İlk

Trabzonspor, 1970'lerde büyük sahneye çıktı ve Anadolu'ya ilham verdi. O dönemin simgesi Ali Kemal Denizci'ydi. Efsane kanat oyuncusu ile ilk şampiyonluğu ve Trabzonspor'un şehir sınırlarının dışına taşan etkisini konuştuk…

İlhan Özgen

Annemin ailesinin kökleri Selanik'e dayanır. Mübadelede Gaziantep'e gönderilmişler. Dedesi Resul, Selanik'ten sonra Antep'e ayak uyduramamış ve Manisa'ya göç etmiş. Orada da umduğunu bulamamış. Sonunda Konya'nın Ereğli ilçesinde karar kılmış. Kendileri gibi göçmenlerin bol olduğu bir muhitte el yordamıyla yaptıkları kerpiç eve dağılmış Resul Dede ve ailesi. Annem de orada doğmuş. Ben Edirne'de doğdum. Resul Dede'yi görmedim ama çocukluğumun bir kısmı o kerpiç evde geçti. Anneannem Hayat Arıcan'ın yemekleri, komik deyimleri, esprileri… Dedem Sami Arıcan'ın kasketi, bizlere taktığı lakaplar, mesafe ne olursa olsun üzerinden inmediği bisikleti, bahçedeki tarım aletleri… Büyük dayım Orhan Arıcan'ın günün her saatinde odasından yükselen müzik sesi, teyzelerimin neşesi, kederi… Her şey 36 yaşıma birkaç ay kala hâlâ tüm detayları ile tasvir edebileceğim boyutta aklımda. Unutmadığım bir şey daha var. Futbol zehrini eniştesi Metin Özgen'den alan, benden birkaç yaş büyük, küçük dayım Serkan Arıcan'la futbol tutkumuz, sohbetlerimiz. Ve sohbetlerin herhangi birinin sonunda yaşandığı muhtemel o olay.

— Sami Dede!

— Söyle çökelek.

— Sen hangi takımlısın?

— Trabzonspor.

— Neden?

— İstanbul'a kafa tuttular.

Memleketin Çocukları

Ali Kemal Denizci, futbola Çarşıbaşı Kulübü'nde başladı. Oradan Yolspor'a geçti, sonra Rizespor'da Şenol Birol ve Ahmet Şahin gibi bir dönemin yıldız isimleri ile top koşturdu. Birkaç yıl sonra transfer olacağı Trabzonspor'da ise tarihe geçecekti… Bu bilgiler için internete danışmama gerek yoktu. Gerek Toprak Saha gerek Socrates için defalarca kapısını çaldığım Ali Kemal Denizci, bu görüşmelerde kariyerinin başlarını anlatmıştı zaten. Trabzon'dan İstanbul'a uzanan hikâyenin devamını da… Mart ayının son haftasında beşinci görüşmemiz için buluşma yerine doğru ilerlerken aklımda, Trabzonspor'un dedem gibi birçok Anadolu insanı üzerindeki etkisini ve fırtınayı başlatan o ilk şampiyonluğu konuşmak vardı…

— Merhaba, nasılsınız?

— Hoş geldin canım. Sağ ol.

— Henüz garantilenmedi ama şampiyonluk yakın gibi…

— Bitti o iş, bitti. Garantileme falan yok, bitti! Ya, biz senle epey uzun röportajlar yaptık. Ne konuşacağız?

Tam zamanı. Dedemi ve Trabzonspor sempatisini anlatıyorum. Tebessümle dinledikten sonra telefonu eline alıyor ve bir video açıyor. Amerikalı tarihçi Heath Lowry'nin bir röportajı bu. Lowry, 1970'li yıllarda araştırmaları için Türkiye'ye geldiği dönemde Trabzonspor'a nasıl hayran olduğunu anlatıyor. "Ali Kemal ve Şenol benim için ayrıdır" diyor ve şehrin kendine has kültürünün futbola yansımasını, onları İstanbul takımlarından ayrı kıldığını özetliyor… Video akıyor, baştan sonra izliyoruz. Denizci, telefonu önümden alıyor. "İşte biz bunu başaran bir takımdık. Senin dedenden ABD'li bu adama kadar, herkesi etkiledik." Yeni söyleşi böyle başlıyor…

— Peki bu etki alanının sınırlarının bu kadar geniş olmasının sebebi neydi? Sadece İstanbul'a kafa tutmakla açıklanabilir mi?

