Garbis'in Memleketi

5 dk

Bir zamanlar Garbis Zakaryan diye bir yıldız vardı bu memlekette. Biz de Türkiye’nin ilk profesyonel boksorünü hatırlamak ve hatırasını yaşatmak istedik.

Memleket futbolun tahakkümüne boyun eğmeden önce ‘atlet-komple’ bir geleneğimiz vardı. Sporcuların yaşam öykülerinde rastlarız: Futbolcu diye bildiğimiz sırtı yere gelmez bir güreşçi (bkz: Baba Hakkı); pehlivan bellediğimiz cevval bir boksör (bkz: Mersinli Ahmet) çıkar. Bazısı ise Aslan Nihat gibidir; lisansları cebinden taşar. Dönemin ‘amatör’ etiğine göre sporcunun tek branşta uzmanlaşanı değil, pek çok sporla uğraşanı makbuldür. O dönemin seyircisi de farklı değildir. Dolmabahçe’de izlediği meşin yuvarlağın büyüsünden sıyırıp kendini, soluğu Spor ve Sergi Sarayı’nda alır. Tenis, basketbol, voleybol, eskrim, güreş... Hepsinin hatırı sayılır izleyici kitlesi vardır.

1950’li yılların İstanbul’undan söz ediyorsak eğer; tüm bu spor organizasyonları arasında Garbis Zakaryan’ın boks karşılaşmaları en müstesna yeri tutar. Hele Taki Ziyaris’e karşı ringe çıktığı karşılaşmalar! Şişli-Pera mücadelesinin bokstaki izdüşümüdür onlarınki; bir tür ‘ekalliyetler derbisi’. Taki her ne kadar İstanbullu olsa da cüzdanında Yunan pasaportu taşımaktadır. Garbis ise Ermeni asıllı bir Türk vatandaşıdır. 1949’da İspanya’ya karşı milli mayoyu da giymiştir üstelik. Bu yüzden ringde kaybettiği zamanlarda dahi, İstanbulluların sevgisini hep Garbis kazanmıştır.

O, Türkiye’nin ilk profesyonel boksörüdür. 1944’te başladığı boks kariyerini 1950’den sonra profesyonel olarak sürdürür. Aslında amatörken dahi ‘profesyonel’dir o. Spora boks aşkı yüzünden başlar. Kayıt olmak için gittiği Beyoğlu Kulübü’nde, ringden evvel tartıya çıkarırlar. 48 kiloyla çıtanın altında kalır. Boks hocası Garo’ya başka sporlarla fiziğini güçlendirip öyle gelmesini söyler; ama o kulak asmaz. Gide gele kulübün eşiğini aşındırır. Sonunda tüy sıkletten hafif, keçiden inatçı bu genç adamı kabul ederler. Ve yalnızca birkaç sene içinde büyüyüp serpilen Garo, 67 kiloda önce İstanbul, ardından Türkiye şampiyonu olmayı başarır.

Garbis, profesyonel boksör olmazdan önce çorap satar, gazete dağıtır, araba tamirciliği yapar. Geçinir bir şekilde. Avrupa’dan ‘profesyonel’ lisansı geldiğindeyse onu tutmak artık kolay olmaz. Tunus, Suriye, Beyrut, Yunanistan, Fransa, Arjantin, Brezilya... Gezmedik ülke, mağlup edilmedik rakip bırakmaz. İstanbul, Türkiye derken ‘Orta Şark Şampiyonluğu’nu da ele geçirir. Sonrasında Garo’ya meydan okuyan nice boksör gelir geçer İstanbul’dan... Ancak içlerinden çok azı onun atak ve kısa direktlerini karşılayacak maharettedir. En dişli rakiplerine dahi kendi ifadesiyle; ‘Türklüğün verdiği cesaret ve imanla’ karşı koyar Garo. Milli bir kıvancın vesilesidir onun her galibiyeti. Küf ve ter kokulu koridorlardan geçerek ringe ulaştığında, Spor ve Sergi Sarayı’nı dolduran binlerce İstanbullu alkışlarla karşılar Garbis’i. Rakibine savurduğu her yumruk, milli duyguları dalga dalga yükseltir. İktidarın ironisi de burada değil midir? Neticede devletin ‘tehdit’ saydığı bir ekalliyetin mensubudur Garo. Ancak devletlerin azınlıklarla ilişkisi çoğu zaman gölge boksu gibidir. Ortada bir rakibin olmasına pek de gerek yoktur...

Yine muzaffer çıktığı beynelmilel bir karşılaşmanın ardından ‘şöhret ve başarının şımartamadığı Garbis’ diye yazar gazeteler. O mütevazı olduğu kadar inceliklidir de. Orhan Ayhan anlatır: Bir gün Garbis’ten parasını bozmasını istemiş. Garo atmış elini cebine, paralarının içinden en temiz olanlarını teker teker seçerek spiker dostuna vermiş. Garo’nun tevazu ve feraseti, şöhretinin ışıltısına son derece tezattı. Film yapımcıları bu ilginç adamın yaşamını sinemaya taşımaya niyetlenmişlerdi bir vakit. Çekilseydi, filmin ismi ‘Son Raunt’ olacaktı. O, gerçek hayattaki son raunduna 1966 yılında çıktı. Ringlere vedasından sonra, bir başka efsanenin; Cemal Kamacı’nın antrenörlüğünü yapacaktı.

Bir zamanlar Garbis Zakaryan diye bir yıldız vardı bu memlekette. Garbis’in İstanbul’u vardı. Bir kent ki zenginleri, Garo’nun maç biletlerinden beşer onar alır, bayramlarda çocuklara şeker niyetine dağıtırdı. Bir kent ki çocukları, anaokulunda uykuya yatmadan önce Garbis’in galibiyeti için toplu dualar ederdi. Çünkü Garbis, yalnızca rakiplerini yere serecek kadar değil, tüm bir memleketi kucaklayacak kadar güçlü kollara sahipti!

Socrates Dergi