Fenomen

NBA macerasına "Hey Houston fans, I'm so happy" diyerek atılan Alperen Şengün, oyunuyla milyonları mutlu ediyor. Genç yıldızdan sırlarını ve hayallerini dinledik.

Alperen'in hızına yetişmek zor. Bandırma'da beş ay, Beşiktaş'ta bir tam yıl ve şimdi Houston... Üst seviyede sadece bir buçuk sene basketbol oynamasına karşın, milli oyuncumuz artık NBA'in en dikkat çekici genç yeteneklerinden biri. Yaklaşık bir yıl önce Socrates için buluştuğumuzda "Nikola Jokic'e dışarıdan baksan süperstar demezsin ama bu kadar başarılı olması beni çok yüreklendiriyor. Ben neden yapamayayım? Onun gibi ben de basketbolu çok seviyorum. Umarım bir gün karşılıklı oynayabiliriz" diyen Alperen, daha 20'nci yaş gününü kutlamadan 'bucket list'ine bir çentik daha attı. Sırada ne mi var? Onu da kendisinden dinleyelim...

2021 NBA Draft'ı öncesi gözüne kestirdiğin bir sıra var mıydı? Veya şu takım beni alabilir gibi bir düşünce...

Altı tane 'workout'a girdim. Sacramento, San Antonio, Orlando ve Charlotte'ta idmanlara çıktım. Golden State ve Oklahoma ise o dönem yaşadığım Miami'ye geldiler. Bir tek Orlando'da istediğimi yapamadım. Çünkü cuma uçtuk, indik, idmana gittik. Vücudum iyi değildi. Bir de o idmanlarda her şeyi yaptırıyorlar, her detayı görmek istiyorlar… Kafalarında seni üst sıradan seçmek gibi bir düşünce olduğu için toplantılara giriyorsun sürekli. Dolayısıyla çok yoruluyorsun, hem fiziksel hem zihinsel açıdan… Orlando kötü geçti dedim ama onlar dahi çok ilgililerdi. O yüzden 'workout' yaptığım takımlardan birinin beni seçmesini bekliyordum. Draft gecesi de haber alıyorduk sürekli, bekledik bekledik, 16'ya geldik. Zaten kimse seçmese Oklahoma City Thunder'ın beni seçeceğini düşünüyordum. Oklahoma'daki idmanlar verimliydi, "Ya orası senin için harika olur" cümlelerini kuruyordu çevremdekiler. Nedense gönlüm pek oradan yana değildi. Draft gecesi bir anda "OKC seni seçecek ama Houston'a takas edecek" bilgisi geldi. Houston'da draft öncesi idmana çıkmamıştım ama beni sürekli aradıklarını söylüyordu menajerim. İtiraf etmek gerekirse, 16'ncı sıraya düşmek moral bozucuydu ama harika bir şehre geldim. Houston'da, olduğum yerden mutluyum.

Sen de bahsettin ama biraz açmak istiyoruz. Draft öncesi genç yeteneklere yapılan fiziksel testler kadar psikolojik testler de çok meşhur son dönemde. İşin zihinsel tarafında nelerle karşılaştın?

Biz mesela Oklahoma'da idman yaptık bir saat, bir saat de toplantı yaptık. Orada "15-20 dakika psikologla konuşacaksın" dediler. Psikolog, "Size sorular hazırladım, onları cevaplayacaksınız" diye geldi. Soruları gördüm, yemin ediyorum, 270 miydi, 210 muydu, o kadar soru… Ama abi biliyorsunuz, bunların İngilizcesi de farklı, o kadar tuhaf, zor kelimeler kullanmışlar ki… Çevirmenimle sorulara bakıyoruz, anlamaya çalışıyoruz, sözlüklere danışıyoruz, o süreçte psikolog da bizi gözlemliyor. Cidden şunu söyleyebilirim, o kadar fiziksel idman yaptım, hiçbirinde o psikolojik test kadar can çekişmemişimdir. 15 dakika dediler, bir buçuk saat sürdü, inanılmazdı…

Bazen o testlerin sonucunda takımların tercihlerini değiştirdiğini duyuyoruz...

