Beş Şehir Bir Carlo

Carlo Ancelotti, devrimci antrenörler listesinde yer almayabilir. Fakat kazanma geleneğini sürdürüyor. Beş şehir de bu geleneğin en yakın şahidi...

Onur  Özgen

Cesar Luis Menotti ve Pep Guardiola, dört yıl evvel, İspanya ile Arjantin arasında oynanan dostluk maçından önce bir akşam yemeği için bir araya gelmişlerdi. Sport gazetesi için o buluşmayı kaleme alan Menotti, yazısının bir bölümünde Guardiola için şu ifadeleri kullanmıştı: 

"Bence Pep, futbolun Che Guevara'sı. İtalya'da bile taklit edilen bir devrimci. Pep'in fikri değişmez. O hep iyi oynamayı, alana sahip olmayı ve topun kontrolünü ister. Barcelona'daki başarılarını önce Bayern Münih'te yaptıkları ile destekledi ve şimdi yoluna Manchester City'de devam ediyor. Bu yüzden onun Che Guevara olduğunu söylüyorum. Katalonya'da, İspanya'da, Almanya'da ve İngiltere'de sürekli kazanan bir antrenör; bu inanılmaz." 

Geçtiğimiz ay içinde, Real Madrid ile 2014'ten sonra ikinci kez bir Guardiola takımını Şampiyonlar Ligi yarı finalinde alt etmeyi başaran ve ardından Liverpool’u yenerek Şampiyonlar Ligi’ni en fazla kazanan (4) teknik direktör olan Carlo Ancelotti ise tüm başarılarına rağmen bir futbol devrimcisi sayılmaz. O, Pep gibi fikirleriyle futbolun oynanma biçimini değiştirmedi. En büyük taktisyenlerden biri olduğu da söylenemez. 

Aslında Guardiola ve Ancelotti, futbolculuk dönemlerinde çok özel iki takımın oyun zekâlarıyla öne çıkan, orta sahadaki beyinleriydi. Antrenörlüklerinde ise farklı yollara saptılar. 

Guardiola belirli bir felsefenin takipçisi olurken, Ancelotti ise bir stratejist olmayı seçti. Kazandıkları başarılar bile birbirinin zıddıydı: Guardiola daha ziyade bir yerel kupa canavarına dönüşürken, Ancelotti uluslararası turnuvaların uzmanı oldu. Bu yüzden biri Avrupa'da, diğeri yerel liglerde yeteri kadar başarılı olamamakla eleştirildi. Ama nihayetinde Ancelotti, geçtiğimiz ay Avrupa'nın beş büyük liginde de şampiyonluk kazanan ilk teknik direktör oldu. Evet, o bir devrimci değil, bir gelenekçi. En büyük geleneği ise kazanmak. Ve beş şehir bu geleneğin yakından şahidi…

Milano

Ancelotti'nin Milano'daki hikâyesi 1987 yazında başlamıştı. Arrigo Sacchi, geçtiğimiz aylarda çıkan otobiyografisi The Immortals'ta (Ölümsüzler) onun efsanevi Milan'ında kazandıkları başarıların temelini üç oyuncunun oluşturduğunu söylüyor: Angelo Colombo, Alberico 'Chicco' Evani ve Carlo Ancelotti. 

Sacchi, Carlo'nun transfer hikâyesine de değiniyordu: "Üç menisküs ve iki çapraz bağ ameliyatı geçirdiğini bilen (Silvio) Berlusconi bu transfere karşı çıkıyordu. Bunun üzerine St. Moritz'ten ona telefon açıp şöyle dedim: "Eğer sakatlığı kafasından olsaydı o zaman endişelenirdim ama neyse ki sadece bacaklarından sakat. Bunun için şanslıyız. Çünkü orta sahada bir beyne ihtiyacım var. Eğer onu transfer edersen, ligi kesinlikle kazanırım." 