— Dikkat edin, bir şehrin takımında ne kadar kendi memleketinin evladı varsa, o kadar kalıcı olmuştur. Bu konuda ilham veren takım da Trabzonspor'dur. Şu an bile bu geçerli bence. Evet, yabancılar çok ama hâlâ en iyi oyuncuları Trabzon çıkarıyor. Takımın başarısız olduğu dönemlere bakın, transfer çöplüğünün yanında kadroda neredeyse yok denecek kadar Trabzon'dan yetişen oyuncu görürsünüz.

Aslında 1960'lı yılların sonunda kurulan ve 1970'lerin başından itibaren 1.Lig'e çıkmayı kafasına koyan Trabzonspor'un o dönemine baktığımızda yola pek de bu felsefe ile çıkılmadığını görürüz. Ali Kemal Denizci, dönüm noktasının, 1971-1972 sezonunun son maçındaki mağlubiyet olduğunu anlatıyor:

"PTT maçındaki mağlubiyetle şampiyonluğun kaybedilmesi aslında Allah'ın bir lütfuydu. Trabzon, yuvası çok sağlam, çokça yetenekli gence sahip bir şehirdi. Ama o zamanki yöneticiler, İstanbul'da işi bitmiş futbolcu eskilerini takıma getirerek 2. Lig'de başarılı olacaklarını düşündüler. Bir yerlere de gelindi ama sezonun ilk yarısında altı gol attıkları takıma yenilip büyük bir hayal kırıklığına uğramışlardı.

Ondan sonra para bitti! 'Bizim çocuklara dönelim. Belki şampiyon olamayız ama küme de düşmeyiz' mantığıyla hareket etme kararı aldılar. Ben Rize'deydim, Sebat'ta oynayanlar, Trabzon'da amatörde oynayanlar ve önceki sezon takımda kalan Trabzonlu abilerimizden 'ucuz tarife' bir takım kuruldu. Tek beklenti 2. Lig'den düşmemekti. Ama n'oldu? İlk yılda şampiyonluğu averajla Kayseri'ye kaptırdık. Öteki yıl da şampiyonluk geldi."

1973-1974'te 1. Lig'e terfi eden Trabzonspor, sezonu pek yukarılarda bitiremese de Türkiye Kupası'nda finale kadar yükselmişti. Kıl payı kaybettikleri final, Trabzonspor'un ilerleyen yıllarda yapacaklarının sinyali gibiydi belki de. Ama Denizci, 1. Lig'deki kırılma ânını, biraz daha geriye çekiyor. O sezonun devre arasında Kıbrıs'ta oynanan Barış Kupası'na gidiyoruz:

"Beşiktaş, Galatasaray ve Kıbrıs'taki gençlerden oluşan bir takımla turnuvayı oynadık ve kazandık. Üstelik İstanbul takımları, as oyuncuları ile sahaya çıkmıştı. Öyle olunca kendi aramızda 'E biz bunları çok rahat yeniyoruz. Niye korkalım ki onlardan? Vurur gideriz!' diye konuşmaya başladık. O dönem aslında orada başladı. Barış Kupası, herkese o güveni getirdi."

1975-1976

Kupa finali ve Kıbrıs'taki hem psikolojik hem de sportif zaferler, 1975-1976 sezonu öncesinde büyük bir itici güç oluşturmuştu. Sezon, İstanbul'da Galatasaray'a karşı kazanılan 2-1'lik maçla başladı, altı maçta beş galibiyet ve bir beraberlikle devam etti. Tek firenin verildiği Balıkesir deplasmanı, bugün maç verilerine bakınca Ali Kemal Denizci'nin gördüğü kırmızı kartla dikkat çekiyor. Olayın perde arkasında ise kendisi adına büyük bir bunalım var:

