
Bir Maçtan Fazlası
11 dk
Kadınların voleybolda manşetlere taşındığı hafta, futbolda da milli takım sahne aldı. Ama Türkiye'de kimsenin bundan pek haberi olmadı. Yıllardan beri olduğu gibi...
Yer Priştine, Kosova. Tarih 30 Ağustos 2019… Eskiden Priştine Şehir Stadı olarak bilinen, bugün ise bir dönem Fenerbahçe'den hatırladığımız Fadil Vokrri'nin adını taşıyan stadyumda, üç bin civarında futbolsever tarihî bir güne tanıklık ediyor. Kosova Kadın Futbol Milli Takımı, tarihindeki ilk iç saha maçına çıkıyor. Kamu televizyonunun birinci kanalı RTK1, maçı canlı yayımlıyor. Sayısı az da olsa son derece hevesli bir seyirci topluluğunun ve 'prime time' televizyon yayınının da motivasyonuyla Kosova, 2-0'lık tarihî bir galibiyete imza atıyor.
Rakip ise Türkiye. Kadın futbolunun uzun yıllardır kaderine terk edildiği, sözüm ona 'futbol ülkesi.' Türkiye, aynı zamanda Avrupa'nın kamu vergilerinden en cömertçe finanse edilen, âdeta imparatorluğa dönüşmüş bir kamu televizyon kurumuna sahip. Bu kurumun yine bol kepçe bütçesi olan bir de spor kanalı var. Yıllardır, Türkiye Kadın Futbol Milli Takımı'nın hiçbir iç saha maçının prodüksiyonunu gerçekleştirmeyen bu kanal, milli bayram olan bir günde, hazır prodüksiyonu da olan Kosova maçını üç kuruş paraya satın alıp veriyordur diye umuyorsun. Maç saati, bu kanalı açtığında karşına şu manzara çıkıyor: İki tane takım elbiseli adam, başka bir kanalın açık olduğu bir ekrana eğilmiş, yayın hakları olmayan bir erkekler Süper Lig maçını sanki kendileri veriyormuş gibi anlatıp yorumluyor. Âdeta bir radyo yayını ama otuz derece eğilip gözlerini kısmış iki adamın görüntüsü eşliğinde. Ekranın köşesinde milli bayramı simgeleyen bir bayrak dalgalanıyor, Priştine'de yapayalnız bırakılmış on bir kadının göğsündeki bayrakla aynı bayrak. Lakin kamu vergileriyle semirtilmiş spor kanalı belli ki karşı tarafın taksisi, Priştine'deki kırmızı-beyaz formalı on bir kadın da herhâlde başka ülkenin insanı.
"Hayatında maç oynamamış Kosova'ya da kaybedilir mi?" cümlesi başka koşullarda belki haklı bir serzeniş olabilirdi ama karşıda buz gibi bir "Sen Kosova'nın yaptığı kadarını yaptın mı takımın için?" sorusu olmasaydı... İşin ilginci aynı hafta, aynı ay-yıldızlı bayrağı taşıyan başka bir kadın takımı, dolu tribünler önünde Avrupa Şampiyonası Finaline yürüyordu. Priştine'de yapraklar dökülürken, Ankara bahar bahçeydi özetle. Nasıl oluyordu da kadın futbolcular yeni bir hüsrana yelken açarken kadın voleybolcular bir kez daha dünyanın zirvesini sallıyordu?
Bu yukarıdaki sorunun cevabı iki koldan ilerliyor. Biri sistemsel, diğeri toplumsal. Toplumsal olan sistemi, sistemsel olan toplumu dönüştürdüğü için bu ikisi birbiriyle bağlantılı. Akademik jargonla kafa yormadan esasa girelim ve sistemsel olandan başlayalım. Türkiye'nin voleybol sistemi, ülkede onlarca yıldır istikrarlı olarak nispeten düzgün çalışan çok az şeyden biri. Daha 1960'ların sonunda, Değer Eraybar'ı Japonya'ya gönderip Asya voleybolunu öğrenen, sonrasında yine Kosta Şopov'la Doğu Bloku ekolünü tanıyan, Cengiz Göllü'nün ve başka onlarca emektarın çabalarıyla voleybolu bir kadın sporu olarak belleten, sponsorluk sistemini herkesten önce kuran, özel sektör ve kamu desteği bulan, iyi niyetli, çalışkan ve adanmış insanların yer aldığı bir sistem bu.
