
Film Gibi
9 dk
Yannick Noah, Fransa Açık'ı kazanan son Fransız olmayı sürdürüyor. Tarzı, karakteri ve oyunuyla bir döneme damga vuran Noah, Socrates'e konuştu. Elbette 1983'ten başlayarak...
Björn Borg, Jimmy Connors, Ivan Lendl ve John McEnroe gibilerle aynı dönemde raket sallayıp efsane olarak anılmak kolay değil. Tüm bu rakipler sizden çok daha başarılı iken, sadece tek bir Grand Slam şampiyonluğu ile efsanelik mertebesine çıkmak ise çok daha zor. Ancak eğer Fransız tenisinin son 73 yıldaki tek erkek Roland Garros şampiyonuysanız işler biraz değişebilir. Yannick Noah, zor görevi nasıl başardığını ve daha fazlasını Alexis Menuge'e anlattı...
Fransa, 1983 Roland Garros zaferinizden bu yana bir başka Fransız erkek tenisçiyi Paris'te kupayla görmeyi hayal ediyor. Bu neden gerçekleşmedi?
Bu soruyu çok sık duydum. Öncelikle aradan bu kadar sene geçmiş olması akıl alır gibi değil. Zaman akıp geçse de o anları hatırladıkça tüylerim diken diken oluyor. O turnuvayı düşünmediğim tek bir gün yok. Sokakta gelip konuşanlarla da konu çoğunlukla 1983 Fransa Açık'a varıyor. Gerçekten inanılmazdı… Tüm ülke benimle birlikte sevinmişti.
Turnuva hakkında konuşmak sizde nasıl hisler uyandırıyor?
Hayatımın en mutlu anlarından biriydi ve o günkü hislerim bir film gibi hafızamda yer etti. Bu yüzden hatırladıkça keyifleniyorum.
Ülkede nasıl bir dalga yarattığınızı ilk anda idrak edebilmiş miydiniz?
Anlamak birkaç günümü aldı. O dönem için tarihi bir olaydı çünkü Paris'te en son 37 sene önce bir Fransız, tek erkeklerde zafere ulaşmıştı. Bu ânı babamla paylaşabilmek de inanılmaz duygusal bir deneyimdi. Resmen bir günde ülkenin en popüler adamı oluverdim. İnsanlar gözyaşlarını tutamadı. Böyle hisler uyandırabilmek benim için hikâyenin tartışmasız en güzel bölümüydü.
Tahminen bir günde tüm hayatınız kökünden değişmişti...
1983 finalindeki rakibim Mats Wilander, bana birkaç sene sonra şunu söyledi: "O maçtan sonra geçen her gün için bana bir bira borçlusun. Mesela orada seni yenip 1988'deki finalde Henri Leconte'a (dönemin bir başka ünlü Fransız oyuncusu) yenilsem hayatın sence neye benzerdi?" Mats bu dediğinde yüzde yüz haklıydı. Bir yandan da ufak detaylar gerçekten insanın tüm kaderini değiştirebiliyor. Kendi halkım önünde, hayatta en çok değer verdiğim kişilerin izleyebildiği bir ortamda kazanmak büyük şans.
O hâlde tekrar sorayım. Sizce Fransa hayalini kurduğu mutlu son için daha ne kadar bekleyecek?
Gördüğüm kadarıyla Roland Garros'a katılan Fransız tenisçilerin üzerinde büyük bir baskı var. Bu herkesin kaldırabileceği bir yük değil. Biraz egoistlik olacak ama açıkçası Fransa Açık'ı kazanacak bir sonraki Fransız tenisçinin kim olduğu hiç umurumda değil. Tabii olur da bunu başaran biri çıkarsa, kupasını büyük bir zevkle takdim ederim.

"Biraz egoistlik olacak ama açıkçası Fransa Açık'ı kazanacak bir sonraki Fransız tenisçinin kim olduğu hiç umurumda değil."
Belki o sene bu senedir?
Öyle olmasını dilerdim fakat pek mümkün gözükmüyor. İyi tenisçimiz yok demiyorum. Sadece Federer, Nadal ve Djokovic gibi başka gezegenden gelmiş üç isim piyasadayken kimsenin şansı yok. Jo-Wilfried Tsonga, Gael Monfils, Lucas Pouille veya Richard Gasquet olsun fark etmiyor.
Tüm dürüstlüğünüzle "Nadal ve arkadaşları benim dönemimde oynasaydı da şampiyon olurdum" diyebilir misiniz?
Hayatta şampiyon olamazdım. O dönemki koşullar benim açımdan hiç fena değildi. Şansımın nerede yaver gidebileceğini iyi sezdim ve bundan güzel faydalandım. 1990'lı yıllarda bunu yapabilecek başka oyuncular da vardı ama hepsi benim kadar şanslı değildi. Günümüzdeyse bunu başarmak imkânsız.
Sizce bu sene Fransa Açık kimin olur?
Açıkçası kim olduğu beni hiç ilgilendirmiyor. Björn Borg dört sene üst üste şampiyon olunca tenise duyulan ilgi azaldı. Şimdiyse Nadal çağında benzer bir duruma tanıklık ediyoruz. Bence duygu bu işin en önemli parçası ve ben bunu Nadal'da kesinlikle hissedemiyorum. Final sayısıyla birlikte kendini yere atışını, kupayı kaldırışını veya sponsorlara teşekkür edişini görmek bana bir şey katmıyor.
