Biz Çiçek Değiliz

6 dk

Dünyanın her köşesi keşke daha eşit olsaydı ama değil. Bir yerde hamile kadınlar sokağa çıksın mı, çıkmasın mı tartışılırken dünyanın normal, medeni öbür yakasında hamile atletler hayranlıkla izleniyor.

Bu sene hamile atletlerin kesinlikle yıldızının parladığı yıl. Yılın en ünlü hamile atleti ise Serena Williams. 35 yaşındaki Williams, Avustralya Açık’ı tek set bile vermeden kazandı. Williams turnuva devam ederken sekiz haftalık hamileydi. Karnı belli değildi, antrenörünün bile haberi yoktu ve hamileliğin en zor dönemlerinden birindeydi. Öyle ki çoğu kadın, ilk haftalarda bulantı ve aşırı yorgunluk hissedebiliyor. Hatta kimilerimiz yataktan kalkamayacak hâlde oluyor.

Bir başka ABD’li atlet, Alysia Montano da 34 haftalık hamileyken 800 metre yarışı koştu ki bu, Montano için ilk değildi. Üç yıl önce de aynı pistte yine hamileyken koşmuştu. Üç yıl önce, büyüyen göbeğini pembe atletin altına saklamıştı ama bu kez sadece kısa bir sütyenle koştu, karnı epey belirgindi. Kocaman karnıyla, pistte neyi var neyi yoksa her şeyini verdi. Elit atletler için bazen 1-2 kilo almak bile felaket olabilir. Bütün değerler değişir, hızı korumak zorlaşır. Bu yarışta ise Montano, en az 5-6 kilo fazlalık taşıyordu ama müthişti. Kuvvet nasıl bir şey, herkese gösterdi.

Bunlar özel kadınlar; hızlılar, dayanıklılar, kuvvetliler, muhteşemler. Dinlenik nabızları genelde 30’larda ama 200’lü nabızlarda da hareketlerini sürdürebiliyorlar. Motoru büyük araçlar gibi düşünün. Özeller. Ama illa bu kadar özel olmaya gerek yok. Kadın bedeni ne sanıldığı kadar narin ne de sanıldığı kadar korumaya muhtaç. O da erkek bedeni gibi; acıya ya da zorlamaya verdiği tepki, erkeğinkinden çok da farklı değil. Venüs’ten ve Mars’tan değiliz yani.

Tel Aviv Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada, triatlon gibi sporların acı eşiğini yükselttiği belirlendi. Araştırma için, cinsiyetine bakılmaksızın 19 triatletve 17 düzenli hafif egzersiz yapan denek kullanıldı. Denekler aşırı ısı ve aşırı soğuğa maruz bırakıldı, ardından da kendilerinden hissettikleri acıları derecelendirmeleri istendi. Sonuçlar, triatletlerin acıyı daha az hissettiğini ortaya koydu.

İnsan bedeni her şeye adapte olabiliyor. Yeter ki beyin istesin. Bu noktada kadın ya da erkek olmak fark etmiyor. Kriter; bedenin düzenli, ağır, şiddetli, uzun süre spor yaparak acıya maruz kalması.

Serena Williams da korta çıktığında muhtemelen normalde hissettiğinden daha çok yorgunluk hissediyordu, belki zaman zaman midesi de bulanıyordu. Ama yine muhtemelen vücuduna nasıl hükmedeceğini biliyordu, acıya alışkındı, zihnini kontrol edebiliyordu. Aslında bu tecrübesini TED konuşmasında da anlattı, “Zihnimi tamamen kapattım ve sadece oyuna konsantre oldum” dedi. O, atlet olmak için doğmuş bir kadın, kazanmak için yaratılmış bir oyuncu. Elbette hamile diye kanepeye çivilenip yatmayacak, en iyi bildiği şeyi yapacaktı. Yaptı da... Artık bebeğine anlatacağı muhteşem bir anısı var. O, şampiyon bir anne.

Kesinlikle tanışmanız gereken bir başka hamile atlet ise Gwen Jorgensen. ABD’li triatlet şu sıralar çocuk bekliyor ama her gün ya bisikletin üstünde ya da hafif tempolu koşuda. Durmuyor; çünkü duramaz, durmak için yaratılmamış. Her gün antrenmanlarını yapıyor ve gayet sağlıklı bir hamilelik geçiriyor. Biz de bu süreci, Instagram hesabı ve blog’u üzerinden adım adım takip edebiliyoruz. Jorgensen hamile kalmadan önce 2016 Rio’da altın madalya kazandı. Olimpiyattan sonraki New York Maratonu’nda da 12’nci oldu. İncecik, tüy gibi hafif, çita gibi hızlı, mükemmel bir atlet. Bedenindeki tüm adaleleri anatomi dersi gibi tek tek görebiliyorsunuz ve hamile olmasına rağmen ‘atlet formu’nu korumayı başarıyor.

Jorgensen’in hayat hikâyesini enteresan kılansa kuşkusuz kocası, hayat arkadaşı Patrick Lemieux. Lemieux profesyonel bir bisikletçi ve Jorgensen ile bisiklet üzerinde tanışıyor. Birbirlerine âşık oluyorlar. ‘Perfect match’ (kusursuz eşleşme) denir ya, öyle bir çift. Çok mutlular, beraber harika görünüyorlar. Jorgensen, 2016 Rio’da koşmaya karar veriyor ama olimpiyat altını için çalışmak bambaşka bir kategori. Müthiş bir disiplin, fiziksel ve manevi acıya dayanıklılık gerektiriyor. Lemieux, eşine inandığı için kendi kariyerine son veriyor. Bisikleti bırakıyor ve sadece Jorgensen’e odaklanıyor. Sürekli antrenman yapabilmek için kışları Avustralya, yazları İspanya’da yaşıyorlar. Gwen gram gram ne yedi, moral olarak ne durumda, kendini fiziksel olarak nasıl hissediyor... Patrick Lemieux sürekli ve sadece bunlarla ilgileniyor. Eşinin stresini paylaşıyor. Sonunda da Rio’da altın geliyor. Bu müthiş başarı, mükemmel bir atlete ve fedakâr bir eşe ait.

Jorgensen-Lemieux çifti şimdi bebeklerini bekliyor. Şampiyon bir anne ve duyarlı, sporcu ruhlu bir baba tarafından büyütülecek bir çocuk... Ne mutlu! Bu tip haberler insana, sonunda gerçekten de iyilik kazanacak galiba dedirtiyor.

Başta dedim ya, keşke eşitlik olsa... İran’da mesela, kadınların hâkim olmasına izin yok. Gerekçesi ise şu: Kadınlar ayda bir kanadıkları için duygusal karar verirlermiş. Sanırım her anlamda ve her konuda niye Batı’nın ileride, Doğu’nun ise geride olduğunu çözmek için komplo teorilerine sarılmaya gerek yok. Kadın bedeni ve insan olmakla ilgili çarpık algı bile başlı başına pek çok şeyi açıklıyor.

Kadınlar çiçek değil beyler, en ufacık şeyde canları falan yanmaz. Sandığınız gibi, regl oldukları için sinirleri hemencecik bozulmaz. Kocaman bir karınla gümbür gümbür koşabilir ve mide bulantısıyla turnuva bile kazanabilirler. Kadın bedeni ile ilgili çarpık algılarımızı düzelttiğimiz ölçüde, belki de birbirinden dar perspektiflerimizi genişletebiliriz.

Socrates Dergi