaro ile aramız iyi. Johann Zarco takıma yeni geldi ama onunla da tanışıklığımız eskiye dayanıyor, öncesinde bir dönem Aki Ajo ile yarıştığı için. Doğrusunu söylemek gerekirse mekanikerlerinden sürücülerine KTM ekibinin tamamıyla iyi anlaşıyoruz.
Espargaro'lara benziyorsunuz, onlar da birlikte MotoGP'ye çıktılar…
CÖ: Evet, onu çok seviyorlar, söylüyorlar sürekli.
Yarışırken hareketlerini, ataklarını taklit ettiğiniz biri var mı?
DÖ: Marquez'in stilini örnek alıyoruz. MotoGP padoğunda gövdesiyle en çok yere yaklaşan, en çok yatan sürücülerden biri o. Zaten o sayede manyak şeyler yapıyor. Motosikletin ön lastiği gidiyor, o yine de dirseğiyle diziyle tekrar kurtarıp motosikleti kaldırıyor. İnsanlar bunu normal karşılamaya da başladı.
ÖÖ: Fransa'da Johann Zarco'nun menajeriyle antrenmana gitmiştik, onun özel bir pisti vardı. Honda NSF100 kullanıyordu Can, ilk kez orda düşerken motosikleti kaldırdı. Sonra beş altı kez özellikle bunu yaptı. Kalın lastikli onlar tabii, şu an yarıştıkları motosikletlerde onu yapmak zor.

Favori pistiniz neresi? Benim ikiniz için de bir tahminim var ama…
DÖ: Neresi?
Malezya.
DÖ: Benim favori pistim değil ama.
CÖ: Evet, benimki Malezya.
Sana Malezya'nın Kralı diyorlar, orada sürekli kazandığın için…
CÖ: Evet, çok severim. Katar'ı da seviyorum. Karanlıkta yarışmak güzel, seneye yapacağız. Assen'i severim, hızlı ve tarihi pist. Valencia'yı da seviyorum artık. Malezya farklı ama.
DÖ: Benim sevdiğim pistler Jerez, Aragon, Sachsenring ve Tayland'daki Buriram pisti. Sachsenring'deki virajlarda motosikleti durdurmuyor, akıtıyorsunuz mesela... Oradaki zorluk önünüzü görememeniz. Çünkü sürekli ya tırmanıyor ya da aşağı iniyorsunuz. Tayland dümdüz bir pist, her şeyi görüyorsunuz. Orada da biraz çılgın olmanız, acayip geç frenaj yapmanız gerekiyor geçiş için. Jerez'in de yine kendi içinde bir iniş çıkışı var, bir ritim tutturmanız gerekiyor. Ben daha çok sol virajları seviyorum mesela.
CÖ: Benim başkalarına göre biraz daha agresif bir sürüş stilim var. Sert frenaj noktalarını seviyorum, çünkü motosikleti içeri atarak geçiş yapabiliyorum. Hızlı virajlarda da boyum yaşıtlarıma göre uzun olduğundan motosikleti daha iyi kontrol altında tutabiliyorum.
İkiniz de pek çok numarayla yarıştınız, Can senin için 65, 61 ve 3'ün anlamı ne? Deniz senin için de 53, 52 ve 7'nin anlamı?
CÖ: Asya Yetenek Kupası'nda 3 ve 7'yi onlar bize verdi. 65 normalde istediğim yarış numarasıydı, geçtiğimiz yıldan önce kullanmıştım onu. 65cc'lik motorlarla başladığımız için 65'i seçmiştim. 85cc'ye geçince de değiştirecektim, baktım güzel, kalsın dedim. Sonra Loris Capirossi'nin numarası olduğu için 65'in emekli edildiğini ve MotoGP'ye geçersem onu kullanamayacağımı söylediler.
ÖÖ: Bizim de bir Karadenizli arkadaşımız var, bana bir güzellik yapar mısınız dedi. Bizimkiler de ona bir sürpriz yaptılar. Trabzon ve Rize'nin plaka numaraları olan 61 ve 53'ü aldılar.
DÖ: Ben ilk kez numara seçerken 53'ü seçmek istiyordum ama olmadığı için 52'yi almıştım. 53 yaşça büyük olan arkadaşımız Doğukan'a aitti. Ama aynı numaradan iki tane olamadığı için 52 almıştım. Sonra 52 ile Danny Kent, Moto3 Dünya Şampiyonu olmuştu. Ben başka bir numarayla şampiyon olmak istediğim için 53'ü seçtim, bir de aile dostumuza jest yapmış olduk tabii. Şu an Tito Rabat'ın numarası 53 gerçi, bakalım. Göreceğiz.
Valencia'da yarışacağını öğrendiğinizde ne düşündünüz?
CÖ: Normalde bu yıl üç tane wildcard yarışına çıkacaktım. Ama Rookies Cup biraz geç bitti. Aslında Misano'da şampiyonluğumu ilan etmiştim. Yine de sezonun sonuna kadar yarışmayı istedim, çünkü iki senedir yarıştığım bir seriydi. Tam bir veda etmek istedim. Sonra wildcard teklifiyle geldiler. Ama o zaman sadece Asya'daki yarışlar ve Valencia kalmıştı. Bir de oralara gitmek zor, özellikle lojistik olarak. Sadece Valencia'yı yapalım, tam yapalım dedik. Rookies Cup bittikten sonra Albacete'de FIM Junior CEV yarışı vardı, ona odaklandık biraz Valencia öncesi. Albacete'de iyi bir iş çıkarınca Valencia'da da neden olmasın dedik, Jorge Martin'le kapışabileceğimi düşünüyorduk. Öyle de oldu.

Deniz, Can'ın Valencia'daki yarışı sırasında her tur aklından neler geçiyordu?