"Annem ve babam altı ay arayla vefat ettiler. Depresyondaydım. Hatta futbolu bırakmayı düşünüyordum. O ara Rusya'ya kampa gittik, beni biraz da zorla götürdüler. Allah razı olsun, kafam dağıldı. İlk maçta Galatasaray'ı yendik ve 'Evet, geliyoruz!' dedik. Sonra Balıkesir'e gittik. Hiç olmayacak şekilde atıldım. Tamamen depresyonda olmanın sonucuydu yaptığım o hareket. Bir yıl men yiyebilirdim ama milli takımda oynadığım için üç ayla kurtardım. Hakem çok yalvardı, 'Üstüme geliyorsun, yapma' dedi, Şükrü Ersoy da kenardan aynı şekilde ikaz ediyordu. Beş dakika sonra hakeme saldırdım ve atıldım. O ara Şamil Ekinci'nin güzel bir lafı vardı: 'Cezayı Ali Kemal'e mi verdiniz, Trabzonspor'a mı?' diye. Çünkü men cezası almama rağmen milli takımda oynayabiliyordum ama Trabzonspor'la maça çıkamıyordum. Şamil Abi de 'Cezalıysa milli takıma da almayın' diyordu, haklıydı da aslında…"

Sezona çok iyi başlayan Trabzonspor, ilk mağlubiyetini yedinci haftada Altay karşısında yaşadı. Bu, yedi maçlık bir buhranın da başlangıcıydı. Sadece Giresunspor'u yenebilmişlerdi. 28 Aralık'taki Adanaspor maçı, kulübü bir diğer keskin viraja soktu. Takımla sezona iyi başlayan, bir dönemin büyük kalecilerinden Şükrü Ersoy ile yollar ayrıldı ve takımın başına Ahmet Suat Özyazıcı getirildi. Şükrü Ersoy, birkaç yıl önce gerçekleştirdiğimiz sohbetimizde, o vedanın kendisini çok yaraladığını anlatmıştı. Ali Kemal Denizci de Ersoy'u güzel sözlerle yâd ediyor. Sınırı, koca bir "Ama..." ile çekerek:

"İlk sezonumuzda da Ahmet Suat Özyazıcı vardı zaten. Şükrü Ersoy ikinci sezonda geldi ve çok iyi bir oyuncu grubu ile iyi işler de yaptı. Daha sonra yönetim 'Tüm takım bizim çocuklardan oluşuyor, antrenörümüz de öyle olsun' diye düşündü. Şükrü Ersoy, hep 'Bu takımı şampiyon yapacağım' derdi. Giderken de konuştuk. Hatta ona şunu demiştim: 'Ahmet Suat değil de başkası gelse 'Hayır, kovamazlar seni' derdim ama ortam buna müsait değil.' Ahmet Suat'ın şehirdeki saygınlığı çok büyüktü."

Elbette sadece saygınlık değildi onu özel yapan. Bugünkü kadar antrenörlerin çağı değildi belki ama Özyazıcı, özellikle saha içindeki fikirleri ile o dönemlere damga vuran takımın inşasında büyük paya sahipti.

"Hep Özkan Sümer daha yenilikçi görülür, Ahmet Suat daha geleneksel. Ama bir şey söyleyeyim mi? Ahmet Suat bugünün futbolunu oynatırdı. O zaman herkes liberolu oynardı, 'tandem' diye bir şey yoktu, biz çizgi oynardık. Bekleri hücuma sık götürürdük. Ayrıca çok da zeki hocaydı."

Özyazıcı ile çıktıkları ilk maçta Göztepe'yi geçen Trabzonspor, ilk yarının son maçında Beşiktaş'ı İstanbul'da yenerek, devreyi lider Fenerbahçe'nin bir puan gerisinde kapadı. İkinci yarı, yine bir Galatasaray galibiyeti ile açıldı. Haftalar ilerledikçe ligin tepesi de şekilleniyordu. Fenerbahçe ile Trabzonspor'un yarışı, günbegün kızışmaktaydı.