Orlando'da resmen sınava girdik, zekâ testi gibi bir sınav. Eline bir tablet veriyorlar, karşına bir şey çıkıyor, anında reaksiyon vererek tuşlara basman gerekiyor. Oyun oynuyorduk. Ama fark ettik ki bütün bunlar takımlar için önemliymiş.

Oyununa dair bakışları nasıldı? Seni iyi gözlemlediklerini, doğru analizler yaptıklarını gördün mü ilk temaslarda?

Açıkçası benden daha az şey bekliyorlardı, Yaz Ligi'nde biraz şaşırdılar. Orada şöyle bir durum söz konusu: Ben geçen sezonu iyi geçirdim fakat draft öncesi takımlarla yapılan idmanlar biraz farklı. Bire bir oynuyorsun, bazen ikiye iki, bazen üçe üç. Ben biraz daha takım oyuncusuyum, takım basketbolunda, bir yapıda iyi özelliklerimi ortaya çıkarabiliyorum, o yüzden beşe beş bana daha uygun. Rockets formasıyla Yaz Ligi'ni iyi geçirince herkes önce bir şaşırdı.

Tabii şunu da belirteyim; ben geçen sezon çok savunma yapmıyordum, işin o tarafını sevmiyordum dürüst olmak gerekirse... O yüzden gözlemciler de savunmada zayıf olduğumu düşündüler draft öncesi. Fakat Houston'da savunmamın da gayet iyi olduğunu fark ettiler.

Zaten draft öncesi raporlarda 'zayıflıklar' kısmında "İkili oyun savunmasında ve 'switch' sonrası rakip kısalarla eşleşmekte sorun yaşıyor" gibi ifadeler kullanılıyordu. Hemen o algıyı kırdın...

"Senden bu kadar iyi savunma yapmanı beklemiyorduk" demeye başladılar.

Rockets'la ilk temasın ne zaman olmuştu? Genel menajer Rafael Stone ve ekibi seni takip ettiklerini hatta altı ile 16 arasındaki takımlarla takas için görüştüklerini söyledi.

Draft ertesinde bizi New York'tan aldırdıklarında da bundan bahsettiler. Takım sahiplerinden duydum: "Altıncı sıradan itibaren gözümüz sendeydi, her takımla takas ihtimalini konuştuk."

Geçen sezon Socrates'e verdiğin röportajda tepelerde seçilme isteğinden ve bir sene daha belki Avrupa'da kalma durumundan bahsetmiştin; peki bugünkü konumun itibarıyla "İyi ki hemen NBA'e gitmişim" diyor musun?

Kesinlikle. İyi ki geldim. O noktada pek kimseyi dinlemedim ben, aklımı karıştırmaya çalışanlar oldu. İlk başlarda kararsızdım. Bazı güvendiğim insanlar da "Bir yıl daha oynarsan ilk beş sıradan seçilebilirsin" diyorlardı. Ama zamanla fikrim değişti, her şey daha netleşti.

Malum, Türkiye'de seni çoğunlukla alçak postta ya da açık sahada kullandı koçlar... Hatta gitmeden önce de sohbet etmiştik; daha fazla dışarıdan oynayabileceğin bir iklime gittiğini düşünüyordun. Bugün itibarıyla neredeyse her maçta 'point center' olarak bir jeneriklik pas veriyor, viral oluyorsun, Nikola Jokic gibi oyunu yönlendirebileceğin alanları buluyorsun. Türkiye kariyerinde pasör özelliğinin hiç öne çıkarılmadığını düşünüyor musun?