Berlusconi, Sacchi'nin bu arzusunu geri çevirmez ve Ancelotti'yi Milan'a transfer eder. Sacchi de sözünü tutar ve ligi kazanır. Bir sonraki sezondan itibaren de üst üste iki yıl Avrupa'nın en büyüğü de olurlar. Ancelotti de o takımın beynidir. 

Sacchi, Milan'dan ayrılırken yaptığı son konuşmayı da kitabına aktarmıştı: "Öğrendiğiniz her şeyle artık birer futbol profesörüsünüz. Hepiniz iyi antrenörler olabilirsiniz." Keza o takımın içinden üç milli takım antrenörü (Roberto Donadoni, Frank Rijkaard, Marco van Basten), iki Şampiyonlar Ligi kazananı antrenör (Rijkaard ve Ancelotti) çıkar. Ama kuşkusuz içlerindeki en büyüğü Ancelotti'dir.

1992'de futbolcu olarak veda ettiği Milano şehrine, dokuz yıl sonra teknik direktör olarak geri dönmüştü Ancelotti. Henüz 42 yaşındaydı; ama Parma ve Juventus'un başında elde ettiği deneyimler, Milan'da çok işine yarayacaktı. 

Ancelotti, antrenörlük kariyerinin başında fikirlerine sıkı sıkıya bağlı bir idealistti. Coverciano'da antrenörlük tezini yazdığı 4-3- 2-1 ve Milan'da Sacchi döneminde etkilendiği 4-4-2 formasyonları onun için vazgeçilmezdi. Bu yüzden Roberto Baggio'yu Parma'ya transfer etme fırsatını bile kaçırmıştı. Ancelotti'nin klasik 4-4-2'sinde Enrico Chiesa ve Hernan Crespo'nun arkasında Baggio'ya yer yoktu…

Ancelotti yıllar sonra Baggio'nun yeteneğiyle takımı geliştirebilecekken bu fırsatı kaçırdığını, o zamanlar bir şeyleri değiştirebilecek kadar bilgiye sahip olmadığını, belki de değişmekten korktuğunu itiraf etmişti. Ve bu olay, onun antrenörlük kariyerindeki en büyük kırılma olmuştu. Artık her şeyi duruma göre belirleyecek ve oyuncuları kendi fikirlerine uydurmaya çalışmaktansa fikirlerini oyuncularına uyarlamaya çalışacaktı. Ve ilerleyen yıllarda Sacchi'nin sadece klasik 4-4-2'sinden değil, köktenciliğinden de uzaklaşacaktı. 

Nitekim Milan'da Clarence Seedorf, Andrea Pirlo, Rui Costa, Kaka gibi oyun kurucular, Andriy Shevchenko ve Filippo Inzaghi gibi santrforlarla dizilişini buna göre oluşturdu. Dört merkez orta sahalı, kanatsız 4-4-2. 

Bu vesileyle futbol tarihinin en büyük registalarından biri de sahneye çıkmıştı. Andrea Pirlo, her ne kadar Brescia'da Carlo Mazzone tarafından ilk defa bu rolde kullanılsa da bir derin oyun kurucu olarak esas ününü Ancelotti yönetiminde Milan'da kazanmıştı. 

Birden çok 10 numara karakterli orta saha denklemi, Ancelotti'nin Milan'ını topa sahip olma açısından Avrupa futbolunun 2000'lerin başlarındaki en baskın takımı yapmıştı. Ve tıpkı Sacchi'nin Milan'ı gibi Serie A'yı yalnızca bir defa kazanabilseler de dört yıl içinde iki defa Avrupa'nın en büyüğü oldular. Bu aynı zamanda, milenyumdaki son büyük Milan'dı.

Londra 

Milan'dan sonra Chelsea'nin başına geçti Ancelotti. Bu birliktelik hem kulüp hem de kendisi için üç açıdan ideal görünüyordu. 

