
Hulk vs. Batman
7 dk
The Ringer yazarı Jason Conception, NBA’deki sıra dışı karakterlerle ilgileniyor. Bu yılki MVP adayları da tam dişine göre.
NBA’de şu sıralar, uzun süredir benzerine rastlamadığımız bir yarış sürüyor. MVP ödülü için, neredeyse bir elin parmaklarına yaklaşacak sayıda oyuncunun adı geçiyor ve bu, kesinlikle çıtanın aşağı düşmesiyle alakalı değil. Hatta şöyle söyleyelim; ortada çıta falan kalmadı, her şey paramparça oldu. Zira elimizde; bir adet triple- double ortalamalı sayı kralı, bir adet eşzamanlı asist kralı ve sayı krallığı ikincisi, bir adet en iyi savunmacı, bir adet ‘mevcut en iyi oyuncu’ ve bir adet sakatlığı nedeniyle yarışta geri kalmış süper yetenek var. Oldukça etkileyici, değil mi? Ancak dürüst olmak gerekirse, yarışın şu sıralar aslında iki oyuncu üzerinden döndüğünü kabul edebiliriz; Russell Westbrook ve James Harden.
“En değerli oyuncu kim?” sorusu, en geniş tanımıyla ‘değerli’ kelimesinin anlamı hakkında felsefi bir tartışma. Westbrook ve Harden da birbirinden farklı iki oyuncu ve tam anlamıyla zıt anlayışları temsil ediyorlar.
Westbrook, bu sezon iki maçtan birini triple-double ile tamamladı ve 1962’den beri görülmeyen bir şeye imza attı. Birçok oyuncu için (ki birçok derken aşağı yukarı yüzde 99 gibi bir orandan bahsediyorum) tek bir triple-double bile nadir görülen, belki de hiç görülmeyen bir şeydir. Westbrook ise 82 maçlık normal sezonu triple-double ortalamasıyla kapatmaya çok yakın. Sanıyorum ki böyle bir şeye muhtemelen hayatınız boyunca bir daha şahit olmayacaksınız. Yani sadece rakamlara bakacak olursak, hayat boyu karşınıza bir kez çıkacak bir şanstan bahsediyorum ve bu, bana inanın, çok çok etkileyici bir performans.
Tabii Harden da fena sayılmaz; 18 triple-double’ı var, ligin asist lideri, sayı krallığında ikinci ve takımının yaptığı her şeyin temel parçası. Sahada olup da sayı atmadığı, asist yapmadığı ya da serbest atış çizgisine gitmediği tek bir an bile yok gibi. Her şey onun üzerinden ilerliyor. İstatistikleri Westbrook’unkiler kadar şaşırtıcı değil ama detaylara inersek, PER (verimlilik endeksi) ve sahada sadece varlığıyla etkilediği ama istatistiklere yansımayan şeyler ile MVP ödülünü sonuna kadar hak ediyor.
İşte bu noktada tercihiniz, biraz da ‘değerli’ kelimesini nasıl tanımladığınızla ilgili. Russell Westbrook’un sunduğu tek kişilik şovu mu, yoksa bütün takımı daha iyi yapan James Harden gibi bir oyuncuyu mu seçiyorsunuz?
Bir başka soru daha: Harden’ı Thunder’a, Westbrook’u da Rockets’a koysanız takım performanslarında ne gibi değişiklikler yaşanır? Bence Rockets daha kötü bir takım hâline gelirken Thunder güçlenen taraf olur. Tam da bu yüzden, MVP tartışmasında Harden’a daha yakınım. Fakat Westbrook’u seçenleri de anlayabiliyorum. Zira bir daha böyle bir performans görmeyeceğiz. Emin olabilirsiniz.
Aslında bu, tam da lige ilk girdiği ve kendini göstermeye başladığı yıllarda LeBron James’ten beklenen şeydi; çünkü fiziği buna uygundu ve sahada her şeyi yapabiliyordu. Kariyer ortalaması da 27 sayı, 8 asist, 8 ribaund gibi bir şey zaten. Belki de istese bunu başarabilirdi. Ama öyle ya da böyle, sonuçta olmadı.
Sonra, benzer bir duyguyu aşılayan ikinci bir isim çıktı ortaya; Westbrook, geçen sezonun ikinci bölümünde, Kevin Durant’in sakatlığından sonra bazı sinyaller vermeye başladı. Yine de o zaman bile, kimse bunun sezon geneline yayılabilecek bir performans olduğuna inanmıyordu. Ama öyle ya da böyle, sonuçta oldu.

James Harden
Ve şimdi, böyle bir sezonun sonunda, MVP seçilmeme tehlikesiyle karşı karşıya. Şahsen, tüm kalbimle, bu ihtimalin gerçeklemesi için dua ediyorum. Kevin Durant gittikten sonra ligi ateşe veren bir adamın böyle bir senaryonun ardından gelecek sezon neler yapabileceğini bir düşünsenize... Bu kesinlikle muhteşem bir şey olur! Ve inanın, bu kesinlikle en muhtemel senaryo...
