
Gündüz Düşçüsü
5 dk
Steven Spielberg, günümüzün en göz önünde yönetmenlerinden biri. Fakat birçokları gibi onun da yolu spordan geçmişti.
“Hiç durmadan düşlere dalıyor olmasam ve bitmeyen bir düşte yaşamasam, kendimi seve seve gerçekçi olarak nitelerdim.” F.Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı
Saratoga Lisesi’nin 303 numaralı sınıfında Mike Tyler’ın gazetecilik dersine ilk girdiğinde uzun zamandır ihtiyacı olan ‘şey’le karşılaşacağından haberi yoktu. Alnını pencereye dayamış, avludaki kızılçamın rüzgârla beraber yerleri süpüren dallarını izliyordu. Tyler, okul gazetesi Falcon için bir spor muhabirine ihtiyacı olduğunu söyledi. “Ben!” diyerek heyecanla yükselttiği sesini sınıf arkadaşları ilk defa duyuyordu...
Sizin hiç ‘yeryüzündeki cehennem’i yaşadığınız oldu mu? Steven’ın oldu. Okulunun tek Yahudi öğrencisi, lise yıllarını ayrımcılık ve şiddetle mücadele ederek geçirdi. Zaten çelimsiz, sakar bir çocuktu. Spora yatkınlığı yoktu. Kızlarla arası hiç olmamıştı. Herkesin ‘inek’ diyerek takıldığı Steven, yirmi yıl sonra geriye dönüp baktığında kendisini ‘muhallebi çocuğu’ olarak tanımlıyordu.
Steven’ın Saratoga’daki dertleri arasına bir süre sonra anne babasının boşanma sancıları da eklendi. Artık ne okulda ne de evde huzuru kalmıştı. Bu zor günlerinin tek dostu, sekiz milimetrelik kamerasıydı. 12 yaşından beri kısa filmler çekiyor, çektiklerini mahalledeki çocuklara ‘uygun bir ücret’ karşılığında gösteriyordu. 303 numaralı sınıftan çıkarken ise hayatına yeni bir dost girecek onun için yeni bir dönem başlayacaktı...
Steven, spor muhabiri olmayı kabul ettiğinde aslında Mike’ın gayrıresmi asistanlığını da dolaylı olarak üstlenmişti. Mike, eski bir futbol oyuncusuydu. Steven, artık onun yönlendirmesi ile maçlara gidiyor, raporlar ve yazılar hazırlıyordu. Futbol, basketbol, beyzbolun yanı sıra okul gazetesinde daha önce pek de ilgi görmeyen yüzme ve kır koşusu dahil sayısız branşta yazdı. Doğrusu “Profesyonelce gerçekleştirilmiş bir touch-down” ya da “Basketin kesinliği” gibi tümcelerine bakılırsa, spordan pek de anlamıyordu. Ama o, diğer muhabirlerden kesinlikle farklıydı. Steven, karşılaşmaları kağıt-kalemle değil, kamerasıyla takip ediyordu.
Falcon, Steven için düşlerine tutunmanın bir yolu oldu. O içine kapanık çocuğun aslında insanları etkileme, hayranlar edinme gibi büyük hayalleri vardı. Amerika’da bir lise öğrencisi için bunun en kolay yolu okul takımına girmekten geçiyordu. Steven gibi biri içinse takımda oynayanları yazmak, hem aralarına sızmak hem de bir ‘izleyici kitlesi’ kazanmak için en mantıklı seçenek oldu.
Steven’ın spor yazıları âdeta bir senaryo eskizini andırıyordu. Bir yandan büyük resmi çiziyor, bir yandan da birkaç kilit cümleyle nüans duyguları etkileyici biçimde veriyordu. “Kıymetli saniyeler acımasızca ilerliyor; yenilen tırnaklardan savrulan parçalar gerilim dolu havada yükseliyordu…” Korku, gerilim ve kaos, sıradan bir okul takımının maçında yaşanan duygular olmaktan böylece çıkıyor, ağır çekim bir sahne gerçekliğinde zihinlerde canlanıyordu…
Steven, bir gün tükenir mi diye hiç korkmadığı bir hayal gücüne sahipti. Kendisine sorsanız, geceleri hayal kurmayı sevmezdi. O bir ‘gündüz düşçüsü’ydü. Çünkü ‘yaşamak için’ hayal kuruyordu. İşte o tükenmeyen hayal gücü, Steven’ı 1970’lerin başında ‘Sinemanın Veletleri’nden biri olarak başladığı kariyerinde erişilmez bir noktaya taşıdı. Ve sinemasının belirleyici pek çok öğesi; çocuk kahramanlar, babasal mevzular, antisemitizm, hayret dolu yüzler ve fantazya-gerçeklik arası gelgitler, çocukluğundan kalan düşleri ve yaralarıydı...
Liseden sonra spor yazmayı bıraktı Steven ama spora ilgisi devam etti. Sıkı bir Los Angeles Lakers taraftarı olarak ekranda sıkça boy gösterdi. Tarihin en iyi olimpiyat filmlerinden biri olarak gösterilen Munich’i çekti. Biyografisinde, onlu yaşlarında çocuk beyzbol liginde şansını denediği yazıyor. Belki de o günlere hasretliğinden, film çekerken hâlâ beyzbol şapkası takıyor. Ama o şapkaların üzerinde bir beyzbol takımının ismini değil; E.T., Indiana Jones ve Jurassic Park gibi kendi ‘düş işleri’nin imzalarını taşıyor.