İlk olarak Ancelotti, Milan'ın başında sekiz yıl boyunca Berlusconi gibi baskın bir karakterle büyük bir sorun yaşamamayı başarmıştı. Berlusconi, medyaya her fırsatta Milan'ı kendisinin baştan yarattığını ama bütün övgülerin antrenörlere gittiğini söylese de Ancelotti onu çok iyi idare etmişti. Chelsea'de de bu diplomasi yeteneği sayesinde Roman Abramovich ile bir çekişmeye girmeyecekti.

İkinci neden; Chelsea'nin iç dinamikleri açısından çok zorlu bir kulüp olmasıydı. Luis Felipe Scolari, kulüpten ayrıldıktan sonra oyuncularla sorunlar yaşadıklarını ve gücün tamamen oyuncularda olduğu bu yapıda bir teknik direktörün başarılı olma şansının çok düşük olduğunu belirtmişti. Milan'da yıldız oyuncuları yönetmeyi çok iyi öğrenen Ancelotti, bu iç karışıklıkları düzenleyebilecek kudrete sahip bir yöneticiydi. 

Üçüncü neden de Abramovich'in bir türlü kazanamadığı Şampiyonlar Ligi şampiyonluğuydu. Jose Mourinho döneminde Premier Lig'de büyük bir egemenlik kuran Chelsea, 2008'de finale kadar yükselmiş ama kupayı Manchester United'a kaptırmıştı. Ardından Scolari'nin başlayıp Guus Hiddink'in bitirdiği 2008-09 sezonunda da yarı finalde Barcelona'ya deplasman golüyle elendiler. Avrupa şampiyonluğu artık Abramovich'in en büyük hedefi olmuştu. Ancelotti, haliyle bu hedef için de biçilmiş kaftandı.

Öte yandan Ancelotti, Chelsea'nin başına geçtiğinde, kulübün standartları Mourinho dönemine göre bariz olarak düşmüştü. Üç yıl üst üste Premier Lig'i kazanan Manchester United, kaybetti gibi göründüğü saltanatını yeniden tesis etmişti. Abu Dabi'nin satın aldığı Manchester City de güçlü bir rakibe dönüşmek üzereydi. Bu yüzden Ancelotti sadece kulübün özlemini çektiği Avrupa şampiyonluğunu değil, aynı zamanda Chelsea'nin yerel hâkimiyetini de yeniden güçlendirmeyi hedeflemek zorundaydı. Ama bunun için elinde miadı dolmuş, yaşlı bir kadro var gibi görünüyordu. 

Yine de takımda çok kaliteli oyuncular vardı ve bu oyunculardan hâlâ yüksek bir verim alınabilirdi. Ancelotti için bu çok kolay bir işti. Dışarıdan çok soğuk bir insan gibi görünse de aslında hayli gelişkin bir mizah duygusuna sahipti. Bu sayede takımda oluşabilecek her gerginliği yumuşatıyor, aynı zamanda oyuncularının gözündeki otoritesini ve saygınlığını da artırıyordu. 

İnsan ilişkilerindeki açık fikirliliği, taktiksel tercihlerinde de görülüyordu. Chelsea'de başlangıçta, baklava orta sahalı 4-4-2'den devam etmek istemiş ancak bunun elindeki oyunculara uygun olmadığını görmesi çok uzun sürmemişti. Bilhassa Lampard'dan 10 numarada istediği verimi alamayınca, yine tutucu davranmamış ve kariyerinde ilk defa 4-3-3'e geçmişti. Bu yeni düzende ise takım çok üretken bir yapıya bürünmüştü. 

Sonuç olarak Didier Drogba'nın 29 golle kariyerindeki uzak ara en golcü yılını geçirdiği sezonda Chelsea de toplam 103 golle ligi kazanmıştı. Ancak Carlo, ilk sezonunda kendisinden beklenen Avrupa şampiyonluğu hedefinin yanına bile yaklaşamamıştı. Son 16 turunda o sezon kupayı da kazanacak Mourinho'nun Inter'ine elenmişlerdi.