DÖ: Benim aklımdan geçtiğimiz yıl Rookies Cup'taki Brno yarışı geçiyordu. Yine böyle yağmurlu bir hava, yarışın başında kardeşim açmış arayı gitmiş. Göremiyorduk bile, o kadar önde. Ben umarım düşmez diyordum. Son turlara girerken düştü, ben kazandım. Valencia'daki de 23 tur yarış, yağmur da olunca bitmiyor gerçekten. Her turda aklımdan hata yapmasın diye geçiriyordum. Lider Tony Arbolino düştü, birçok sürücü aynı virajda düştü hatta. Zemin çok kaygandı, zaten Can da iki kez highside oldu. Son turdakini izlerken zaten biz kafayı yedik.
Kazandıktan hemen sonra bu başarının farkına vardın mı, yoksa vakit geçtikten sonra mı tam olarak anladın?
CÖ: Nerede yarıştığımı biliyordum. Uzun zamandır yarışmak istediğim bir yerdeydim ve bunun anlamını biliyordum. MotoGP padoğunda yarışmak zaten iyi bir şey, podyum yapmak, yarış kazanmak herkesin yapabildiği şeyler değil. İlk yarışında wildcard ile bunu böyle gelip yapabilen kimse yok.
Kırdığın rekorların hepsini biliyor muydun o anda peki?
CÖ: Yok, onları bilmiyordum. Sadece en genç yarış kazanan sürücü olarak tarihe geçebileceğimi biliyordum. Startla birlikte üçüncü bitirebilirim, neden olmasın diye düşündüm. Öndekiler çok gazlamaya başladılar, ben ilk turlarda bir düşme tehlikesi atlattım. Onların fazla gazladığını anladım. Düşeceklerinden yüzde seksen emindim. Kontrol altında gitmiyorlardı, sürekli kayıyorlardı.
Üç tur sonra Marco Bezzecchi düştü. Arbolino da aynı tempoda ve tarzda giderken düştü.
Sen de yavaş değildin, Martin'le farkı giderek açıyordun.
CÖ: Arkayı da kontrol etmek lazım bir yandan. Bir turda arkandakiler sana yetişebiliyor. Bir beş saniyelik farkı korumak her zaman iyi oluyor. Birinciye yetişiyordum, düştüğünü görünce ben de rahatladım. Sadece arkayı kontrol etmem yetiyordu oradan sonra. Yavaş yavaş kazanacağımdan emin olmaya başlamıştım. Son turda fazla yavaşladığım için düşüyordum. Takımın temkinli gitme tavsiyesi beni fazla yavaşlattı. Konsantrasyonunuzu kaybedebiliyorsunuz fazla dikkatli giderseniz. Kafam karıştı, yanlış çizgi kullandım ve düşüyordum. Düşmedim ama. Aslında ritmi tutturduğunuz zaman sonuna kadar gitmek gerekiyor. Ben her tur aynı dereceyi yapıyordum, başka aynı turları da atan yoktu.
Ayarlar, yarış çizgisi ve pist üzerine konuşurken birbirinizi herkesten daha iyi anlıyorsunuz herhâlde.
CÖ: Kardeş olmak çok avantaj sağlıyor pistlerde. Ona her zaman güvenebiliyorsun. Onun yaptığı şeyi tamamen güvenerek yapıp hızlanabiliyorsun. Pist dışında konuşmaktan çok, pistte takip ederek bunu yakalamak mümkün. Onun çizgisine bakarak hızlanabiliyorsun. Güvenecek biri var pistte. En büyük rahatlık bu. Pistte normalde kimseye güvenemezsiniz ama kardeşinize güvenirsiniz. Şampiyonluk için yarışıyorsanız onun sizi koruyup kollayacağını biliyorsunuz, siz de aynısını yaparsınız çünkü. Birbirimiz için çalışabiliyoruz.
İyi bir yarışçı olmanın yolu motosikletleri iyi anlamaktan da geçiyor, işin mekanik kısmıyla ilgili misiniz?
DÖ: Bazen motosiklet bir sorun yaşadığında anlayabiliyoruz. Elektronik sorunları çok oluyor, onların detayını anlamak zor. Estoril'de antrenmanlarda motor bloğum patlamıştı mesela, öyle bir şey olduğunda anlamayacak bir şey yok. Her şey belli.
Ayar yaparken mühendisle motosikletin hissiyatı üzerine mi, direkt parçalar üzerine mi konuşuyorsunuz?
DÖ: Önce kendi hislerimizi anlatıyoruz. Hangi virajda sorun varsa söylüyoruz. Sonra şu virajda belki daha sert ya da daha yumuşak olabilir motosiklet diyoruz. Motorun açısını değiştirebiliyoruz, uzatabiliyoruz. Bir sonraki adım olarak da telemetre verilerini izleyerek bir kez daha bakıyoruz. Ben ilk başlarda anlamıyordum. Yarım gün uğraştık çözmeye, takım gazı kapatmadan bir virajı dönmemi söyledi. Ben de öyle yaptım, uçtum. Takım benim biraz cesaretli olduğumu anladı, bir daha yapmadılar öyle. Başta benden korkuyorlardı gerçekten. Tecrübeli bir yarışçıya takım bir tavsiye verdiğinde her zaman uygulamaz. Düşmemeye çalışır öncelikle. Bize bir şey söylendiğinde yapıyorduk, düşersek de düşüyorduk. Bir günde üç dört kez düşüyorduk. Sonra öğrendik.
CÖ: Düşmek de kötü bir şey değil zaten. Limitlerini öğreniyorsun. Düştükten sonra anlamadıysan, bir daha düşmelisin. Anlayana kadar. Düşmekten korkmamak lazım.