Evet, Türkiye'ye kıyasla pasör yönümü daha fazla sergileyebiliyorum burada. NBA'deki en önemli fark, özgürlük. Çok özgür hissediyorum. NBA'i biliyorsunuz, bir eğlence yeri. Koçlar da bana o alanı, o güveni veriyorlar. Sahaya ne zaman girsem benim üzerimden oyun yönlendiriyorlar. Ya alçak postta ya da tepede, üçlük çizgisinin dışında alıyorum topları. Ayrıca NBA'de şut atıyorsun, kimse bir şey söylemiyor. Hatta öyle ki burada üçlük pozisyonu bulmuşken denemediğinde daha çok kızıyorlar. Basketbola bakışları değişik.

Koç Stephen Silas'ın telkini nasıl? Ne söylüyor sana bu anlamda?

Çok bir şey söylemiyor, buna gerek de kalmıyor çünkü zaten oyuna girer girmez her şeyi üzerimden kurguladığını görüyorum. Bana tepede topu veriyorlar, diğerlerini topsuz cut'lara yönlendiriyorlar. Mesela başlarda çok sık post-up oynatmıyordu ama artık yaptıklarımı gördükçe bana daha çok post-up şansı tanıyor. Güvenini kazandım.

Zaten geçenlerde koç Silas "Geçmiş playbook'larımı çıkardım arşivden, post-up setlerine bakıyorum, bu kadar post-up oynayacağımızı düşünmezdim, Alperen değiştirdi oyunumuzu" minvalinde konuştu...

Aynen öyle. İdmanda, maçta, video toplantılarında sırtı dönük oyunlar üzerine bayağı konuşmaya, kafa patlatmaya başladık. Bu da hoşuma gidiyor.

Sezon başında Rockets, ligin en çok koşan takımlarından biri olmayı kafasına koymuştu. Genç oyuncuların gelişimi açısından katı sınırlar belirlemeyeceklerini, oyunculara özgürlük tanıyacaklarını ifade etmişti teknik ekip. Aşırı tempolu oyun fikrini duyduğunda neler hissettin?

Bana fark etmiyor. Sonuçta geçiş hücumunda da sahayı hızlı kat edip post-up oynayabiliyorum, illa yarı sahaya gerek yok. Her türlü oyuna ayak uydurabileceğimi düşünerek geldim. Ama post-up maharetlerimi, boyalı alan ve çevresindeki hareketlerimi gördükten sonra bu yöne odaklandılar. Çünkü rakipler zor savunuyor, post-up temelli hücumlar modern sistemlerde daha az yer kapladığı için savunmalar da hazırlıklı değil.

Şimdi işin bir de diğer yüzü var. Başta takımlar boyalı alan ve çevresindeki hareketlerime şaşkınlıkla bakıyorlardı ama zamanla hücum alışkanlıklarımı anladılar. Sırtı dönük veya yüzü dönük potaya gitmeye çalıştığımda daha sık ikili sıkıştırma görüyorum, nereye döneceğimi daha iyi kestirdiklerini hissediyorum. Biliyorsunuz, 'Çaylak duvarı' muhabbeti var NBA'de. Bir noktada bunu yaşayacağımı anlattılar bana. "Her şeyini çözecekler, hiçbir şey yapamadığını hissedeceksin, moralin bozulacak" gibi kötü senaryolardan bahsedip duvara hazırlıklı olmamı istediler. Bazı inişli çıkışlı performanslarım oldu ama o düşüşü yaşamadığımı düşünüyorum. NBA'de tempo çok yoğun zaten. Sezon başlayalı iki ay oldu, 31 maç oynadık şimdiden…

O tempo içinde kötü maç oynasan bile sana bunu çabucak unutmanı söylüyorlardır muhtemelen. Her zaman yeni bir maç geliyor, telafi şansı hep var…

Ki geçen sezon ben kötü oynadığımda yıkılıyordum, cidden dünya başıma yıkılıyordu, o haftam korkunç geçiyordu. Ama artık umursamamaya çalışıyorum çünkü sürekli maç var. Mesela, bir maç oynuyorsun, bir gün dinlenme şansın oluyor, ertesi gün tekrar sahaya çıkıyorsun. Üzülmeye de sevinmeye de pek zamanın olmuyor. NBA'de yenilgilerden sonra moralin bozulur ve bir sonraki karşılaşmaya üzgün çıkarsan bir daha toparlayamazsın.

