
"Çürümüş Bir Şeyler Var..."
12 dk
Kamunun sağlığı mı sistemin selameti mi? Koronavirüs krizi, spor endüstrisini de bu soruyla karşı karşıya bıraktı. Ve alınan cevaplar pek iç açıcı değildi.
Artık hepimizin idrak etmiş olduğu üzere COVID-19, ya da kamuoyu tarafından sıkça anıldığı ismiyle koronavirüs, hayatımızın can sıkıcı bir parçası haline gelmiş vaziyette. Bu durum, o kadar büyük bir hızla vuku buldu ve bütün hayatlarımızı bu gerçek üzerinden yeniden şekillendirmek zorunda kaldık ki son birkaç haftayı anlamlandırabilmemiz için bile zamana ihtiyacımız olacak. Gerçek olan bir şey var; artık onlarca yılın birikimi olan toplumsal hayatımız, bir daha aynı olmamak üzere değişti. İkinci Dünya Savaşı sonrasının ilk büyük kurucu olayıyla karşı karşıya olduğumuz rahatlıkla söylenebilir. Son birkaç haftada nasıl yan yana durduğumuzdan nasıl eğitim aldığımıza, neyi nasıl tükettiğimize kadar her şey değişti. İçinde yaşadığımız toplumun bütün zaaflarıyla yüzleştik ve muhtemelen daha bu krizin ortalarında dahi değiliz. Bu değişimlerin ne kadarının geçici, ne kadarının kalıcı olduğunu bile bilemiyoruz. Dahası, şu ana kadar yaşadıklarımız, her ne kadar çok kısa bir zaman dilimine sıkışmış dahi olsa, o kadar sarsıcı ki önce ne olup bittiğini anlamaya çalışmamız gerekiyor.
Bundan bir önceki baş döndürücü ve her şeyi yeniden kuran gelişmenin, yani çift kutuplu dünyanın yıkılmasının, en kısaltılmış versiyonuyla bile iki yılda gerçekleştiğini düşünürsek, son birkaç haftanın zaman algımızı ne kadar zorladığını daha rahat anlayabiliriz. Bu yazının amacı, içinde bulunduğumuz krizin spor alanında nasıl bir etki yaptığını -özellikle yapısal ve toplumsal açıdan- analiz etmek. Bunu yaparken kehanetler peşinde koşma niyetinde değiliz zira bu krizin neye evrileceğini bilmemiz mümkün değil. Diğer taraftan, şimdiye kadar olanlar, yani Asya'daki birkaç spor organizasyonunun güç bela birkaç hafta ertelenmesiyle başlayıp Olimpiyat Oyunları'nı dahi en az bir yıl ileri atan şu kısa dönem, özellikle son elli yılda sporun üretim ve tüketim biçimlerini sorgulamayı gerekli kılıyor.
Spor sosyolojisinin en kurucu temalarından bir tanesi, sporun metalaşması; daha basit tabirle söylersek sporun, üzerinden para kazanılabilir bir mal haline gelmesi. Bunun tarihini çok çok gerilere çekmek mümkün. Spor sahasının etrafına bir sınır çekip, sınırın öbür tarafında kalan izleyicilerden para alan ilk insanın, galibi bilmek üzerine girilmiş ilk iddianın, spor yapsın diye birinin cebine para koymuş ilk kişinin bu sürecin startını verdiğini söyleyebiliriz. Sporun para kazanılabilir olmasının getirdiği sonuç, zamanla sporun yapılma biçiminin nasıl daha fazla para kazanılabileceği sorusu üzerinden şekillendirilmesi oldu. Biz buna metalaşma süreci diyoruz. Seyircilerin oturabileceği bir tribün inşa etmek, karşılaşmadan önce bahis toplamak, daha cazip olsun diye daha güçlü kuvvetli, yetenekli sporcular bulmak ve onlara gelip oynasınlar diye para ödemek, yani profesyonel bir sporcu kadrosu yaratmak bu sürecin ilk yapıtaşlarıydı.