Rekabet

1970'lerin ikinci yarısından itibaren fetret dönemine giren İstanbul'un iki büyük takımına nazaran Fenerbahçe, hep zirve mücadelesinin içindeydi. Son iki sezonu antrenör Didi ile şampiyon kapatmışlardı. Ama sezon başındaki Benfica maçı, Brezilyalı efsanenin sonunu getirmişti. Fenerbahçe, bu kaosu ülke sınırları içinde olabildiğince hasarsız atlatmaya çalıştı. Ligin 23. haftasındaki Trabzonspor maçına lider geldiklerinde her şey onların istediği gibi gidiyordu…

"Beşiktaş ve Galatasaray bize hiç yanaşamadı. Hep Fenerbahçe ile mücadele vardı, hep!" diye söze başlıyor Ali Kemal Denizci. "O zaman lig 2 puanlı sistemle oynanıyordu. Fenerbahçe ile aramızda üç puan vardı sanırım. O maçtan önceki hafta biz Altay'la oynuyorduk, Fenerbahçe de Adana Demirspor'la. Bir saat sonraydı bizim maç. Biz maça çıkarken, Adana'da ilk yarı bitmişti. Fenerbahçe 2-0 öndeydi. Soyunma odasından çıkarken, 'Ah, gitti işte maç!' gibisinden söyleniyorduk. Bizim maç başladı, bir süre sonra stadyumdan 'Şampiyon Trabzon' sesleri duymaya başladık. İlk yarı 0-0 girdik soyunma odasına, bir baktık, Adana'da maç 3-2 Demirspor lehine dönmüş. Alpaslan (Eratlı) penaltı kaçırmış falan… Çıktık, ikinci yarıda Hüseyin Tok attı ilk golü 51. dakikada, sonra da bir tane ben… 2-0 kazandık. Kaldı bir puan. Ertesi hafta Fenerbahçe geldi, Hüseyin Tok 61'de attı, 1-0 yendik ve lider olduk. Sonra da kimse bizi tutamadı zaten."

Trabzonspor sezonun kalanını lider götürdü. Bir Göztepe maçıyla takımın başında sezonun ilk maçına çıkan Ahmet Suat Özyazıcı, bitime bir hafta kala yine bir Göztepe maçı ile başka bir sevinci yaşıyordu. Trabzonspor, tarihinin ilk şampiyonluğuna ulaşmıştı. Eskişehirspor'un 1960'ların sonundan itibaren çok yaklaştığı o bitiş çizgisini nihayet önde görmüşler ve profesyonel dönemde İstanbul dışından şampiyon olan ilk takım olmayı başarmışlardı. Sürat kesmediler, ertesi sezon da devam ettiler. Bu sefer ligin başından sonuna kadar zirvedeki tahtı kimseye bırakmadan bir şampiyonluk daha geldi:

"Biz ilk şampiyonluktan sonra Türkiye'de rahat şampiyon olacağımızı anladık. Avrupa'yı hedefledik ama olmadı. Bilgi, tecrübe, görgü… Çok eksiğimiz vardı. Anfield'a gittik. Millet beni omuzlara aldı, soyunma odasına getirdi. 'Ben bu Liverpool'u tek başıma yenerim' dedim ama öyle olmuyormuş."

Ruh

Ali Kemal Denizci, 1978'de ekonomik kriz neden gösterilerek Fenerbahçe'ye gönderildi. Fakat Trabzonspor, 1980'lerin ortasına kadar döneme damga vurmaya devam etti. Başarının devamlı hale gelmesi, dönemlik başarılardan sonra unutulan takımlardan biri olmalarını engelledi. Denizci, burada Trabzon taraftarının hakkını veriyor:

"Birinci etken taraftarı derim. Yeter ki bir kafa kaldırsın Trabzonspor. O büyüklük oradan geliyor. Eskisi gibi yarı yarıya olsun, İstanbul'daki her maçta stadın yarısı Trabzonlu olur. Nereye gitsen bir Trabzonlu bulur seni ve gerek statta gerek televizyon başında aynı coşkuyla takımını takip eder. Bunu, başka Anadolu şehirlerinde pek göremezsiniz. İstanbul'da Fenerbahçe'yi yendik. Mithatpaşa Stadı'ndan çıktım, çok yağmur yağıyordu. Bir adam yanıma geldi. Önüme yattı, 'Abi bana ne yaparsan yap. Bizi var ettiniz' dedi. Takımıyla bu kadar bütünleşen çok az taraftar vardır."

