
İnanma Sanatı
24 dk
Bir koç gelir ve her şey değişir… Hollywood yıllardır farklı oyuncularla benzer hikâyeleri karşımıza çıkarıyor. Çevresindeki her şeyi değiştirme kudretine sahip bu koç figürlerinin temelinde neler var?
Apple Tv'nin öne çıkan dizisi Ted Lasso, başrol oyuncusu ve yaratıcılarından biri olan Jason Sudeikis'in canlandırdığı iyi kalpli antrenör Lasso'nun, İngiltere Ligi'ndeki maceralarına dayanıyor. Sudeikis, Saturday Night Live'da dizinin Amerika'da bu kadar sevilmesine şaşırdığını anlatırken, aslında ABD'lilerin sevmediği iki şeye dayandıklarının altını çizmişti: Futbol ve merhamet.
Amerikalılar merhameti ve futbolu değil ama antrenörleri izlemeyi sever. Filmin sonlarına doğru mücadelenin seyrini değiştiren o konuşmanın, dünyanın en ABD'li şeylerinden biri olması boşuna değildir. İlkin, -aslında çok zaman- gerçek hikâyelerden uyarlanan bu filmlerde hatalı bir akıl yürütmenin (fallacy) örneklerini görürüz. İngilizce 'survivorship bias' olarak ifade edilen bu hata, olayları genelde hayatta kalan, başarılı olan tarafın perspektifinden yorumlamamızdan kaynaklanır. Anlatılan mücadele ne kadar düşük bir olasılığın sonunda başarıya ulaşıyorsa o kadar heyecan verici, o kadar çarpıcıdır. Yine İngilizce 'underdog' diye ifade edilen, olasılıkların aleyhinde bir sonucu işaret ettiği takımın zaferi, elbette kazanma şansı yüksek olan bir takımın zaferinden daha iyi bir hikâye imkânı sunacaktır. Zafer ne kadar beklenmedik bir anda, ne kadar zorluktan ve talihsizlikten sonra gelirse o kadar kıymetlidir. Aslında olayın -geleneksel yapıların içinde kalan- bir filme aktarılmayı hak etmiş olmasının esas nedeni de budur.
Benzer durumda binlerce örnek başarısızlıkla sonuçlandığından bir film olarak karşımıza gelmemiştir, o yüzden zafer ne kadar olanaksız görünürse görünsün izleyici olasılıkların tersine çevrilmesini inançla bekler. Konuşma tam da burada gelir. Konuşma güçlüdür, film boyunca çıkılan yolculuğun duygusal izleğini özetler ve doruğuna çıkarır. Çok zaman antrenörle başına buyruk oyuncusu arasında kırılıp yeniden kurulan bağları pekiştirir. Şayet filmin iniş çıkışlarını bir grafikle gösterecek olsak son ve mutlak çıkışın ivmesinin yükselişe geçtiği ânı işaret eder. Bir mucizenin tetiklendiği ânı. İnanç, şaşkınlıkla gelen rahatlamaya engel değildir.
Koçların her şeyi tersine çevirecek nutuklarına olan merakımız bize TED konuşmalarını armağan etti. Çok sevdiğimiz formüllerden olan bu 'tüm olasılıklara rağmen kazanma' durumu aslında neoliberal dünya görüşünün psikolojik temellerinden biridir. Kazananlara daha çok bakmaktan doğan bu önyargı, başka şekillerde de karşımıza çıkan, eşitsiz bir mücadeleyi kabul edilebilir kılma mekanizmalarından biri aslında.