İkinci sezon ise devre arasındaki Fernando Torres transferi işleri karıştırmıştı. Avrupa'nın en formda golcüsü olarak Liverpool'dan transfer edilen Torres, Chelsea'de bekleneni bir türlü veremeyecek ve bir daha da eski formuna kavuşamayacaktı. Üstelik Ancelotti, onu oynatabilmek için sezonun ikinci yarısı boyunca doğru kurguyu aramak zorunda kalmıştı. 

O sezon Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde elendiği Manchester United'ın arkasında Premier Lig'i de ikinci sırada bitiren Chelsea, sezonun son maçını Everton deplasmanında oynamıştı. Goodison Park'ın deplasman tribünlerini dolduran Chelsea taraftarları, 1-0'lık mağlubiyete ve hayal kırıklığı yaratan sezona rağmen Ancelotti için "Kalmanı istiyoruz!" tezahüratları yapmıştı. Ama ne yazık ki içlerinde mutlu bir Rus plütokrat yoktu. Hem Chelsea hem de Ancelotti için değişim zamanıydı.

Paris

Ocak 2012'de PSG'nin başına geçen Ancelotti için bu, diğerlerinden çok farklı bir deneyimdi. Parma ve Juventus da dahil olmak üzere, hep organizasyonları hazır futbol kulüplerinde çalışmıştı. 2011 yazında Katar sermayesi tarafından satın alınan PSG ise yeniden inşa edilmesi gereken bir kulüp konumundaydı.

PSG'nin yeni sahipleri, önce kulübün kesin bir yerel hâkimiyet sağlamasını, ardından da Avrupa'nın zirvesine çıkmasını istiyorlardı. Ama bunu nasıl yapacaklarını tam olarak bilmiyorlardı ve Ancelotti'den bekledikleri de kendilerine bunun yolunu göstermesiydi. 

Ancelotti işe antrenman sahalarının sayısının ve kalitesinin artmasını sağlayarak başlamıştı. Ardından tesislerde, oyuncuların daha fazla birlikte vakit geçirebilecekleri yemek alanlarının inşa edilmesini istemiş ve göreve getirdiği işinin ehli profesyonellerle oyuncuların yemek alışkanlıklarını yeniden düzenlemişti. 

PSG, o sezon ligi ikinci bitirdi. Ertesi sezon, kulüpteki olumlu değişikliklere uygun şekilde transferlerin profili de yükseldi: Zlatan Ibrahimovic, Ezequiel Lavezzi, Thiago Silva, Thiago Motta, Marco Verratti, Lucas Moura ve David Beckham... Bir anda çok sayıda yıldız oyuncunun takıma katılması, PSG'yi toplama bir takıma da çevirebilirdi. Ama Ancelotti'nin en güçlü yanı bu oyuncuları yönetmek ve hedefe odaklamaktı. Bir kez daha oyuncuların sevgisini ve saygısını kazanmıştı.

PSG, o sezon tam 19 yıl sonra Fransa şampiyonu oldu. Ibrahimovic, 30 golle başrolü oynamıştı. Şampiyonlar Ligi'nde ise çeyrek finale kadar gittiler ama Barcelona'ya deplasman golüyle elendiler. Başarılı sayılabilecek bir sezon geçirmişlerdi.

Ancak Ancelotti sezon içinde kulübün Katarlı sahipleriyle arasındaki güven ilişkisini zedeleyecek birkaç olay yaşayınca, şampiyonluğun ardından görevinden istifa etmişti. Yine de bu kısacık sürede inşa ettikleri, sonraki yıllarda PSG'nin çok işine yarayacaktı.

