
Craven Cottage Stadı, Stevenage Road Tribünü: Blok G | Sıra A | Koltuk 9
5 dk
İngiltere’de futbol izlemek sadece 90 dakikadan ibaret değildir. Hayatınızın bütün cumartesileridir. Londra’da oturduğumuz dönemde buna uzak kalmamız beklenemezdi. İngiliz taraftarlığına kısa sürede adapte olduk.
Socrates tarzı dergi When Saturday Comes’ın adıyla söylersek, ‘cumartesi olunca’ herkes takımının maçına gidiyor, biz öksüz kalmış gibi ortada dolaşıyorduk.
O zaman Londra’nın kuzeyinde, sempatizanı olduğumuz Arsenal’in semti Islington’da oturuyorduk. Aradık taradık, sonunda Londra’nın tek siyah-beyazlı takımı Fulham’ı bulduk. Third Division’da, yani Premier Lig’i de saydığınızda dördüncü kümede oynuyorlardı. Güneybatıda, Thames Nehri’nin kıyısındaydı statları.
Yolu hesaplayamadığımız için ilk maça geç kaldık. Devre arasında açılan kapıdan girdik içeri. Zamanda geriye yolculuk gibi bir şeydi. 1896’da açılan Craven Cottage, özellikle de 1905’te biten Stevenage Road tribünü o zamanda kalmıştı resmen. Her yaştan her renkten mahalleli aile tribünlerdeydi.
Sonraki altı yıl bu tribünlerin sezonluk kart sahibi müdavimleri olacak, deplasmanlara giderek bütün İngiltere’yi tanıyacak, önce üst kümelere yükselme heyecanını, Premier Lig’e çıktıktan sonra da düşme korkusunun gerilimini yaşayacaktık. Totem olsun diye eşim Gülengül’ün adının ilk harflerini ve uğurlu sayılarını taşıyordu tribündeki koltuklarımız…
Cumartesileri Neden Severim?
İngiltere’de maç saati, hâlâ, cumartesi 15.00’tir. İşçi sınıfının izinden giderseniz hayatın devri şöyledir: Hafta içi akşamları Pub (Public House), saat 23.00’ten sonra iş gücünüz yenilensin diye yatak, cumartesi 15.00 futbol maçı, pazar 10.00 kilise ya da mütedeyyin değilseniz evde kışın koltukta, yazın minnacık bahçede gazete okumak. O yüzden İngiltere’de maç izlemek sadece 90 dakika sahaya bakmaktan ibaret değildir. Hayatınızın bütün cumartesileridir.
Biz Craven Cottage’a üç metroyla giderdik; Northern Line, Piccadilly Line ve yine zamana takılmış Earls Court istasyonundan Wimbledon’a giden District Line… Putney Bridge’de indiğinizde önünüzde iki seçenek vardır. Biri, nehri izleyen ve içinde 500 yıllık bir meşenin de bulunduğu yüksek ağaçlı Bishops Park… Parkın dar yollarında kalabalıkla birlikte akarken mutat maç öncesi yorumlara katılırsınız ve bir süre sonra kendinizi Beşiktaş’tan Dolmabahçe’ye o çınarlı yoldan gidiyormuş gibi hissedersiniz.
İkinci yol, ‘çarşı’dan, yani Fulham High Street’ten… Eğer erken gelmişseniz Fisher’s’ta bira eşliğinde Morina ‘fish and chips.’ Ardından eğer sıkışabilecek bir yer bulabilirseniz herkesin konuştuğu ama kimsenin kimseyi duyamadığı taraftar pub’ı Golden Lion’da son cila. Onun ardından, şimdi kapanan ‘store’a bir ziyaret ve parkta akan kalabalığa karışma… Sonunda kırmızı tuğlalı ve kabartmalı cephesiyle Victoria dönemi fabrikalarını andıran ve 2005’te vefat edince 18 yıllık futbol hayatını Fulham formasıyla geçirmiş Johnny Haynes’in adı verilecek olan Stevenage Road tribünü.
Yüzyılda sadece elektronik bilet okuma aygıtları eklenmiş daracık turnikelerden geçtikten sonra artık içeridesiniz. Geçmişe hoş geldiniz. Sıkışık ve buz gibi fuayede son bir kez büfeye uğrar, ardından tribüne çıkar, taşlaşmış ahşap koltuğunuzu açar, o çelik ve dökme demir karışımı, nedense is kokan tribünde yerinizi alırsınız. Gerisi o anda öteki statlarda yaşananların size özgü bir versiyonudur. Sonuç mu? Ya galibiyet, ya yenilgi ya da beraberlik.
Delikanlı Taraftar
Bizim yanımızda gerçekten 7’den 77’ye bir aile otururdu. Bana bitişik babaanne, dede, oğul, gelin, 7-8 yaşlarındaki torun. Atıyor olabilirim ama yeni bir torunları olduğunda henüz bir yaşını geçmişken babaannenin kucağında yerini almıştı. Yaşlılarda el örgüsü atkılar ve eğer mevsim kışsa battaniyeler olur, gençler hep sezonun formalarını giyerdi. Bizim nasıl olup da Fulham’lı olduğumuza şaşar, her maçta bizi görünce çok sevinirlerdi.
Serde ‘kapalılılık’ var. Maçlar sırasında sık sık yerimden fırlar, “Ofsayt!” ya da “Faul!” diye bağırırdım, ya da ıslığı basardım. Yanımdaki babaanne de her seferinde “Calm down young man, calm down” (Sakin ol genç adam, sakin ol) diye beni yerime oturturdu. Fulham taraftarının fazlaca nazik ve sakin olduğunu söylemeliyim. O ortamda güvenliğin dikkatini çekeceğimi düşünerek stattan atılmamı engellemeye çalışırdı koruyucu teyzem. Tabii “Genç adam” denmek bir yandan gururumu okşar, bir yandan da benim yabancı aksanlı bağırışlarımın hemen ardından yardımcı hakem ofsayt bayrağı kaldırdığında, hakem faul düdüğü çaldığında ve çevremdeki yüzler takdirle bana döndüğünde bundan kendime pay çıkartırdım.
Ömür Biter
Maç maçla bitmezdi. Ardında yoğun kalabalıkla birlikte dağılır, tenis kortlarının bittiği köşedeki İtalyan kafesi Tinto’ya uğrardık. Statta ayaz yemişsek burada ısınır, sonra West End’in yolunu tutardık.
Bir keresinde dikkatimizi çekti. Maç bittikten neredeyse 45 dakika, bir saat sonra, 90’larına merdiven dayamış bir çift geçiyordu kafenin önünden. Boyunlarında el örgüsü siyah-beyaz kaşkolları, birbirinin koluna girmiş, minicik adımlarla yürüyor, herhâlde biraz önce izledikleri maçı tatlı tatlı konuşuyorlardı.
Sonraları o çift geçmeden kalkmadık kafeden ve Gülengül’le birbirimize bakıp aynı şeyi düşündük: “30-40 yıl sonra biz de onlar gibi olabilecek miyiz?”