Beklentileri boşa çıkararak başarılı olan bir beyzbol takımını anlatan Bennett Miller'in 2011 yapımı Kazanma Sanatı (Moneyball) esas meseleyi, yani kavganın gerçek belirleyeninin çok zaman para olduğunu önümüze koyar. Siyah ekranda önce 114.457.768 milyon dolara karşı 39.722.689 dolar yazar, sonra her iki bütçenin sahibi olan takımların adları gelir: New York Yankees vs Oakland Athletics. Baştaki materyalist bilinç, filmin gidişatını değiştirmez. Yine gerçek bir hikâyeden uyarlanan filmde başkarakter, Brad Pitt'in canlandırdığı menajer Billy Beane'dir. Onun mücadelesi 'inek' bir ekonomi mezununun, matematiğin ve beyzbolun bir ticari faaliyet olarak ele alınması gerektiği hipotezinin yardımıyla ilerliyor olsa da soyunma odasına uğrayacaktır. Bu arada kaç tane hipotezin işe yaramadığını, kaç takımın tarihe gömüldüğünü bilmeyiz. Senaryo Steve Jobs'un ünlü konuşmasında olduğu gibi, filmin finalinden geriye noktaları birleştirerek yazılır. O zaman imkânsız görünen kadere dönüşür.
O konuşmaya giden yolda tanıdığımız kahraman çok zaman hayatın başka alanlarında da kaybetmiş, takımını kurtarırken kendisini de kurtaran bir yalnız adam olarak resmedilir. Beane'in durumunda olduğu gibi çok zaman geçmişinde bir başarısızlık ve yitirdiği bağlar onu buraya getirmiştir. Özgün adını Virginia Woolf'un ünlü makalesinden alan Kızlar Sahada (A League of Their Own, 1992) filminde Tom Hanks'in canlandırdığı koç Jimmy Dugan, alkolizme yenilmiş eski bir beyzbol oyuncusudur. Başarılı olması bir mucizeye bakan bu yeni takımın başına gelen koçlar, Dugan'da olduğu gibi çok zaman kendi kaderlerinde de bir kurtuluş yolculuğuna çıkan adamlardır. Sinizmden inanca çıkan bir yoldur bu.
Bazen yeni, eskinin yerini almak için mücadele verir bazen de eski, yeniye karşı tutunmak için... Kızlar Sahada, erkeklerin savaşa gidip meydanı boş bıraktığı bir dönemde geçer. Ticari bir ihtiyacı karşılamak için profesyonel kadınlar beyzbol ligi kurulur. "Kızlar beyzbol oynayamaz!" önyargısını kırmak ilk amaçtır. Rockford Peaches oyuncuları hem sporun tek taraflı yüzünü hem de kadınların eş olarak çizilen kaderini değiştirmek için kilit roldedir. Fakat ilk dönüşmesi gereken, hayatında inanacak bir şeyi olmayan küfürbaz ve inançsız antrenörün kendisidir. Maço Dugan dönüşürken bir şeyler de aynı kalır. Filmin sinema tarihinde yer eden ünlü repliğinde, duygularına yenilen oyuncusuna "Beyzbolda ağlamak yoktur!" diye bağırır antrenör.
Başka bir yeninin eskiye karşı kaçınılmaz zaferini konu edinen Unutulmaz Titanlar'da (Remember the Titans, 2000) Denzel Washington'ın canlandırdığı Herman Boone'un yapması gereken, kendisi olarak kalmaktır. Boone, ABD'nin ilk siyah-beyaz karma lisesi olan T.C. Williams'ın Amerikan futbolu takımının başına geçer. İlk önce olabilecek en sert yüzünü gösterip beyaz oyuncularına ve yerini aldığı beyaz koçlarına karşı otoritesini ispatlamak zorunda olduğunu çok iyi bilir. 2005 yapımı Coach Carter'da Samuel L. Jackson'ın canlandırdığı Ken Carter için de benzer bir durum söz konusudur. Carter bir despot olmak zorunda olduğunu hisseder ve okulun basketbol sahasına adımını attığı an önce bir hayvan sürüsünde yaşanacak türden bir iktidar gösterisiyle rakiplerine karşı kendi alanını işaretler. İki siyah koç, Carter ile Boone'un asıl kavgası, arada geçen otuz yıla yakın bir zamanda ırkçılığından pek de bir şey kaybetmemiş ABD'nin çehresini değiştirmek, öğrencilerini basketbolun dışındaki dünyada kazanmaya hazırlamaktır. Gerçek olaylardan ilham alan filmlerin ilkinde Boone, ırkçılığın açtığı yarıkla ikiye bölünmüş oyuncularından tek bir takım yapmak için uğraşır. Bunun için onları, birbirlerini tanımaya mecbur bırakır. Arkası gelecek, karma bir takıma sahip olan kasaba, takımın mücadelesini izlerken birleşmeyi ve ABD denen ülkeyi daha eşit ve dostane şekilde yeniden kurmayı öğrenecektir.
