İklim Değişip Akdeniz Olduğunda

12 dk

Modern dünyadan habersiz bir ülkenin kendi yağıyla kavrulup giden çocuklarıydık. Yerli malı haftalarında kuru yemiş değiş tokuşundan ibaret heyecanlarımıza bambaşka bir boyut eklendi bir gün... Şehre uluslararası bir organizasyon geldi. Avrupalı değilsek bile Akdenizli olduğumuzu anladık.

Bisikletimi yokuştan aşağı salmış, saçlarımı rüzgâra bırakmanın tadını çıkarıyordum. İzmir'in sıcağında bir çocuk, hararetini başka nasıl bastırabilir ki? Tam o sırada aşağı sokağın köşesinden Arif önüme fırladı:

"Yangın var oğlum, koş!"

"Nerede?" diye sormama bile fırsat vermeden yokuştan yukarı vurdu Arif... Hem okuldan hem mahalleden arkadaşımdı ve gördüğüm en hızlı koşan çocuktu. Geri dönüp pedallara yüklendim ama onu yakalama şansım yoktu.

Birkaç dakika sonra yukarı mahalledeki boş arsalardan birine vardık soluk soluğa... Tepede bir yerde sayılırdık, önümüz açıktı ve dumanların, gökyüzünü önce hızla griye, sonra da siyaha boyadığını görebiliyorduk. Daha da yüksek bir gözleme noktası arayan Arif, bir kayanın tepesine tırmanınca bağırdı:

"Stat yanıyor!"

Aylardır, o tarafa her baktığımızda yükseldiğini gördüğümüz, "Ne zaman bitecek?" diye hasretle beklediğimiz Halkapınar'daki stadın inşaatı alevler içindeydi. Şaşkınlık, üzüntü, "Nasıl olur, kim yaptı, şimdi ne olacak?" soruları... Hepsi saniyeler içinde küçücük kafalarımıza doluştu. Sonradan yanımıza gelen kızlardan biri korkuyla ağlamayla başlamıştı. Günbatımının ise bulanmış kızıllığıyla birlikte hüzün çöktü içimize; kös kös evlerimize döndük.

1970'in yazıydı. İzmir'in ev sahipliği yapacağı Akdeniz Oyunları'na yaklaşık bir yıl vardı ve inşaatı bittiği gün ülkenin en büyük, en modern stadı olacak, hatta Avrupa'da bile parmakla gösterilecek devasa yapıda çıkan yangın, sadece biz çocukların değil, büyüklerin gündeminde de üst sıralara sıçramıştı. Gazeteleri her gün su içer gibi okuyor, stadın yetişip yetişemeyeceğini öğrenmeye çalışıyorduk.

Yetişti çok şükür! Ne de olsa 'isterse gemilerinin yelkenlerini atlastan yapabilen' ataların torunlarıydık... Fakat o yangının aslında müteahhitin kasıtlı olarak çıkardığını, stadın yetişme ihtimalinin tehlikeye girdiğini gören Demirel Hükümetinin, palas pandıras istenilen her bütçeye onay verdiğini ve üç liralık işlerin o panik yüzünden on liraya mal olduğunu ancak yıllar sonra öğrenebilecektim. Müteahhidin adının Kemal Uzan, 'yerli ve milli' çoğu sermayedarımızın asıl derdinin Akdeniz Oyunları değil, alicengiz oyunları olduğunu da... Uzun sözün kısası; "İnşaat ya Resulullah!" diyerek hazineyi soymak memleketin en eski sporlarındandır...

Akdeniz Oyunları, 15 ülkeden 1300'ün üzerinde sporcunun katılımıyla 6 Ekim 1971'de yapılan açılış töreniyle başladı. Henüz yaşı 50'ye varmamış cumhuriyetimizin o güne dek düzenlemiş olduğu en büyük uluslararası organizasyondu. Yaklaşık iki hafta sürecek oyunlar için İzmir'e hatırı sayılır tesis yatırımı yapılmıştı. Babamın beni elimden tutup götürdüğü ve o statta izlediğim ilk etkinlik olan Türkiye-Fransa maçında, saatler önce tribündeki yerimizi aldığımız ve yemyeşil sahayı çevreleyen tartan piste, benzerini daha önce hiç görmediğimiz Omega marka elektronik skorborda, binlerce insanı yutuveren heybetli tribünlere hayranlıkla bakakaldığımız bugün bile aklımda.

Statü gereği, futbol turnuvasına ülkeler A milli takımlarıyla katılamıyordu. O zamanlar 'olimpik' diye bir terim yoktu daha... Yaşları 20-22 arasında olan futbolculardan kurulu takımımıza 'amatör milliler' deniyordu. Amatör millilerin Fransa'yı yenerek bizi sevindirdiğini hatırlıyorum. Bir de açık tribünün bir köşesine öbeklenmiş Fransız bahriyelilerin, komik görünen tepesi kırmızı ponponlu şapkalarını... Gemileri körfeze demirlemiş askeri öğrencilerdi galiba...