Unutmaktan bahsetmişken, Rockets sezona çok kötü girdi. Arka arkaya mağlubiyetler aldınız, bir ara bir galibiyetiniz, 16 mağlubiyetiniz vardı. Koç Silas'ın geleceğine dair dedikodular dolaşıyordu. O noktada takım içinde nasıl bir hava vardı?

Burada her şey çabuk unutuluyor. Herkes daha rahat. Fakat bir nokta geldi, hepimizin canı sıkıldı. Arka arkaya yeniliyoruz, takım içinde konuşmalar yapıyoruz. Orada yerimizde başkası olsa tamamen bırakabilirdi belki ama biz kazanmak istedik. "Zaten yenileceğiz" kafasıyla karşılaşmalara çıkmadık. Çok iyi motive olduk, takım oyunu oynamanın bir yolunu bulduk. Sezon başında daha bireysel yaklaşıyordu herkes maçlara, o dönemeçte bu değişti. Herkes birbirini daha fazla düşünüyor artık, o yedi maçlık galibiyet serisinin sırlarından biri buydu. Sekizinciyi de kazanabilirdik seride ama Milwaukee Bucks biraz ağır geldi.

Takım sahibiniz Tilman Fertitta da iddialı bir figür. Ne olursa olsun, kaybeden bir Rockets görmek istemediği iddiaları dolaşıyordu medyada. O yenilgi sarmalı içinde takıma bir mesajı oldu mu?

Tilman hiç gelip soyunma odasında konuşma yapmadı. Fakat sezon öncesinde onun teknesine gidiyorduk, beraber yemekler yiyorduk. Ve benim gördüğüm kadarıyla, o kadar zengin olmasına rağmen dünyanın en mütevazı insanlarından biri. Mesela Houston'da bir sürü restoranı, dünya kadar parası var ama başka restoranlara gittiğinde özel muamele talep etmiyor, herkesle birlikte oturuyor. Çocukları özellikle çok alçakgönüllü.

O mağlubiyet serisi içinde seyirciler de seni daha fazla izlemek istiyorlardı. Mesela beş dakika süre aldığın bir OKC maçı vardı, Silas'a sert eleştiriler gelmişti. Rotasyonda Christian Wood'un yeri garantiydi, Daniel Theis'la birlikte çift uzun oynuyorlardı, sen de kenardan geliyordun. O uzun rotasyonunda kendini nerede konumlandırdın?

Christian Wood daha çok pota altında bitiriyor, ben daha çok oyun kuruyorum. Zaman geçtikçe herkes birbirinin özelliklerini tanıdı. İlk zamanlar koç da biraz beni kolluyordu bana kalırsa. Vücudumun bu tempoya alışık olmadığını biliyordu. Sakatlanabilirim diye beni koruyordu, bunu da söylüyordu. Elbette insan oynamak istiyor, ben de daha fazla süre almak istiyordum ama kimi zaman maçtan sonra kötü hissedebiliyorsun yüksek süreler aldığında… Şu an bakınca otuzun üzerinde maç geride kaldı, vücudum da bu tempoya alıştı, daha iyi hissediyorum. Tabii iniş çıkışlar oluyor, 'back-toback' maçların olduğu haftalarda yorulmamak imkânsız. Bazen şöyle oluyor: Deplasmanda oynuyorsun, maç biter bitmez yola çıkıyorsun, gece 3'te evine dönüyorsun, ertesi akşam yine maçın oluyor. Acayip bir tempo bu.