Madrid

5 Nisan 1989… Milan'ın Şampiyon Kulüpler Kupası yarı final ilk maçında Real Madrid'e konuk olacağı maçın sabahında Ruud Gullit, kamp yaptıkları otelde uyandığında, yatağının yanında oda arkadaşı Ancelotti'yi elleri belinde ve yüzünde sert bir ifadeyle bulur. "Bunu nasıl yaptığını gerçekten bilmek istiyorum," der Ancelotti. "Bütün gece seni izledim ve bir bebek gibi uyudun!" Gullit gözlerini ovuşturarak duruma anlam vermeye çalışır: "Senin neyin var, Carlo? Ne oldu?" Ancelotti bağırır: "Olan şu; bu gece Real Madrid ile oynuyoruz! Bernabeu'da, onların sahası ve sen hiçbir şey olmamış gibi mışıl mışıl uyuyorsun!"

Yirmi dört yıl sonra, onu bütün bir gece uyutmayacak kadar saygı duyduğu Real Madrid'in başına geçti. İç baskıların hiçbir yerde olmadığı kadar yoğun olduğu bir yerde çalışmak ve bu baskıların üstesinden gelebilmek çok üst düzey bir yöneticilik ister. Yani Ancelotti, Real Madrid için de biçilmiş kaftandı. 

Kafasındaki ilk plan, Kroos'u geride Pirlo gibi, Mesut'u da 10 numarada kullanmaktı. Fakat yönetim Mesut hakkındaki kararını Ancelotti gelmeden vermişti. Gareth Bale'in transferine yer açabilmek için onu Arsenal'a göndermişlerdi. 

Ancelotti de bunun üzerine planını güncellemek zorunda kalmış ve 4-3-3'e geçmişti. Sahadaki temel amaçlarından biri de Ronaldo'yu savunma görevlerinden mümkün olduğunca özgürleştirmek ve böylece rakip kale önünde onun acımasızlığından olabildiğince faydalanmaktı. Bunu da iyi başarıyorlardı. 

Nitekim, Şampiyonlar Ligi'ndeki son şampiyonluğunu 2002 yılında kazanan Real, 12 yıl sonra onuncu Avrupa şampiyonluğunu elde etmiş ve bu sayede Ancelotti de Bob Paisley ile birlikte Kupa 1'i en çok kazanan teknik direktör rütbesine kavuşmuştu. Fakat aynı sezon La Liga'daki son dört maçının üçünü kazanamayıp şampiyonluğu, finalde yendikleri Atletico Madrid'e kaptırmışlardı. 

İtalyan teknik direktörün Madrid'deki ilk döneminde aldığı en büyük eleştirilerden biri, 38 hafta süren lig şampiyonluğu yarışını kazanmak için yeterli motivasyona sahip olmadığı ve takımını da bu yüzden başından sonuna dek aynı kararlılıkta tutamadığıydı. Buna rağmen Real, Ancelotti yönetiminde bir sonraki sezona mükemmel bir başlangıç yapmıştı. Eylül ayındaki Şampiyonlar Ligi grubunun ilk karşılaşması olan Basel maçından, aralık ayındaki Dünya Kulüpler Kupası Finali'ndeki San Lorenzo maçına kadar olan 22 mücadelenin tamamını kazanmışlardı ve devre arasına girildiğinde en yakın takipçileri Barcelona'nın dört puan önünde lider konumdalardı.

Fakat ligin ikinci yarısında doğrudan rakipleri Atletico ve Barça'nın ikisine de kaybedince yarışta geriye düşmüşler ve ligi ikinci sırada bitirmişlerdi. İki sezonda La Liga'da attıkları toplam 222 golün karşılığında bir kupa kazanamamışlardı. Şampiyonlar Ligi'nde de yarı finalde Juventus'a elenince, Ancelotti'nin görevine devam etme şansı neredeyse kalmamıştı. Kalmak istiyordu, takımın da tam desteğini almıştı ama Florentino Perez kararını vermişti. Madrid günleri böyle yarım kalmayacaktı…

Münih

2016 yazında Guardiola'nın yerine Bayern Münih'in başına geçen Ancelotti için bu görevin iki anlamı vardı: Birincisi; Avrupa'nın beş büyük ülkesinde de çalışmış olacaktı. İkincisi; Guardiola döneminde kazanılamayan Şampiyonlar Ligi'nin bir kez daha peşine düşebilecekti.