Sonraki maçlarda bir beraberlik ve bir galibiyet daha alan Türkiye, grubundaki Tunus'la puan, averaj, atılan gol sayısı gibi her kriterde eşit olunca finalisti belirlemek kuraya kalmıştı. O gün 9 yaşındaki aklımla bile böyle önemli bir organizasyonda madalya renginin kura ile belirlenmesine şaşırmıştım. Ne yazık ki, şans Tunus'a güldü ve takımımız diğer grubun ikincisi Mısır'la üçüncülük maçına çıkmak durumunda kaldı. Uzatmada kazanıp bronz madalya ile teselli bulduk. Finalde Tunus'u yenen Yugoslavya şampiyon oldu.

Pietro Mennea

Pietro Mennea

O zamanlar "Halkapınar Olimpiyat Stadı" dediğimiz ve 70 bin seyirci alabilen (2000'lerin başında koltuklarla kapasitesi 52 bine düştü) Atatürk Stadı, futbol maçlarında tıklım tıklımdı ama beni asıl heyecanlandıran, atletizm olmuştu. Daha önce hiç atletizm yarışması izlememiştim. "Televizyonda da mı görmemiştin?" diye soranlar çıkabilir, televizyon yoktu ki! Görebildiğim tek televizyon, Konak'ta büyük bir mağazanın vitrininde karşıma çıkmıştı. Kaldırımda toplanmış kalabalığın, ağzı açık seyre durduğu cihazın siyah-beyaz ekranında hiçbir şey 'oynamıyordu' üstelik. Hedef tahtasına benzer acayip bir şekil vardı sadece... İnsanların neden dakikalarca o vitrinin önünde dikildiğini anlayamamıştım.

Mahalleden birkaç komşu ve tabii ki onların çocuklarıyla beraber gittiğimiz atletizm yarışmalarında nereye bakacağımızı şaşırdık. Birileri koşup koşup kum dolu havuza atlıyor, pisttekiler sırayla değişik mesafelerde yarışıyor, arada sonuçlar elektronik skorborda yazılıp, seyirciye duyuruluyor. Müthiş bir festival...

Biraz da atletlerin oturduğumuz yere yakın olması nedeniyle sanırım, en çok ilgimizi çeken yarışma cirit atma oldu. Recep Kalender'in ikinci, Ali Aydın'ın üçüncü olarak, iki madalya kazanmasıyla havalara uçtuk. Ertesi gün mahallede, sağdan soldan bulduğumuz ağaç dallarını uzağa fırlatmaya çalışan birer Recep ve Ali'ydik hepimiz... Arif hariç. O gözünü pistteki yarışmalardan ayırmamış, İtalyanların rüzgâra meydan okuyan atletinin adını da öğrenmişti: Pietro Mennea. O gün oracıkta Arif'i büyüleyen Mennea'nın, sekiz yıl sonra 200 metrede dünya rekoru kıracağını ve 19.72'lik inanılmaz derecesinin, ta 2008'de Usain Bolt'a kadar rekor olarak kalacağını nereden bilebilirdik?

Hafızamda özel yer edinen yarışlardan biri de 110 engelliydi. Çırpı gibi bir Fransız kazanmıştı. Diğer atletler engelleri aşabilmek için çabalarken, o taşların üzerinden akan bir su gibiydi sanki. Sordum, öğrendim; Guy Drut'müş. Daha sonra Münih 72'de olimpiyat ikincisi, Montreal 76'da olimpiyat şampiyonu olacak Drut...

Program yoğundu; her branşı yerinde izlemek mümkün değildi. Özellikle güreş ile boksa büyük ilgi vardı. Güreş müsabakalarının yapıldığı Alsancak Stadı'nın oyunlar öncesinde toprak olan zemini çimlendirilmiş, üzerine güreş minderleri yerleştirilmişti. Eleme turlarına gitmiştik ama iyi olmayan bir yerden seyrettiğimiz için pek bir şey anlayamamıştım. Rakiplerin zayıf olmasından yararlanan güreşçilerimiz, serbestte on sıkletin tamamında altın madalyaya ulaşmış, grekoromenden de dördü altın, yedi madalya gelmişti.

Farklı yarışmaları izledikçe, sporun yalnızca futboldan ibaret olmadığını kavrıyor, izlediğimizin çok ötesinde kocaman bir organizasyon diye tarif edilen olimpiyatın nasıl bir şey olabileceğini hayal etmeye çalışıyorduk.

