Altının Peşinde

5 dk

Carmelita Jeter’ın kariyerindeki tek büyük eksik olimpiyat altını. Yıldız atlet, Rio 2016 öncesi istanbul’daydı.

Spora basketbolla başlayan ve sonrasında atletizme geçiş yapan Carmelita Jeter, kariyerinin başlarında sakatlık sorunları nedeniyle çok fazla başarı elde edemedi. Formda olmasına rağmen Beijing 2008 için ABD takımına giremedi. O sene Amerikalı sprinter Maurice Greene’in de koçu olan John Smith’le çalışmaya başladı ve sonraki yıllarda önemli bir çıkış yakaladı. 2011’de Daegu’da dünya şampiyonu oldu. Londra 2012, o dönem 32 yaşında olmasına rağmen Jeter’in ilk olimpiyat deneyimiydi. Jeter, Londra’da 100 metrede gümüş, 200 metrede bronz madalya kazanırken 4x100 takımıyla da dünya rekoru kırıp kürsünün zirvesine çıktı. Rio 2016 öncesinde Cheetos’un sosyal sorumluluk projesi ‘Türkiye’nin En Hızlısı’ için İstanbul’a gelen Jeter ile kariyerini ve hedeflerini konuştuk.

Florence Griffith-Joyner’ın dünya rekoruna en çok yaklaşan isimsiniz. O rekordaki kara bulutları düşününce, kendinizi dünyanın en hızlı kadını olarak görüyor musunuz?

Şüphe her zaman var. Ne söylersek söyleyelim, onun derecesi hâlâ en hızlısı. Bundan birkaç yıl sonra da insanlar benim 10.64’lük dereceme bakıp “Ondan başka kimse o kadar hızlı koşmadı” diyebilirler ve ona da şüpheyle bakabilirler. Sonuçta, o dereceyi rekor kitaplarına koymalarının bir sebebi var.

Kişisel olimpiyat altın madalyası dışında neredeyse her şeyi kazandınız. 36 yaşında olduğunuzu düşünürsek, Rio 2016’daki şansınızı nasıl görüyorsunuz?

Öncellikle ABD takımına girmem gerekiyor. 2008’de Amerika seçmelerini geçememiştim ama 2012’de takıma girmiştim. Şu an için ilk hedefim 2016 Olimpiyatı için takıma girebilmek. Rio’ya gidişim kesinleştikten sonra diğer hedeflerime odaklanacağım.

Merlene Ottey, 40 yaşındayken olimpiyatlarda madalya alan en yaşlı sporcu olmuştu. Sizin de böyle bir hedefiniz var mı?

Evet. Şu an 36 yaşındayım ve fiziksel olarak kendimi çok iyi hissediyorum. Merlene inanılmaz biriydi. Sanırım 50 yaşından sonra emekli olmuştu ama ben, şu an için o kadar koşmayı planlamıyorum, 2017’nin son senem olacağını düşünüyorum.

Sprintteki ABD-Jamaika rekabeti hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Spor için iyi bir şey. Bu rekabet sayesinde birbirimizi daha da iyiye taşıyoruz. Atletizmi daha da tanınan bir spor hâline getirmemiz lazım ve bu tarz şeyler hepimizin yararına. Eğer “Şu ülkeye karşı bu ülke” olarak tanıtmamız lazımsa öyle yapmakta sorun yok.

Burada da çok sayıda genç sporcuyla buluştunuz. Tavsiyeleriniz genelde neler?

“Çocuk kalın” diyorum onlara, “Çocuk olun ve eğlenmenize devam edin. Bu sporu işiniz olarak gördüğünüz zamanlar da gelecek ama daha erken.” Çocukların çocuk gibi olması gerektiğine inanıyorum. 12 yaşındaysanız 12 yaşındaki biri gibi olmalısınız, 21 yaşındaymış gibi davranmamalısınız. İşin anahtarı, eğlenmek. Eğleniyorsanız antrenmanlarınız da daha iyi geçer ve daha iyi sonuçlar alırsınız. Aynı şey profesyoneller için de geçerli.

100 metre ve 200 metre gibi çok kısa yarışlar için uzun yıllar çalışıyorsunuz ama yarışlar çok kısa farklarla kazanılıyor ya da kaybediliyor. Psikolojik olarak bu nasıl bir etki yaratıyor?

Kazanınca tabii ki kendinizi çok iyi hissediyorsunuz. Herkes için geçerlidir bu. Kaybettiğinizde de buna çok üzülmemelisiniz. Eğer her şeyinizi verdiyseniz üzgün olamazsınız zaten, “Yapabileceğim her şeyi yaptım” dersiniz. Ben, yarışı ne kadar farkla kaybettiğimle ilgilenmiyorum. Kaybettiysem geriye dönüp nerede hata yaptığıma bakıyorum, kazanınca da neyi doğru yaptığıma… İş, yarışı iyi analiz etmekte bitiyor yani.

Socrates Dergi