Carter'ın durumunda dünyayı değiştirmek için öğrencilerine basketbolun dışını işaret etmek gerekir. Çoğu yoksul ve suçla iç içe yaşayan oyuncuların hayatlarını kurtarmanın yolu üniversiteden geçer. Bu yüzden de koç, basketbol oynayabilmeleri için derslere devam edip 2.3'lük ortalamayı tutturmalarını, maç günleri kravat ve takım elbise ile gelmelerini şart koşar. Ortalamayı tutturamadıkları noktada basketbol sahasının kapısına kilit vuracak, bütün kasabayı karşısına alacak, olaylar medyaya yansıdığında geri adım atmayacak ve sonuçta takımda oynayan altı öğrencinin üniversiteye girmesini sağlayacaktır. Carter'ın 'n' ile başlayan sözcüğü kullanan oyuncularına duyduğu öfke, ceket ve kravat ısrarı hep aynı şey içindir: Toplumun onları sıkıştırdığı konumdan kurtulmalarını sağlamak, bu adaletsiz çarkı kırmak. Carter saygınlık için özsaygının gerektiğine inanır. Gridiron Gang'de (2006) Dwayne Johnson'ın Koç Porter'ı çalıştığı ıslahevinde sırf gençleri sokaklardan kurtarmak için bir Amerikan futbolu takımı kurar. Yine gerçek bir olaydan serbestçe uyarlanan hikâye mutlu sonla biter. Porter'ın kurduğu Kilpatrick Mustangs sayesinde başka türlü bir gelecek tahayyülü olmayacak oyuncuların büyük kısmı üniversiteye devam edecektir. Porter onlara 'birisi olmayı' öğretmiştir.

Beyaz Gölge dizisi oyuncuları...
İkisi de başta en büyük düşmanları/rakipleri olan bir başka otoriteyi kendi taraflarına çekerek kazanırlar. Boone beyaz lisenin kendinden önceki koçu Bill Yoast'u, Carter ise haddini aştığına inanan siyah okul müdürü Garrison'ı kazanır. 1986 tarihli basketbol filmi Hoosiers'ta Gene Hackman'ın canlandırdığı antrenör Norman Dale'in çatışması, genç ve güzel lise öğretmeni Myra Fleener'ladır. Fleener uzun zamandır koçluk yapmayan Dale'in üniversite liginden ayrılmasının arkasındaki disiplin cezasını açığa çıkarır ama bu bilgiyi kendine saklayarak ona yeni bir şans vermekten de fazlasını yapar. Sonuçta hem Dale'in son dakikalarda gelen motivasyon konuşmasıyla kupa kazanılacak hem de Fleener ile Dale birbirlerine duydukları şeyin aşk olduğunu kabul edip yeni bir hayata birlikte başlayacaklardır.
Yeni koç klişesinin tekrar eden öğeleri 'şehre yeni biri gelir' türünden hikâyelerin en güzellerini armağan etti bize. En iyi örneklerden biri kuşkusuz çocukluğumuzun sihirli günlerinden kalan basketbol dizisi Beyaz Gölge'ydi (The White Shadow, 1978-1981). Ken Howard'ın canlandırdığı Ken Reeves, Chicago Bulls'taki profesyonel kariyerine bir diz sakatlığı nedeniyle veda etmek zorunda kalmıştır. Eski bir sınıf arkadaşının müdürlüğünü yaptığı lisenin takımını çalıştırmaya başladığında basketbol takımını kurtarmaktan fazlasını yapması gerektiğini anlar. Hikâye ilerledikçe her biri kendi dünyalarında sayısız zorlukla baş eden çoğu siyah ve yoksul bu gençleri beyaz bir gölge gibi takip eden bir akıl hocasına dönüşür.