Başlangıç tarihini, üç aşağı beş yukarı 19. yüzyılın sonlarına kadar, yani modern sporların ortaya çıkışının hemen ertesine kadar geri çekebileceğimiz bu süreç, özellikle 1960'lardan itibaren yeni bir faza girdi ve hiper-metalaşma dediğimiz dönem başladı. Hiper-metalaşmayı, sporun tüm yapılma yani üretim biçiminin tamamen elde edilebilecek en yüksek kârı elde etme üzerinden yeniden yapılandırılması olarak tanımlayabiliriz. Bunun miladı olarak 1960'ları göstermemiz ise metalaşmaya yaşıt ve onunla doğrudan bağlantılı diğer iki kavramla alakalı: Medyasallaşma ve küreselleşme. Sporun medyasallaşması, yine modern sporun başlangıç tarihlerine kadar çekilebilecek bir süreç, 1890'larda telgrafla başlayan spor karşılaşması nakilleri, 1910'larda radyoya, 1930'ların başında ise televizyona taşınıyor. 1960'ların özelliği ise büyük spor olaylarının yayın haklarının satılmaya başlaması ve yayınların uydu teknolojisiyle bütün dünyaya yayılması. Dünyaya yayımlanan ilk spor olayı olmamakla beraber, 1964 Tokyo Olimpiyatı bu bağlamda ilk küresel spor olayı sayılabilir. Bu tarihten sonra spor, yerel ve yerinde takip edilen bir olay olmaktan tamamen çıktı ve tüm dünyaya satılabilir bir ürüne dönüşmeye başladı. Gerimizde bıraktığımız elli yıl, sporun tamamen bu mantığın üzerinden dönmesi ve dört başı mamur bir spor kapitalizminin ortaya çıkışının tarihi. Bugün ise bu elli yıllık yapının ciddi bir krizle hiç olmadığı kadar sorgulandığı bir süreçten geçiyoruz.

Geride bıraktığımız birkaç haftaya dönüp bakarsak, karşımıza çıkan tablo spor endüstrisinin işleyiş biçimi hakkında epeyce bir fikir veriyor. COVID-19 krizine karşı gösterilen ilk refleksler, önümüzdeki yapının önceliklerini birebir göstermesi bakımından çok eğitici. Koronavirüs, her alanda bize benzer soruları sorduruyor. Öncelik ne olmalı? İnsanın, kamunun sağlığı mı sistemin selameti mi? İnsanların kitlesel olarak öldüğü bir ortamda sistemin selametini öncelemek mümkün mü ya da sistemin selametini öne çekmeden mevcut süreci yıkıma dönüşmeden kurtarmak olası mı? Hatta, mevcut sistem sürdürülebilir mi?
Spor alanında sorduğumuz sorular da bunların uzantısı. Önce spor karşılaşmalarının ertelenmesi meselesine bakalım. Tüm spor organizasyonları, bir anda yukarıdaki soruların en acil ve basit versiyonuyla karşı karşıya kaldı. İnsan mı önemli, spor endüstrisi mi? Bu soruya belki birçoğumuz bir çırpıda insan cevabını verebilirdi ama gördük ki spor endüstrisi, bunu kabul edilebilir bir hızda dahi yapamadı. İdeal bir dünyada, sporun yöneticisi olan tüm yapılar, insan (sporcu, görevli, seyirci) sağlığını ani olarak dikkate alıp el frenine asılmalıydı. Ama gerçekte bu, böyle olmadı. Premier Lig, Bundesliga ve NBA'de organizasyonun durması, ilk COVID-19 pozitif sporcuların ortaya çıkmasına kadar uzandı. En metalaşmış sporlarda, kurumların seyircisiz karşılaşma oynatmanın bir seçenek olmadığını anlaması bile haftalar aldı, üstelik ölü sayısının günden güne geometrik olarak arttığı bir ortamda. Şunu net olarak gördük, son elli yıldır baş başa olduğumuz spor yapısının ilk refleksi insan sağlığı değil, sistemin selameti. Yangın çıktığında evden para kasasını mı yoksa yataktaki çocuğu mu çıkaracağı konusunda tereddüt yaşayan bir ebeveyn kadar insani pusulası bozuk bir sistemden bahsediyoruz.