Aslında kulüpte yapacak çok da bir şey yoktu. Bayern'in organizasyonu mükemmele yakındı. Guardiola döneminde belki Avrupa şampiyonluğu kazanılamamıştı ama Avrupa'nın en gözde, saha içinde yaptıkları en çok takip edilen takımı olunmuştu. Futboldaki bütün yeniliklerin çıkış noktası Bayern gibiydi.

Ancelotti, ilk günlerinde yaptığı bir açıklamada şunları söylemişti: "Takımın futbol bilgisi çok yüksek. Bayern'deki oyuncuların bunu Guardiola'yla geliştirdiklerini düşünüyorum. Son üç yılda oyunla ilgili çok şey öğrenmişler." 

Üç yıl boyunca âdeta bilgi bombardımanına tutulmuş ve yeni bir şey öğrenilmediği neredeyse tek bir antrenman günü dahi olmayan bir futbol takımı düşünün. Bu takımın oyuncularının bir sonraki teknik direktöründen beklentileri ne olabilir? Biraz rahat bırakılmak mı, yoksa yeni şeyler öğrenmek ve denemek için zorlanmaya devam etmek mi? Bayern'deki oyuncuların beklentisi ilki olsaydı, o zaman Ancelotti onlar için kusursuz bir yönetici olabilirdi. Ama ne yazık ki Bayern oyuncularının kanına 'zehir' çoktan girmiş ve Guardiola döneminde tabiri caizse birer robota dönüşmüşlerdi. Sürekli yeni şeyler öğrenmeye ve uygulamaya programlanmış robotlar. Ancelotti ise 'insanlarla' çalışmaya alışkındı. Bu yüzden belki de kariyerinde ilk defa bir takımın oyuncuları onu benimseyememişti. 

Bundesliga'daki ilk sezonunda sadece iki maç kaybetmişler, 89 gol atmışlar ve 22 gol yemişlerdi. Haliyle de şampiyon olmuşlardı. Ama bu zaten doğal bir sonuçtu. Ancelotti'nin başarılı ya da başarısız olarak değerlendirileceği yer Şampiyonlar Ligi'ydi. Çeyrek finalde Real Madrid'e elendiklerinde Ancelotti için ilk sezonun başarısız geçtiği sonucu çıkıyordu.

İkinci sezon ise oyuncuların Ancelotti'den memnuniyetsizlikleri daha da artmış ve artık bunu medyaya da dillendirmeye başlamışlardı. Arjen Robben, Robert Lewandowski, Thomas Müller gibi takımın en ağır toplarının doğrudan eleştirilerine maruz kalması, üzerine Paris'te gelen yenilgi, Ancelotti'nin Münih serüveninin sona ermesine neden olmuştu. Bazı çiçeklerin bazı topraklarda yetişmediği bir kez daha görülmüştü. 

Yeniden Madrid

Real Madrid, Ancelotti'yi geçen sefer neden kovmuştu? İtalyan teknik direktörü yeniden takımın başına getiren Florentino Perez'in gazetecilerden gelen bu soruya verdiği cevap kısa ve netti: "Bilmiyorum!" Bayern'den sonra Napoli ve Everton'ın başına geçtiği için onun artık en iyiler arasında olmadığını düşünenler de bu duruma bir anlam veremiyorlardı. Ama Ancelotti, Madrid'e neden döndüğünü çok iyi biliyordu: La Liga şampiyonluğunu kazanmak ve koleksiyonundaki tek eksik parçayı tamamlamak.

