Benim Diğer Aşklarım

4 dk

Kaçamaklara gerçek hayatta tolerans göstermek zor olabilir ama söz konusu spor olduğunda özgürlük alanınız genişleyebiliyor.

Yahu, elbette tek bir aşkım var… Ölümsüz aşkım, kalbimin tek sahibi, ömrümün güzeli Galatasaray’dır. Belki aşkımın büyüklüğünü bildiğim için dostlarımın veya hiç tanımadığım insanların kendi takımlarına duydukları aşkı iyi anlarım ve saygı duyarım, hiç sorgulamam. İlkokula henüz başlamışken mahalleden ‘abiler’in peşine takılıp çıktığım ilk Ali Sami Yen maceramda, takım tünelin ucunda belirir belirmez yüreğime düşen aşk ateşi hiç sönmedi. 14 yıl şampiyonluk görmeden ilk gençliği ve ergenliği yediğim yıllarda, bunun bir kupa aşkı olmadığını idrak ettim. Rencide edici yenilgilerin ardından öfkeyle, kalp kırıklığıyla, acıyla baş etmek için ilk sarıldığım ve teselli bulduğum ‘şey’in yine o sarı-kırmızı forma olduğunu fark edince gerçek aşkın ne olduğunu anladım. Herkesin takımıyla ilgili yaşadığı türden, ancak son nefesle birlikte bedenden ayrılacak aşk işte, biliyorsunuz; renkler bu konuda detaydır. Ama hiç mi başka ‘ilişkim’, ‘flörtüm’ olmadı? Oldu tabii… Ciddi şeyler değildi, Galatasaray’la alakası bile yoktu yaşadıklarımın ama yaşandı, yaşanıyor, yaşanacak… İlişki ‘klişelerine’ kuvvet sıralayacağım hazırsak.

Çocukluk Aşkı

Aile kütüğüm Eyüp’tedir. Üsküp’ten İstanbul’a muhacir olarak gelen babaannemin uzun yıllar yaşadığı iki katlı ahşap ev Eyüp Stadı’na çok yakındı. Manasız çocuk enerjisiyle o zamanlar toprak olan Eyüp Stadı’nda iki arkadaş tam saha futbol maçı yapmışlığımız bile vardır. Elbette Eyüpspor maç oynadığında, ben de babaannemdeysem anında ekmek arası babaanne sevgisi katığıyla stada koşar, eflatun-sarı formasıyla sahada esen (bana göre öyleydi valla) Eyüpspor’u can-ı gönülden desteklerdim. 1919’da kurulmuş köklü bir kulüp, milli mücadeleye destek vermiş şanlı bir yuvadır. Çocukluk aşkı unutulmaz, ben de unutmadım tabii. Her hafta bakarım ne yapmışız diye. Bu sene şampiyon olduk ve TFF 2. Lig’e yükseldik. Çok mutluyuz, gururluyuz…

Kalp Kırıklığı

12 Eylül Darbesi çocukluğumuzdan yakalamıştı hayatlarımızı. Solcu ailelerin küçük solcu çocukları olarak o berbat atmosferde büyüyorduk. Ergenliğin şanındandır, tabulara bulaşmayı sever. Siyasi açıdan hiçbir dönemde yakın olmadığımız Sovyetler Birliği’ni (orak-çekiç filan uuuu, korkunç şeyler tabii o yıllarda) futbolda desteklemek bile bir eylemdi gözümüzde. 1988 Avrupa Şampiyonası’nda elbette SSCB’yi desteklemiştik (aslında Hollanda’yı sevsek de!). Sistem çökmeden önceki son takımdı. Lobanovski’nin makine düzeninde çalışan takımını, Dasayev’i, Zavarov’u, Belanov’u filan çok sevmiştik. Final maçında bir Gullit kafası ve bir de Van Basten’in ‘o açıdan neredeyse imkânsız olduğu için de güzel olan’ golü yıktı SSCB’yi. Totaliter rejimin hastası değildik, yere batsın, battı da zaten ama güzel takımdı sahaya çıkan son SSCB; kalp kırıklığı ondandır.

Yürümeyen İlişki

Kazım Orbay Caddesi ve civarında yaşayan ‘gençler’ olarak futbol takımımızın renklerini Inter Milan’ın renklerinde yaptırmıştık. Niye? Vallahi tam hatırlamıyorum. Büyük ihtimal Sirkeci’ye forma siparişi vermeye giden eleman “Milan ulan!” dediğimizde Inter Milan’ı düşünmüştü. Oysa biz Gullit’li, Van Basten’li, Rijkaard’lı Milan’ın hastasıydık. 1987-1996 arasında içinden Papin, Baresi, Maldini, Baggio, Donadoni, Desailly, Costacurta, Weah ve daha niceleri geçen o ‘rüya takım’ın aşığıydık. Haa, ilişkimiz yürümedi; kimimiz Real Madrid’e, kimimiz Barcelona’ya, kimimiz Arsenal’a kaydırdık gönlümüzü ama ne takımdı o kardeşim, ne takımdı ama!

Yaz Aşkı

Aslında ‘yazlar boyu aşk’ diyebiliriz. 1978 yazı. Hap kadardık. Yarı şuurlu vaziyette izlediğimiz ilk Dünya Kupası. O zaman ne cuntadan haberimiz var, ne faşist diktatör Videla’dan. Maradona filan da yok ortalıkta malumunuz. Ama Kempes var, Passarella var, Gallego var, Ardiles var, Bertoni var. Menotti’nin şahane takımı finalde Van de Kerkhof biraderlerin, Neeskens’in Hollanda’sını yendiğinde sokağımızda bayram ilan edilmişti. Arjantin’e duyduğum sevgi o yaz başladı, bugüne kadar devam etti. 2006 yazında, Almanya’daki Dünya Kupası’nda, Gelsenkirchen’de Arjantin’in SırbistanKaradağ’ı 6-0 yendiği maçta tribündeydim. Tek ‘gerçek yakınlaşmamız’ da bu olmuştur zaten. Maçlarını da Arjantin forması giyer seyrederim hâlâ; o derece.

Aşk ve Nefret

Brezilya ile ilişkimi The Pretenders’ın o güzel şarkısı Thin Line Between Love And Hate özetler. Aşk ve nefret arasındaki o ince çizgide yürüyen, çoğunlukla nefret tarafına devrilen bir ilişki. Brezilya’ya özel olarak gıcık olmamı gerektirecek bir durum yok aslında. 2002 Dünya Kupası’na bakmayın, ilişkimiz önceden şekillenmişti; Rivaldo’nun sahtekârlığına takılmayalım… O dramlardan beslenen, ukalalığa ve rakibi küçümsemeye kapı açan tavrı hiç sevmedim. Ama… Aması da malum… Futbol sahasında görülebilecek en mucizevi hareketler, şapka çıkartıp ceket ilikleyerek ve gözyaşları içinde alkışlayarak karşılanacak ataklar, paslar, goller bu arkadaşlardan geliyor. Bakınız 2002 Dünya Kupası, Brezilyaİngiltere maçı. Ronaldinho’nun neredeyse uzayın derinliklerinden kullandığı ve Seaman’ı malulen emekliliğe sevk eden frikiği. Şimdi mesela o golü görünce sevesi geliyor insanın ama uzun sürmüyor. Hafızadan bir Rivaldo sevimsizliği yükleniyor beyne ve o an siliniveriyor işte.

Socrates Dergi