Yaşam koçluğu diye bir işin icat olması boşuna değildir. Reeves'in, NBA'in içinde -belki koç belki de yorumcu olarak- kalarak, alıştığı şatafatın içinde hayatına devam edebilecekken, Allah'ın unuttuğu okuldaki gençlerle çalışmayı seçmesi, artık geride kaldığını hissettiğimiz başka bir dünyanın değerlerinin onu orada tuttuğunu gösterir. Mutluluğun, kendimizden başkaları için çalışırsak bizi bulacağına inandığımız bir zamanın değerlerinin.
Her zaman, kazanmak için birlik olmak gerekir. Retorik önemli olsa da bazen konuşmaya gerek yoktur. John Huston'ın Zafere Kaçış'ında (Victory, 1981) Nazilere karşı oynayan müttefik savaş esirlerinden oluşan takımı görürüz. Ekip, zafer umudunu verdikleri seyirci ile aynı tarafta olduklarını anladıklarında soyunma odasında kazılan tünel ile kaçmaktan vazgeçip sahaya dönerler. Bunun için kısa cümlelerle anlaşmaları yeterlidir: "Sen varsan ben de varım!" Birlik fikrinin filmin merkezindeki takımı aşması sık görülen bir şeydir. Soğuk Savaş döneminde, 1980 yılında yapılan Kış Olimpiyatı sırasında geçen Efsane'de (Miracle, 2004) Koç Brooks'un rakibi doğrudan SSCB'dir. Unutulmaz Titanlar'da ise Koç Boone, takımı sabaha karşı yapılan zorlu bir koşunun ardından Gettysburg Muharebesi'nin yaşandığı savaş alanına çıkarır. Sisler içindeki Gettysburg'e karşı yaptığı konuşmada "Genç adamların kanlarıyla kızıla boyanan bu yeşil alanda 50 bin kişi, bugün hala aramızda yaptığımız kavgayı ederken öldüler" der. İki yol vardır: Ya ölülerden ders alacak ya da onlar gibi yok olacaklardır. Gettysburg'de ölenlerin sayısı gerçekte 8000 kadardı. Boone'un sayıları serbestçe maniple ettiği tek an değildir bu. Final maçında özgüven sorunu yaşayan bir oyuncuya anne babaları öldükten sonra 12 kardeşine sahip çıkmak zorunda kaldığını anlatır. Yardımcı antrenörlerden biri şaşkınlıkla "Siz 12 kardeş misiniz?" diye sorunca sakince "Sekiz" diye yanıtlar. "Haklısın," der adam, "12 daha iyi."
Gerçek olaylara dayanan filmlerin gerçeklerden nerelerde ayrıldıklarına bakmak Hollywood'a uzun bir dönem egemen olan yöntem ve değerler için iyi birer ipucu niteliğindedir. Örneğin Virginia'da eğitim, Unutulmaz Titanlar'da anlatılandan sekiz yıl önce, 1963'te karma olmuştur. Kasaba sakinlerinden Mary Blanton, filmde gösterilenin aksine oldukça kozmopolit bir yerde yaşadıklarını anlatır. Final müsabakası da izlediğimiz gibi son anda gelen beklenmedik bir zafer yerine ezici bir üstünlükle alınan galibiyete dayanır. Beyaz oyuncu Gerry Bertier'nin kaza geçirdiği doğrudur ama maçtan aylar sonra yaşanmış bir olaydır bu. Yani oyuncunun filmin başında siyahlara mesafeli annesinin oğlunun yokluğunda stada gelişi hiç yaşanmamıştır. Filmin sonundaki "Sonra ne oldu?" bilgilendirmeleri filmin küçük yıldızının temel aldığı Sheryl'in ölümünün ve Koç Boone'un disiplin suçuyla emekli edilişinin üstünden atlar.