Ancak, her ne kadar insanların öldüğü ortamda para kazanmayı önceleyen bir sistem hepimizin vicdanını (ve sinirlerini tabii) zorlasa da meseleyi iyi ve kötü insanlar üzerinden karikatürleştirmemek gerekiyor. "İnsanlar ölürse ölsün, biz paramıza bakalım" diye ellerini ovuşturan film kötüleri yüzünden bu durumda değiliz, her ne kadar çeşmenin başını zaman zaman gerçekten bu derece yoz insanlar tutuyor olsa da. Daha karmaşık, iç içe geçmiş dinamiklerin olduğu sistemsel bir sorunla karşı karşıyayız. Sistemi durdurabilecek kırmızı bir düğme var ama ona ulaşamıyoruz çünkü üstü karman çorman olmuş kablolarla kaplı. Birini çekince öbürüne dolanıyoruz. Spor endüstrisinin siyasetle, medyayla, sponsorlarla kurduğu ilişki; spor kapitalizminin küresel kapitalizme eklemlenme biçimi böyle bir tabloyu yaratıyor. Süreç içinde çok yanlış kararlar alan yöneticileri hesap vermeye itmemiz gerekecek ama elimizdeki tablo, yalnızca o kişilerin kişisel inisiyatiflerinin sonucu değil, "Çürümüş bir şeyler var şu Danimarka krallığında…"
Ölü sayısının on binlerle ifade edildiği, hâlâ nasıl durdurulacağını bilemediğimiz ve ancak eve kapanarak mücadele etmeye çalıştığımız bir pandemi sırasında, Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin hâlâ olimpiyat erteleme kararını almak için bir ay daha beklemeye çalışması (tabii ki bu çabalarının ömrü yalnızca bir gün sürdü), paranın spordaki rolünün bir arzu ve hırs objesi olmaktan da fazla, sporun direkt belirleyicisi olduğunu gösteriyor. Para, spor için yalnızca amaç değil, aynı zamanda ön koşul. 2020 Tokyo'nun gecikmesi, yalnızca sponsorların kâr edemeyecek olması nedeniyle direnilmesi mecbur kalınan bir durum değildi, aynı zamanda Japonya ekonomisine ağır bir yük getireceği için de zor bir karardı. Hiçbir büyük organizasyonun, kendi bütçesinin içinde kalıp kamu bütçesinde devasa bir delik açmadan yapılamadığı bir dönemdeyiz. İnsan sağlığı için elzem olan bir konu bile, sistemi yıkıma itmekle kalmıyor, yine doğrudan kamuya ağır bir yük bindirebiliyor; bu nedenle de o verilmesi gereken ani refleks verilemiyor.
Son bir not olarak ülkemizden bahsedelim. Spor özelindeki COVID-19 kriz yönetiminin, en hafif tabirle skandal olduğu söylenebilir. Ancak yine, bu, yalnızca yöneticilerin basiretsizliğiyle açıklanamaz; Türkiye'de de siyasi erk, spor yönetimi, sponsorlar, yayıncı kuruluş çok farklı ilişki ağlarıyla iç içe geçmiş durumda. Yapının içinde yer alan her bir kişinin ilişki manzumesi bile, ibret verici çok hikâye anlatıyor.
Eğer dünyada hemen herkes spor etkinliklerini durdurmuşken, Türkiye'de haftalarca devam ısrarı olduysa, cevabı sistemin genelinde gizli. Ve maalesef sistemin, kamunun aleyhine çalışma konusunda virüsle yarıştığı durumlarla karşı karşıya kalabiliyoruz.