A Milli Kadın Voleybol Takımı, 2019 Avrupa Şampiyonası'nda mücadele ederken elimizde öyle veriler var ki sağlıklı çalışan bir sistemin bütün elemanlarını görebiliyoruz. Örneğin, büyük bir jenerasyon değişimi yaşanmış ama performans düşüşü olmamış. Çünkü bugün milli takıma katılan genç oyuncular, genç takımlarda ciddi Avrupa ve Dünya Şampiyonası deneyimi yaşayarak gelmişler. Son üç yılda Türkiye, kadınlarda tüm yaş seviyelerindeki büyük şampiyonalarda en az yarı final oynamış. Başka spor dallarındaki gibi Balkan şampiyonalarını, Akdeniz oyunlarını, gençlik olimpiyatlarını yeterli görmemişler, hedefi en tepeye koymuşlar. Sonuç olarak da Hande Baladın ve Ebrar Karakurt gibi 1997-2000 jenerasyonlarından gelip A takımda dünya bir numarası konumundaki Sırbistan'a kafa tutabilen oyuncular olmuş.

Bu, kadın voleybolunun sorunları yok mu demek? Hayır. Kadın voleybolu da kadınlara toplumsal hayatta örülen duvarlardan ciddi oranda payını alıyor. Faal sporcu sayılarına bakıldığında, Türkiye'deki voleybolcuların yüzde 77'si kadın. Türkiye Voleybol Federasyonu'nun on altı kişilik yönetim kurulunda kadınların oranı ise yalnızca yüzde 18. 'Kadın sporu voleybol'un federasyonunun altmış yıllık tarihinde tek bir kadın başkan yok, üstelik sahaya indiğimizde özellikle takım menajeri pozisyonunda yönetici vasıflı pek çok kadın olmasına rağmen... Mesela bir önceki Avrupa finalinde oyuncu olan milli takım menajeri Pelin Çelik Emniyetli gibi. Yani yatay ayrımcılık olmamasına rağmen dikey ayrımcılık kaya gibi yerinde duruyor, kadınların belli bir yönetici pozisyonundan yukarı çıkmasına asla izin verilmiyor. Ayrıca TVF, ayrımcı 'bayan' kelimesinin 'kadın'la değiştirilmesine en çok ayak direten federasyonlardan biriydi; bu değişikliği 2019 yılında, Türkiye Futbol Federasyonu'ndan bile tam sekiz yıl sonra, ancak yaptılar. Dolayısıyla kadın voleybolunun başarısını 'bu koşullarda bile' ibaresiyle beraber kullanmak lazım; erkek egemen bir yapıda dahi kadınlar için düzgün bir sistem mevcut olduğunda başarı gelebiliyor.
Futbola döndüğümüzde Türkiye Futbol Federasyonu'nun bir kadın futbolu sistemi yok, varolan genel sistem içerisinde bir şeyler yapmaya çabalayan, çoğu kadın, birtakım insanlar var. FIFA'nın yayımladığı kadın futbolu raporunda da belirtildiği üzere TFF, dünyada kadın futbol komitesi ve yönetim kurulunda kadın olmayan az sayıda federasyondan biri. Buna karşılık Türkiye, kadın hakem sayısında dünyada ikinci sırada; kadın hakem sayısı, kadın futbolcu sayısına hemen hemen eşit. Eski FIFA kokartlı hakemlerimizden Seçim Demirel bu durumu, cinsiyet eşitliği ve spor konulu haberler yapan alansavunmasi.org sitesine şöyle açıklıyor: "2006-2007 sezonunda UEFA konvansiyonu gereği ligler yeniden başlatıldı ancak önlerinde örnek alacakları bir rol model olmadığı, oynadıkları süre içerisinde maddi bir gelir sağlayamadıkları ve cinsiyetçileştirilen bir spor dalı hâline geldiği için genç kızların futbola olan ilgisi her geçen gün azaldı. Fakat hakemlikte durum biraz daha farklıydı. Ülkemizin FIFA kokartlı ilk kadın hakemi olan Lale Orta, 1995'te FIFA kokartını takarak ülkemizi Avrupa'da temsil ettikten sonra 1999 yılında da Süper Lig'de maç yönetmeye başlamıştı. Ben dâhil birçok kadın onu örnek alarak hakemliğe başladık."