O güne kadar sadece adını duyduğum, topunu bile görmediğim basketbolla tanışmam da Akdeniz Oyunları sayesinde oldu. İlk kez bir basketbol maçı izledim, hem de ne maç!.. Türkiye ile Yunanistan yarı finalde karşı karşıya, kazanan madalyayı garantileyecek. Belleğimden hiç çıkmayanlar: Tıka basa dolmuş salonda, özellikle bizim gibi üst sıralarda oturan seyircilerin sıcaktan bunaldığı ve kırmızı formalı takımımızın Zeki'nin iyi oyunuyla kazandığı... Bir de salondan çıkarken, yanımızda konuşanlardan duyduğum "Zeki iyi oynadı ama Kemal de ona çok güzel paslar verdi" cümlesi. Finalde Yugoslavya'ya mağlup olduk ama ne gam... Türkiye'nin gümüş madalyayı garantilediği o gece, beni avucuna alıverecek ve hayatıma yön verecek bir oyunla tanıştım. Gönlüme bir ateş düştü. Tam yirmi sene sonra, 1991 Güzü'nde ilk kez elini sıkma onuruna eriştiğim Yalçın Granit'le sohbet ederken kırık dökük cümlelerle 'o ânı' anlatmaya çalışmıştım. O da dudağının kenarında minik bir tebessümle "Ben o gün milli takım antrenörüydüm" demişti. Ellerimi nereye koyacağımı bilememiştim.

Klaus Dibiasi

Klaus Dibiasi

Kişisel tarihimde yeri anlamlı olan o mekânda basketbol oynanmıyor bugün; voleybol salonuna dönüştürüldü. Hemen yanındaki yüzme ve atlama havuzları ne durumda acaba? Üzerinden yarım yüzyıl geçmiş olsa da, unutamadığım efsanevi bir sporcuyu o havuzlarda izledim dünya gözüyle: Klaus Dibiasi, kule ve tramplen atlamada İtalyanların yetiştirdiği en büyük isim... Kulede yerini aldığında, insana antik çağdan kopup gelmiş bir heykelle karşı karşıya olduğu hissini veren muazzam bir vücut... Ve o çelik vücudun saniyeden de kısa bir zaman diliminde, havada şekilden şekile girdikten sonra zıpkın gibi suya gömülüşü... Onun bu kusursuz performansa ulaşabilmesi için, yaşadığı Bolzano kentine özel bir havuz yapmış İtalyanlar... Öyle söylemişti babam... İzmir'e 'son olimpiyat şampiyonu' unvanıyla gelen Dibiasi, sonraki yıllarda adını sıkça duyurdu. Kariyerini üç olimpiyat altını, iki de gümüş madalyayla noktaladı.

Radyodan dinlediğimiz maratonda, yarışın büyük bölümünü önde götüren Hüseyin Aktaş'ın, son metrelerde İtalyan rakibine geçilip kürsünün ikinci basamağında kalmasına üzülmüştük ama gazeteler bir başka gümüş madalyanın büyük gurur kaynağı olduğunu yazıyordu. Flörede yarışan eskrimcimiz Özden Ezinler, dünya şampiyonu Fransız Demaille'in ardından ikinci olmuştu. Daha önce kimsenin ismini duymadığı Ezinler, Türkiye'nin uluslararası alanda madalya kazanan ilk kadın sporcusu olarak hem tarihe geçecek hem de yılın sonunda Milliyet okurları tarafından 'Yılın Sporcusu' seçilecekti.

İzmir yalnızca iki hafta süren oyunlar sayesinde o dönem hiçbir şehirde olmayan tesislere kavuştu. Atatürk Stadı'nın tribünleri altındaki kapalı alanlar salon sporlarında sayısız gence antrenman ve maç olanağı sağladı. Yine o konumda bir salon, ülkenin tek kapalı atletizm pisti etiketiyle uzun yıllar hizmet verdi. O rengârenk şölen gençler için hızlandırılmış bir spor eğitimi fırsatıydı. Çocuk dünyalarımızın kapıları ardına kadar açılmıştı.

Oyunlardan birkaç hafta sonra bir gün okulda epeyce dil döktükten sonra öğretmenimizi, sınıfı takımlara ayırıp bayrak yarışı yaptırmaya ikna edebildik. Okul binasının etrafında birer tur dönülecekti. Yakındaki marangozdan çıtalar alındı, bayrak sorunu halledildi. Kız-erkek herkesi yeni bir heyecan sarmış, futbolun pabucu dama mı atılmıştı yoksa? Söylemeye gerek var mı bilmem, Arif'in takımı kazandı.

İlkokuldan sonra Arif'i hiç göremedim. Haber de alamadım. Geleceğin Mennea'sı olma hayalleri hangi duvara toslayıp tuzla buz olmuştur, bilemiyorum.

Socrates Dergi