Zaten genelde çaylaklar ilk etapta oyunun hızına alışamadıklarından söz ederler. Bir de takvimin yıpratıcılığından…

Tabii, mesela şu an Aralık ayındayız, 15 günde dokuz maç yaptık, Türkiye'de dokuz maçı dokuz haftada yapardık, burada iki haftada yaptık. Buna hemen alışmak zor.

Rutinin nasıl peki bu takvim içinde? NBA'de hemen her oyuncunun farklı bir çalışma düzeni var. Sen neler yapıyorsun?

Benim Türkiye'deki rutinim şöyleydi: İki saat öncesinde maça giderdik, ben bir buçuk saat ısınırdım, şut atardım. Burada belirli zaman dilimleri oluyor, atıyorum Alperen'le Armoni Brooks'un çıkıp şut atacağı dilim oluyor, 15 dakika sürüyor. Akabinde 15 dakika lifting yapıyorsun, 15 dakika tedavi oluyorsun, sonra da maçı bekliyorsun. Başlarda kötü hissediyordum çünkü alışkanlığım farklıydı, ısınmam için maçlardan bir saat önce parkede olmam gerekiyordu. Şut atmam, pota altı çalışmam lazımdı. Gün geçtikçe bunun mümkün olmadığını gördüm, ben de yeni sisteme alıştım.

Bireysel çalışmalar demişken Rockets asistan koçlarından John Lucas'la yakınlığını biliyoruz. Oyuncu gelişimi konusunda duayendir. The Athletic'e verdiğin röportajda ondan bahsederken "Babam gibi" ifadesini kullanmıştın. Biraz daha anlatır mısın iletişiminizi?

Aramız çok iyi. O zaten dünyanın en eğlenceli insanlarından biri. Dediğini anlamasan bile gülüyorsun, çok komik bir adam. Her şeyden önce iyi bir koç, sürekli çalışıyor ve seni de ister istemez daha fazla çalışmaya itiyor. Onunla çalıştığımdan beri şutuma daha çok güveniyorum, üçlükte daha rahatım. Şimdilerde post-up çalışıyoruz bolca, daha fazla bitirmeye odaklandım. Benim için her şeyin zamanla daha kolay olacağını umuyorum bu çalışmalar neticesinde.

En çok odaklandığınız noktalar bu mu çalışmalarda?

Lucas'la her şeyi çalışıyoruz açıkçası. Savunma da yapıyoruz, pick&pop da çalışıyoruz. Şut idmanlarının yanında ağırlık çalışıyorum. Burada ağırlık çalışmaları, bacak çalışmaları çok önemli. Atletizm mühim, sürekli koşuyoruz. Koşuyoruz derken, aslında koşuyorum çünkü John Lucas biraz 'manyak' olduğu için hep koşturuyor beni.

Hakeem Olajuwon sormanın vakti geldi burada. Onunla da bir gün çalışabileceğinizden söz etmiştin, aranızda bir diyalog da geçmiş hatta bu hususta…

O zaten geçmişte Houston uzunlarıyla bolca mesai yapmış, Yao Ming'le falan… Ama zamanla Houston'da iyi bir uzun kalmadığı, sistem değiştiği için gelmemeye başlamış salona. Ben de elbette kendisiyle çalışmak istiyorum. Sonuçta Hakeem'den bahsediyoruz abi.

Aramızdaki iletişime gelirsek… Bir maç sonrası tebrik etti. Bana "Ayak oyunlarını çok beğeniyorum, sana birkaç tane hareket göstereceğim" dedi. Ben de "Her zaman" dedim. Zaten John Lucas'la Hakeem epey sıkı dostlar. Biz son dönemde sürekli deplasmana çıktığımız için o konuşmadan sonra Hakeem'le temasımız devam etmedi. Dönünce Lucas'la konuşacağım, Hakeem'le görüşme ayarlayacağım.