Genel olarak nelerden zevk alırsınız?
Vakit buldukça Parc des Princes'e giderim. PSG'yi izlemekten ayrı bir keyif alıyorum. Parisliler olarak gerçek yıldızlardan oluşan bir kadroyu izleyebilmek için çok bekledik. Her ne kadar Şampiyonlar Ligi'nde henüz tutmamış olsa da takım cidden rüya gibi. Futbol Barcelona, Real Madrid veya İngiltere'nin en iyi takımlarından ibaret değil. Sırf bu sebepten Katarlı yetkilileri gördüğüm yerde tebrik etmek istiyorum.
Aylar önce Jimmy Connors'ın ATP Turu'ndaki en 'kötü' tenisçi olduğunu söylerken neyi kastetmiştiniz?
Ona karşı oynamak hiç kolay değildi. Topa geri vurur, hata yapmamı beklerdi. Ayrıca kabaydı ve niyeyse sürekli suratsız, somurtkandı. Kendisini tek eleştiren ben değilim. Tur camiasında da tek bir arkadaşı yoktu. Anlayacağınız güvensiz, sağı solu belli olmayan biriydi. John McEnroe ise Connors'ın tam tersiydi. Kortta çıldırdığı olurdu ama her zaman dürüst davranırdı.
Yenmekten en çok zevk aldığınız kişi Connors'tı diyebilir miyiz?
Kesinlikle! Ivan Lendl'ı yenmek de ayrı bir zevkti çünkü profesyonelliği ve titizliğiyle iyi bir rol modeliydi. Hiçbir şeyi şansa bırakmazdı. Bense onun tam zıttıydım. Lendl'ı yenebilmek için ritmini bozmam gerekirdi ki bunu ancak birkaç kez başarabildim. Borg ise çok güçlüydü; ona karşı hiç şansım yoktu. 1980 Amerika Açık'ta verdiği dersi unutmayacağım.
3-6, 3-6 ve 0-6'lık setlerle sonuçlanan maçı mı kastediyorsunuz?
Hatırlatma için teşekkür ederim. Daha ilk sette üç kere tişörtümü değiştirmem gerekmişti. Hâlbuki o bir damla terlememişçesine oynuyordu karşımda. Borg'la oynamak imkânsızı başarmaya çalışmak gibi bir şeydi. Neredeyse sıfır hatayla kusursuza yakın bir oyun sergilerdi.
Yine Borg'un ülkesinden gelen (Mats) Wilander'le ise güzel anılarınız olmuştu...
1987'de Miami'de oynadığımız çeyrek final maçını zevkle hatırlıyorum. Tie-break sonunda kazanmıştım. Film gibi vurucu bir maçtı ve izleyen herkes büyük bir keyif almıştı.
Tur camiasında kimlerle yakındınız?
Hemşehrim Guy Forget ile hep iyi anlaşmışızdır. Çiftlerde de iyi bir ikiliydik. Mats Wilander deseniz zaten kendisiyle kötü anım yok. İyi arkadaştık ve birlikte sabahlara kadar eğlenirdik.
Zamanı geri alabilseniz neyi değiştirmek isterdiniz?
Bir akıl hocam olsaydı kesinlikle daha başarılı olabilirdim. Günümüzde bu doğal bir şey hâline geldi ve standartlaştı. Eskiden neredeyse hiç yoktu. Ben daha 30 yaşında tenisi bırakmaya karar verdim çünkü kendimi daha fazla geliştirme ihtiyacı hissetmiyordum. Oynamaya devam etmek hiç anlamlı gelmiyordu. Kısacası sıkılmıştım. Aslında bir psikoloğa danışmak iyi gelebilirdi. Kim bilir, belki birkaç sene daha tutunurdum.

"Oğlum bir NBA yıldızı. ABD'ye gittiğimde orada ne kadar popüler olduğunu görmek beni gururlandırıyor."
Sizce sporcu geçmişiniz oğlunuz Joakim'i ne ölçüde etkiledi?
Herhangi bir babanınki kadar etkilemiştir. Joakim erken yaşta spora ve özellikle basketbola ilgi duymaya başladı ve yeteneğini kanıtladı. Ben ona sadece hayallerine ulaşabilmesi için kalbini dinlemesini ve yaptıklarını kendi başına ölçüp biçmesini öğütledim. Belli ki bu tavsiyelerim işe yaradı.
Onunla gurur duyuyor musunuz?
Tabii ki, oğlum bir NBA yıldızı. ABD'ye gittiğimde orada ne kadar popüler olduğunu görmek beni gururlandırıyor.
Sizce sporda bu kadar başarılı olmanın sırrı nedir?
Bir kere etrafınızda doğru kişiler olmalı. Çalışma azmi ve acı eşiğini yüksek tutmanın yanı sıra normal insanların yaptığı birçok şeyden vazgeçebilmeyi kabullenmeniz gerekiyor. Geriye bakınca pişmanlık duyduğum en ufak bir şey yok. Profesyonel tenisçi olarak çok şey gördüğüm, çok şey deneyimlediğim dopdolu bir hayat yaşadım.
Çeviri: Göksu Bulut