Demirel'in sözleri için kadın futbolunun MR'ı denebilir aslında. Kadın futbolu, Türkiye'de ciddiye alınmadığı ve TFF tarafından yasak savma kabilinden yapıldığı için spora yönelen bir genç kızın futbolu seçmek için hiç nedeni yok. Ama hakemlikte ciddi rol modelleri mevcut ve kadınlar bu alanda önlerinin daha açık olduğunu görebiliyorlar. Yani yapısal olarak kadınlara "Size top oynatmayız, her şekilde mâni oluruz ama çok istiyorsanız maç yönetebilirsiniz" deniyor. Türkiye gibi futbolun hayatın içine işlediği bir alanda, kadınların futbola tamamen ilgisiz olması imkânsız, zaten bu da hakem sayılarına yansımış. Çok açık bir gerçek var: TFF ve onun erkek yöneticileri kadın futbolunun gelişimine aktif ve kasıtlı bir şekilde direnmese, mevcut koşullarda bile bir şeyler yapılabilir. Kaldı ki TFF'nin elinde kadın futboluna ayırabileceği kaynak da var, erkek futboluna saçılan paranın (mesela 2013 U20 Dünya Kupası ev sahipliği gibi dünyada kimsenin üstlenmek istemediği, lüzumsuz ve Türkiye futboluna hiçbir şey katmamış organizasyonların hamallığı gibi israf kalemlerini düşünelim) çok daha azına ülkede bir kadın futbolu patlaması yaratmak mümkün. Tabii bunun için iradenin, kötü niyetin yerini alması gerekiyor ve tabii ki liyakat temelli bir TFF kurulması.

Lale Orta
İşin toplumsal kısmına gelirsek; voleybol Türkiye'de kendini kadın sporu olarak kabul ettirmiş durumda. Kız çocuklarını spora vermek isteyen ailelerin ilk tercihi bu spor oluyor; voleybol hâlen Türkiye'de kadın sporcu sayısı en çok artan dal. Beden eğitimi derslerinde de erkeklere futbol/basketbol, kızlara voleybol oynatma gibi yaygın bir pratik mevcut. Dolayısıyla voleybolcu olmak isteyen genç kızların karşısına çıkan stigma, futboldakinden çok daha az. Türkiye'deki ilk kadın futbol ligi denemesinin bitirilmesinin ardında "Futbol oynarlarsa lezbiyen olurlar" önyargısının olduğu da biliniyor (lezbiyenliğin veba gibi algılanmasının ve sonradan olunan bir şey sanılmasının korkunçluğunu bir ara daha detaylı tartışırız.) Bu durumda bile, voleybolun ülkenin her yanına eşit bir şekilde yayıldığını söylemek saflık olur. Kadın voleybolu -ki buna basketbolu da ekleyebilirizhâlâ büyükşehir ve orta-üst orta sınıf merkezli bir spor. Anadolu'nun birçok yerinde kadın voleybolu, belediyelerin ve üniversitelerin yaşam desteğine bağlı.
Voleybolun coğrafi olarak dengesiz gelişimi o kadar bariz ki Türkiye'ye sonradan gelenlerin dahi dikkatini çekiyor; milli takım antrenörü Giovanni Guidetti, bir sosyal sorumluluk projesi kapsamında Bitlis'e ve Elazığ'a gitmiş, kız çocuklarını voleybolla tanıştırmaya çalışmıştı. Voleybol bu bağlamda, tutuculuk duvarına pek çok spor dalından daha çok çarpıyor. Voleybolun popülerliğinin esamesinin okunmadığı, kızların yalnızca dövüş sporlarına ve belki atletizme yönlendirildiği mahalleler fazlasıyla mevcut. Bu durum, kadın futbolunun Türkiye'deki potansiyelini kısıtlamıyor, artırıyor. Futbol, TFF ve kamu televizyonu dâhil medya tarafından pompalanan 'erkek sporu' zırvalığından kurtulduğunda kültürel olarak yayılmaya daha müsait. Spor yapmasına bağnazlık nedeniyle izin verilmeyen pek çok kız çocuğu için bir şans yaratması mümkün. Ama işte irade…
Kadın futbolunun çilesi, yalnızca Türkiye'ye has değil. Kadın futbolunun erkek futbolunu dikiz aynasında küçük bir nokta hâline getirdiği dünya şampiyonu ABD'de bile eşit ücret meselesi, ciddi bir maşist direnişle karşılaşıyor. 2019 Dünya Kupası'na katılan Latin Amerika temsilcilerinin hikâyeleri yürek burkacak cinsten. Ama Türkiye, bu idealin çok uzağında olan manzara içerisinde bile en feci kara deliklerden birini oluşturuyor. Ülkemizdeki kadın futbolunu sonu "Nerem doğru ki?" diye biten deve fıkrasına referans vermeden anlatmak çok zor. Kadınlar, Türkiye nüfusunun yüzde 49,8'ini oluştururken, ülkede tapılırcasına sevilen bir sporu yapabilen 100 bin kadın olmamasını, kurumsallaşmış kadın düşmanlığından başka hiçbir şeyle açıklayamazsınız. Bir kız çocuğu, futbolcu olabilmek için bir erkek akranıyla eşit imkânlara sahip olmadığı sürece Kosova'ya kaybeden yalnız bıraktığımız on bir ay-yıldızlı formalı kadın değil, hepimiziz.