Real Madrid'in mevcut kadrosunun standardı, onun bir önceki takımına göre hayli düşmüştü. Yine de lige harika bir başlangıç yaptılar ve devreyi yedi puan farkla lider bitirdiler. İkinci yarıda yalpaladıklarında Ancelotti'nin lig motivasyonu yine tartışma konusuydu. Fakat Real toparlandı ve bitime dört maç kala şampiyonluğunu ilan etti. Böylece Ancelotti, futbol tarihinde beş büyük ligde de şampiyonluk yaşayan ilk teknik direktör oldu. 

Bu, onun Real'e esas dönüş sebebiydi. Ama rüştünü Şampiyonlar Ligi'nde de bir kez daha ispat etti ve onu 'eski moda' diye kenara atmaya çalışanların ne kadar yanıldıklarını gösterdi. Real Madrid, ne son 16'da PSG'ye ne çeyrek finalde Chelsea'ye ne de yarı finalde Manchester City'ye ne de finalde Liverpool'a karşı favoriydi. Keza dördüne karşı da zayıf olarak görülen bir takıma uygun bir şekilde oynadı. Her maçta rakiplerinin üstün olduğu dakikalar daha fazlaydı. Ama bu dakikaların sonunda hiçbiri Real'e diz çöktürmeyi başaramadı.

Ve ondan sonra anlar geldi; küçük anlar... Luka Modric'in anları. Karim Benzema'nın anları. Vinicius Junior’ın anları. Thibaut Courtois’nın anları. Carlo Ancelotti'nin anları. Real Madrid'in anları. O küçük anlar bir kez daha Ancelotti'yi Avrupa'nın zirvesine çıkardı. Beklenmeyen bir misafir ya da uzun zamandır ortalıklarda görünmeyen eski bir dost gibi. Görünmüyordu, çünkü futbolun hiçbir döneminde antrenörler oyuncuların bu kadar önüne geçmemişti ve Ancelotti oyuncularının önüne geçmeyi seven bir antrenör değildi. Beklenmiyordu, çünkü bu taktisyenlerin çağıydı. Pep’in çağıydı. Klopp’un çağıydı. Tuchel’in çağıydı. Hepsini yendi. Onların çağında, kendi yordamıyla. Gücü oyunculara verdi ve kazandı. Bu tam da Carlo’nun yoluydu.

City'yi saf dışı bıraktıkları rövanş maçının ardından Kroos bu yolu çok iyi tarif etti: Ancelotti'nin maçın uzatma dakikalarında ne yapmaları gerektiğine dair kendilerine fikirlerini sorduğunu, bunun onun antrenörlüğünü mükemmel bir şekilde özetlediğini söyledi. 

Futbolda antrenman metodolojisinin son yirmi yılda çok değiştiğini, bu yüzden tarzını, fikirlerini değiştirmeye hazır olması gerektiğini itiraf eden Ancelotti ise bunca yıldır değişmeyen tek şeyin insanlarla olan ilişkisi olduğunu söyledi: "Oyuncularımla her gün birlikteyim. Aslında onlara 'oyuncularım' demek de doğru değil. Her gün arkadaşlarımla birlikteyim. Çünkü bir oyuncu var, bir de insan var. Oyuncular, futbol oynayan insanlardır." 

Evet, her şey gibi futbol da değişiyor. Ama tüm bu hayhuyun içinde asla değişmeyen şeylerin de olması güzel. Ancelotti’nin kazandığı insanların ve o insanların kazandıklarının öğrettikleri gibi.

Devam etmek için üye ol

Socrates Dergi’ye üye olarak dergi arşivinden istediğin kadar yazıyı 7 gün boyunca ücretsiz okuyabilirsin!

Üyeliğin varsa

Bu içerik ve daha fazlası için Socrates Haziran 2022 sayısı