Çaylak duvarından söz açmıştın. Scouting raporlarında rakipler her bir hareketini adım adım biliyorlar artık. Sana bakışın değiştiğini hissediyor musun?

Benim baseline dönüşlerim çok meşhurdur, Türkiye'de de öyleydi. Onu rakiplerim öğrendi, dip çizgiyi kapatıyorlar artık. Ben de yeni hareketler bulmak, yeni numaralar öğrenmek için emek harcıyorum. Hakeem'le çalışma isteğimin arkasında da bu var.

Video çalışmaları yapmayı sevdiğini biliyoruz, idolün olan uzunların maç kasetlerini izlediğinde hareketleri hızlı bir şekilde kaptığından söz ediyorsun hep. Hakeem videolarına da bakıyor musun?

Zaten izliyordum hepsini ama son dönemde daha çok Jokic'i izliyorum. Hatta karşı karşıya geldim onunla. Denver Nuggets deplasmanına gittik, tam sahaya girerken arkamdan biri gelip omuzlarımı sıktı. Kulaklığımı çıkardım önce, sağımı solumu kontrol ettim. Bir baktım Jokic. Zaten çoğu yerde bahsediyordum kendisinden, oyunundan ne kadar etkilendiğimden. O röportajları görmüş olabilir. "Nasıl gidiyor?" diye sordu, "İyiyim, teşekkür ederim" cevabını verdim ama heyecanlandım… "Çalışmaya devam et" dedi, yine teşekkür ettim ama konuşamadım adamla. O kadar heyecanlandım ki bir anda arkamdan çıkınca ne diyeceğimi bilemedim.

Biz o maçı S Sport'ta anlattık. Jokic'i ilk savunduğun pozisyonda topunu çalmak istedin, solundan döndü bitirdi. Sonra bir smaçla cevap verdin. Ardından üçlüğün dışında o bir fake attı, seni kandırdı. Dışarıdan bakması çok kıymetli anlardı ama Jokic'le eşleşeceğin için ekstra bir heyecan var mıydı?

Doğrusu sahaya çıktığında bir şey hissetmiyor insan. LeBron James'e karşı da oynadım yani ama saha içinde kiminle oynadığına çok bakmıyorsun, "Bu oymuş, şu buymuş" diye düşünmüyorsun. Jokic'le oynarken de böyleydi ruh halim. Yalnız LeBron'la ilgili şöyle bir anım var. Evet, sahada heyecanlanmadım belki ama bir yerde bench'e gelmiştim. Tesadüf, bir pozisyonda o da tam köşede bekliyordu, bizim bench'in önünde. Tam dibimde duruyordu. O an kendi kendime "Ya maçta hissetmiyordum ama adam LeBron ya, gerçekten LeBron ya!" dedim. Dikkatli gözle bakınca durum farklı oluyor.

Bir de şöyle bir durum var. Kariyerinde Giresun ve Bandırma vardı, onlardan sonra tek sezonda İstanbul'a gelmek bile büyük bir değişimdi. Sonra hemen NBA'e gittin… Belki de ne yaşadığını idrak edebilmek için biraz daha süre geçmesi gerekecek…

Gerçekten de öyle, benim yolculuğum biraz farklı oldu. Bandırma zaten küçük bir yerdi, daha çok köy gibiydi. İstanbul'da bir yıl kaldım, o da pandemiye denk geldi, çok gezemedim göremedim açıkçası. Sonra Houston'a geldim. Şu an olduğum yerden çok mutluyum. Gittiğim her yere alışıyorum çabucak, Cadılar Bayramı, Şükran Günü gibi özel günleri gördüm, buradaki gelenekleri öğrendim. Hepsine ayak uydurdum.

Peki Jokic dışında eşleşmelerde bire bir olarak aldığın övgüler var mı? Sonuçta belki Houston çok seyredilmiyor ama jeneriklere çıkan pasların, hareketlerin sosyal medyada viral oluyor. Oyundayken aklının bir köşesine "Şu pası bel arkasından vereyim" gibi düşünceler geliyor mu?