— Bunu televizyonun olmadığı dönemde başarmak daha da zor. Size bu kadar bağlı olanların çok az bölümü canlı izleme şansına erişmiş insanlar aslında…

— Adam Almanya'da çalışmış. Radyodan dinlemiş seni, öyle sevmiş. Yıllar sonra bir yerde karşılaşıyorsun, tereddütle soruyor: "Sen Ali Kemal değil misin?" "Evet benim" diyorsun, "Allah'ıma şükür canlı gözle seni gördüm" diyor. Masal kahramanı görmüş gibi sanki.

Harika bir iskelet, ağır idmanlar, yıldız isimler… Dönemlerine ilham vermiş takımları konuşurken genelde bu başlıklardan geçer yolumuz. Ali Kemal Denizci, yine farklı bir tarafa çeviriyor kafamızı:

"Şunu hep söylerim: 1996'da Fener'e kaybettiğimiz sezonki kadro, en iyi kadroydu. Bizden iyilerdi. Bizdeki fark, arkadaşlıktı. Müthişti. Kapı komşuları, çocukluk arkadaşları… Yoksa orta sahamız çok iyi değildi. Çok iyi bir savunma ve iyi hücum hattı vardı. Halbuki takımın beyni orta sahadır hep, değil mi? O 1996 kadrosu çok çok iyi oyuncuların olduğu bir kadroydu. Ama bizde de o ruh çok farklıydı. Sadece yetenek yetmiyor. O ruh lazım. Olmalı, olacak!"

Bandı biraz ileri sarıyoruz. Kapı komşuları olan çocuklardan oluşan takımların dönemi geçeli çok oluyor. Hâlâ kulübün içinde olan Denizci'ye göre bu sezon o ruhu nasıl kazandı Trabzonspor?

"Gözlem grubu, hoca ve yönetim çok uyumlu çalıştı. Hocanın istemediği oyuncu alınmadı. Abdullah Avcı'nın da bunda payı büyük. İstanbulspor'da öğrencimdi, çok zeki bir çocuktur. Halkın nabzını da harika tutuyor. Karakterli futbolcuları seçmek de önemli. İlla çok büyük yetenek olması lazım değil. Uyum çok önemli. Bu sene o da güzel işledi. Yabancılar bile acayip kenetlenmiş durumda. Müthiş bir bağlılık var. Yetenek ve ruhu doğru karıştırırsan pasta güzel olur."

Sohbetin sonuna geliyoruz. "Bir çay daha içer misin?" teklifini geri çevirip ayağa kalkıyorum ki Ali Kemal Denizci, Trabzon sınırlarından çıkıp ülke futbolunu ilgilendiren bir duruma parmak basıyor:

"Artık herkes şunu bilecek: Herkes kendi toprağından futbolcu yetiştirme mecburiyetindedir. Bu yabancılaşma, o paraları verecek kulüpler artık yavaş yavaş ortadan kaybolacak... Zaten kulüpler iflasa gidiyor, görüyorsunuz. O yüzden yetiştirmek zorundasın. Altyapına dönmediğin anda sorunlar yaşayacaksın. Fenerbahçe biraz değer verdi, iki çocuk neler yaptı bak? Trabzon'da Uğurcan, Abdülkadir, Yusuf, Hüseyin Türkmen, Ahmetcan… Oynatırsan çıkar! Özümüze dönmeliyiz. Bu işler böyledir!"

Sami Arıcan, 1999'da vefat etti. O kerpiç ev de geçtiğimiz günlerde yıkıldı. Ali Kemal Denizci ile yaptığımız görüşmeden birkaç hafta sonra Trabzonspor şampiyonluğunu ilan etti. Konuşulanlar, tartışılanlar ya da görkemli kutlamaların yerine; aklımda futbolla çok da ilgili olmayan, Trabzon'a ise hayatında ayak basmamış dedemin o sempatisi vardı: "Trabzonsporluyum. İstanbul'a kafa tuttular."

Devam etmek için üye ol

Socrates Dergi’ye üye olarak dergi arşivinden istediğin kadar yazıyı 7 gün boyunca ücretsiz okuyabilirsin!

Üyeliğin varsa

Bu içerik ve daha fazlası için Socrates Haziran 2022 sayısı