Tabii bu noktada, Harden’ın ‘takım avantajı’ndan da söz etmek gerekiyor. Tamam, Westbrook’un da etrafında kötü bir oyuncu grubu yok ama Rockets’ın tamamen aksine, Thunder için iyi bir ‘şut takımı’ dememiz mümkün değil. Bu da günümüz basketbolunda, maalesef hayati bir zorunluluk. Tam da bu yüzden, Westbrook’un yanında yüzde 37-38’le üçlük isabeti bulan bir-iki oyuncu olsa Thunder’ın ne seviyeye gelebileceğini tahmin edemiyorum ve bu yüzden, onun yaptıklarına daha da saygı duyuyorum. Çünkü takımında, kendisine alan yaratabilecek hiçbir oyuncu yok. Harden’ın takım arkadaşları ise hücuma yönelik, şut tehdidi olan oyuncular. Zaten bu yüzden de Thunder’dan daha iyi bir takımlar. Rockets yetkilileri, şutörleri olmadığı takdirde bu oyunu oynayamayacaklarını bildikleri için Harden’ın etrafını şut atabilen oyuncularla doldurdular. Bu da onlara hücumda çeşitlilik, rakiplere ise savunmada yeni soru işaretleri sundu: Pick’n roll savunmasında smaca mı izin vereceksiniz, köşede boş bir üçlüğe mi, yoksa Harden’ın şutuna mı? Aslında, mantıklı bir insanın üçünü de tercih etmemesi gerekiyor ama kader işte... Rockets’ın sizi baş başa bıraktığı şey de bu: Kader.
Harden özelinde ise sıklıkla dile getirilen şöyle bir soru var: “Neden daha önce böyle oynamıyordu?” Bu, Marc Gasol’un Memphis’teki durumuna benziyor biraz. Üç-dört sezondur üçlük atabilecek birini ararken bu sezon Marc Gasol’ün üçlük atabildiğini fark ettiler. Tanrım! Neden daha önce Gasol’den üçlük atmasını istemezsiniz ki! James Harden’a dair hisler de aşağı yukarı bu şekilde çünkü o, aslında böyle oynamak için doğmuş; çok iyi bir pasör ve ligin en akıllı oyuncularından biri.
Westbrook’un da iyi pasör olduğunu söyleyebiliriz ancak bunu takım arkadaşlarını oyuna dahil etmek için mi, yoksa maçı 10 asistle tamamlamak için mi kullandığı sorusunun cevabı biraz karışık. Hücumu yönlendirirken herkesi oyuna sokmaya çalışsa takım için daha iyi olabileceği savunulabilir fakat play-off’ta bu şekilde bir sonraki tura geçebilirler mi? Sanmıyorum. Sonuçta, belli sınırları olan bir kadroya sahipler. Ayrıca, ben bir basketbol seyircisiyim, bir koç ya da yönetici değil. Sahada hangisini görmek isterim? Bir daha göremeyeceğim şekilde oynayan bir oyuncuyu mu, yoksa fazladan dört maç daha kazanıp play-off ilk turunda elenen bir Thunder’ı mı? Cevap çok açık...
Son olarak, iki ismi karakter olarak karşılaştırmaya kalkarsak iki ayrı uca uğramak durumunda kalacağımızı da eklemek lazım. Harden, daha çok bir takım oyuncusu ve daha akıllı oynuyor. Westbrook ise bir çeşit doğal afet; onunla pazarlık yapamazsınız. Bir şeyi yapıp yapmamasını söyleyemezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey, onu serbest bırakmak. Kariyerinin ilk yıllarındaki oyununa ve şimdiki oyun tarzına bakın, arada bir evrim geçirmediğini görürsünüz. O artık sadece, ‘daha fazla’ Russell Westbrook.
Harden zaman içinde bir oyun kurucuya, takımının beynine, ihtiyaç olduğunda asist yapan, ihtiyaç olduğunda serbest atış çizgisine giden, gerektiğinde üçlük atan ve takım arkadaşlarını oyuna sokan bir silaha dönüştü. Westbrook ise “Herkesi öldürmek, her şeyi yok etmek istiyorum, eğer ki takım arkadaşım şut kaçırırsa o topu takip eder ve herkesin üstünden smaç basmayı denerim” diyen ve bunu gerçekten de yapabilen bir yaratık oldu.
Westbrook’u bu bakımdan, küçük bir Hulk’a ya da Wolwerine’e benzetebiliriz; sinirlenirse sizin için her şey biter, son hızla üzerine gelir, yapabileceğiniz fazla bir şey olmaz. Harden ise biraz sinsi, biraz Batman gibi; gölgede çalışmayı ve sorunları beyniyle halletmeyi seviyor, sonunda da gölgeden çıkıp sizi yeniyor. Tıpkı, bu sıra dışı MVP yarışının sonunda olmasını beklediğimiz gibi...