Yok, maçta onu da düşünmüyorsun. Sonuçta elbette aklıma getirebilirim, birçok pası bel arkasından verebilirim ama onu düşündüğünde yapamıyorsun. En azından bende olmuyor. Ben pozisyon içinde doğaçlama yapmayı seviyorum. Uzun uzun "Şurada alırım, şuraya giderim, şöyle pas veririm" gibi hesap yapmıyorum, oynuyorum ve bir anda ne kadar hızlı hareket edebilirsem, ne kadar hızlı çözüm üretebilirsem onun peşinden gidiyorum. El becerim de olduğu için o doğaçlamalar çıkıyor ortaya; bel arkası, kafa arkası paslar.

Rakip eşleşmelere gelirsek, Avrupalı uzunlarla sohbetim oluyor. Örneğin Nikola Vucevic geçenlerde maç öncesi yanıma geldi. Avrupalı uzunların çoğu maç içinde konuşmaya çalışırlar. Vucevic de benimle eşleşmesini ciddiye aldı…

Seyirciyle iletişimin nasıl? Kısa sürede fenomene dönüştün Houston'da…

Herkesle aram harika, lakabım Alpi. Sürekli "Alpi, Alpi" diye bağırdıklarını işitiyorum. Burada her şey Türkiye'ye göre çok farklı. Soyunma odasına giderken insanlara imza veriyorsun, seyirciyle sohbet ediyorsun. Alçak postta bir hareket yapıyorsun, seyirci ânında ayağa kalkıyor. Zaten medyaya, seyirciye çok önem veriyorlar, herkes ligin şov üzerine kurulduğunu ifade ediyor. Ben de bu şovun içinde olabildiğince kendimi göstermeye çalışıyorum.

Takım içindeki havanın değiştiğinden söz etmiştin başlarda. Arka arkaya yenilgiler, Kevin Porter Jr. ve Jalen Green'in sakatlıkları, akabinde yedi maçlık galibiyet serisi derken takım içindeki rolün de değişti. Bugünlerde Eric Gordon, Garrison Mathews gibi şutörlerle iletişimin çok iyi. Ya da KJ Martin…. Top sendeyken onun cut'ları çok daha etkili oluyor.

Takımdaki çoğu oyuncu artık nerede ne yapacağımı biliyor, topsuz oyunda hareket ediyorlar, cut'larını buna göre kuruyorlar. Mesela hand-off'a geldiğimde biraz daha geride duruyorlar artık çünkü ben o elden teslim sırasında önce pası veririm, sonra perdeyi yaparım. Ben de potaya giderken artık köşede bir şutörün olduğunun, KJ Martin'in boşa çıktığının farkındayım. Taktiksel açıdan da benim için fark etmiyor; çift uzun, tek uzun, hepsini deniyoruz... Dört kısayken daha hızlı oynuyoruz tabii, iki uzun her şartta daha yavaştır. NBA'de de çoğu takım tek uzun oynuyor. Saha içinde olduğu kadar saha dışında da iletişimimiz kuvvetlendi, yemeklere çıkıyoruz, beraber zaman geçiriyoruz. İlk başlarda daha bireysel bir ortam vardı, şu an takım gibiyiz. Jalen ve Kevin Porter dönecek, daha da iyiye gideceğiz umarım. Daha dün yemeğe çıktık, geziyoruz, yeni yerler görmeme vesile oluyorlar.

Mesela John Wall… Adam beş kez All-Star olmuş, bir sürü büyük başarı elde etmiş, onunla bile el şakası yapabiliyoruz. Yıllardır izlediğim, NBA 2K'da oynadığım adamla burada bir anda şaka yapar hale gelmek değişik bir duygu. Eric Gordon desen öyle. Efsane bir şutör, aramız çok iyi. Yemeğe çıkarız, gezdirir beni. 2K'da onlarla hücuma çıkarken bir gün böyle bir noktaya geleceğimizi aklımın ucuna bile getirmezdim.