Hoosiers'ın dayandığı hikâye de bambaşka yaşanmıştır. Koç Dale'e ilham veren Koç Marvin Wood konu edilen olaylar yaşandığında 26 yaşındadır. Geçmişinde karanlık bir sır olması için fazla gençtir. Sevilen bir koçun ölümünden sonra göreve gelmiş olması doğru değildir. Takımdaki ilk sezonunda şampiyon oldukları da… İlk sezonda yarı finale kadar çıktıklarından kasaba ona karşı tepkili de değildir. Gerçek koç evli, iki çocuk babasıdır ve aşk yaşadığı bir öğretmen de yoktur. Okul anlatıldığı kadar küçük değildir, Koç Dale'in her atıştan önce dört kez paslaşmayı öngören felsefesi de filme ait bir detaydır. Liste uzun. Hollywood her seferinde temel ve basit bir karşıtlıklar mekaniği kurmak için gereken müdahaleleri yapmış, elindeki eğe ile kimi sivrilikleri törpülerken kimilerini daha da güçlendirmiştir.
Oliver Stone'un Kazanma Hırsı (Any Given Sunday, 1999), Al Pacino'nun müthiş bir karmaşıklıkla kurduğu Tony D'Amato karakterinin play-off maçından önce yaptığı konuşmayla tarihe geçmiştir. Kazanma Hırsı'nda anlatılan mücadele; geleneğin, korkutucu geleceğe karşı verdiği savaştır. Yani Cameron Diaz'ın canlandırdığı Christina Pagniacci'nin çizmek istediği yola karşı; takımı miras aldığı Bay Pagniacci'nin yokluğunu hisseden, düşmüş ve yorgun D'Amato'nun mücadelesi. Pacino esas mücadele verilirken aslında eli kolu bağlı olan bir antrenörün ne hissettiğini de yansıtır: "Ben sizin yerinize sahaya çıkamam. Çok yaşlıyım." Mesajı tanıdıktır: "Ya bir takım olarak iyileşeceğiz ya da yıkılacağız."
Hem eşitsizliklerle dolu dünyada bu birlik duygusunun zayıflığına hem de takımı ayağa kaldıran bir koç fikrinin artık kendisi kadar parodilerini gördüğümüzden alabildiğine yorgun imgesine karşın bu iki kavramı yeniden icat ediyor oluşu, Ted Lasso'yu özel ve mümkün kılan şeydir. Bunu, geçmişten aldığı yükün bilinciyle birkaç şekilde yapar dizi. İlkin absürdü kullanarak. Lasso aslında Amerikan futbolu koçudur ve İngiltere'de bir futbol takımında göreve başlar. Kendisini merkezinde bulduğu ilk basın toplantısında oyunun kaç kişiyle oynandığını bile bilmez. Böylece hikâye tüm olasılıklara karşın kazanan 'underdog' motifini uç sınırlarına taşır. Öyle ki Lasso'nun muhtemelen Hoosiers'tan aşırmaya çalıştığı numara bile sökmez aslında. Lasso, oyuncularını Hoosiers'taki final maçında Dale'in güvensiz oyuncularına kendi spor salonlarındaki potanın yüksekliğinde olan potayı ölçtürerek yaptığı gibi motive etmek ister. Ancak futbol sahasının standart bir şey olmadığını, Wembley'de gerçekten daha büyük bir sahada oynayacaklarını öğrenerek kendisi de hafiften korkacaktır.
Aslında Jacques Ranciere'in Cahil Hoca'da anlattığının bir örneğini izleriz. Belki de öğretmek imkânsız bir şeydir, iyi bir öğretmen kendisinin bilmediği şeylerin keşfedilmesini sağlayan bir araçtır sadece. Ted Lasso ABD'nin bir ideal olarak olması koşulunun ABD olmaktan çıkmasında, başka bir dünyaya karışmayı ve ondan öğrenmeyi başarmasında yattığını görmüş gibidir. Bunu ancak Sudeikis'in işaret ettiği gibi hiç de ABD'li olmayan bir paradigmada yapabilir Lasso. Başkasını görmeyi bilen, merhametli ve iyi kalpli gözlerle.