Wall'un takımdaki rolü nasıl? Sezon başından beri oynatılmıyor, takas da edilemedi ama kenardan destek veriyor.

Bana taktikler veriyor, "Burada 'roll' yap" diye gösteriyor, "Sırtı dönük top aldığında arkanda kısa varsa hemen oyna, hiç bekleme. Üç-dört dripling yaparsan topunu çalarlar" diyor.

Saha dışına dönersek, Türkiye'de aldığın İngilizce derslerinin çok verimli olmadığını söylüyordun tempodan ötürü. Orada nasıl gidiyor dersler?

İngilizcem geldiğimde kötüydü, konuşuyordum ama insanları anlayamıyordum. Burada bayağı hızlı konuşuyorlar, anlamak zor. O konuda epey sıkıntı çektim. Ama zaman geçtikçe konuşmaya başladım. Yemekler, geziler de etkili oldu. Ders de alıyorum, belki deplasmana çıktığımda zorlaşıyor ama dilimi geliştirdim her şeye rağmen. Zaten dersten çok konuşa konuşa öğreniyor insan.

Çaylak sınıfındaki meslektaşlarını takip ediyor musun? Birçok mecrada 2021 NBA Draft'ının en iyi beş oyuncusundan biri olarak gösteriliyorsun.

Cade'i takip ediyorum. Evan Mobley, Barnes, Giddey… Hepsinin neler yaptığına bakmaya çalışıyorum. Mesela Mobley'nin daha çok alçak posttan hücum ettiğini görüyoruz son dönemde. Tabii avantajı şu: Üst sıralardan seçilen uzunlara hemen çok fazla top indiriliyor.

Milli takımla alakalı planların nasıl? Cedi ve Furkan, NBA kariyerlerinde rollerini buldular. Biz de milli takımı düşünürken merkeze onları koyduk son yıllarda. Fakat senin gidişin daha farklı bir etki yarattı. Takımının merkezinde yer alma şansın var. Gelecekte Türk basketbolunun yüzü olacağına inanıyor musun?

İnşallah. Yüzü değil ama milli takımın Hidayet Türkoğlu gibi bir başrolü olmak isterim. Cedi Abi, Furkan Abi gibi olmak isterim. Milli takımı taşımak, elimden gelenin en iyisini yapmak isterim. Tabii ne kadar benim üzerimden oynanacak, ona koç Orhun Abi (Ene) karar verir. Ben elimden geleni yapacağım.

Senin hep kısa, orta, uzun vadeli planların olduğunu biliyoruz. Bundan sonrası için nasıl hedeflerin var? All-Star olmak, Houston'da daha merkez bir oyuncu haline gelmek… Şu aşamada seni en çok ne heyecanlandırıyor?

Ben üç-dört yıl içinde şampiyon olacağımızı düşünüyorum. Umarım. Çünkü harika çaylaklara sahibiz, hepimiz de süre alıyoruz. Jalen, ben, Garuba, Josh Christopher… Çok iyi bir takım olacağımız kanısındayım. Kişisel olarak da hedefim kalıcı olmak. Hep bunun altını çiziyorum. Jokic gibi, özel oyuncular gibi olmak istiyorum. Ben nasıl şu anda sürekli Jokic'in adını anıyorsam gelecekte de Türkiye'den, hatta dünyadan genç oyuncuların ismimi söylemelerini, beni örnek almalarını isterim.

Devam etmek için üye ol

Socrates Dergi’ye üye olarak dergi arşivinden istediğin kadar yazıyı 7 gün boyunca ücretsiz okuyabilirsin!

Üyeliğin varsa

Bu içerik ve daha fazlası için Socrates Ocak 2022 sayısı