İstanbul Futbol Oynar Mı?

İstanbul, her daim ülke futbolunun merkezindeydi. Şehirdeki futbol sahaları ise o merkezin kalbiydi. Peki, yıllar geçtikçe kaybolan semt sahaları ile bugünün yetiştirme sorunu arasındaki bağ ne?

Salih Demirci

Sporda, futbolda başarı ile güçlü şehirler arasında bir bağlantı olduğuna dair pek çok örnek verilebilir. İngiltere'nin en başarılı kulüplerinin Manchester ve Liverpool'dan çıkması ile Britanya'nın endüstri ve ticaret tarihi arasındaki bağlantı kesindir. Brezilya'nın en başarılı kulüplerinin Sao Paulo'dan, şehrin limanı Santos'tan ve Rio'dan çıkması, Buenos Aires'in, Belgrad'ın ve İstanbul'un ateşli rekabetler üretmesi, Barselona ve Marsilya'dan güçlü futbol kulüpleri çıkması sürpriz değildir. Kültürel etkileşim ve artı değer ile demografik ve ekonomik güç bu şehirlerde temerküz ederek boş zaman aktivitelerine (leisure) aktör ve seyirci üretmiştir. Futbolda başarılı olan bu şehirler, tarihsel liman kentleri ve göç alan şehirlerdir. Şehirde toplanan maddi güç, şehrin çeperinde yer alan sosyoekonomik olarak dezavantajlı grupları oyuna çektiğinde üst düzey yeteneğin çiçeğe durduğunu görürüz. Oyunun yoğun biçimde pratiği ile birleşen sınıf atlama hayali, kulüpler bünyesindeki eğitimle birleştiğinde ortaya dünya futbolunun süper starları çıkmaktadır: Kylian Mbappe, Cristiano Ronaldo, Zinedine Zidane, Marcus Rashford ve dahi Güney Amerika'nın neredeyse tüm yıldız futbolcularında benzer hikâyeler vardır. Küçük şehirlerde doğanlar erken yaşta fark edilerek yakınlardaki büyük kentlere getirilirler ve şehirde yine aynı hikâye yazılır. Üst düzey oyuncular, futbola geniş imkânlar sağlayan büyük şehirlerin büyük kulüplerinde, onların tesislerinde oynayarak, eğitilerek yetişirler. Çizginin dışında kalan az sayıda oyuncu ise profesyonel olduktan sonra bu kulüplere katılır. Arada istisnalar olsa da genel çerçeveyi değiştirecek bir süreklilik yoktur. Futbol, büyük şehirlerin başarılı olduğu bir oyun. Fakat bir anomali olarak, bir marka şehir, maddi ve demografik olarak büyümeye devam ederken futbol için sağladığı imkânlar azalırsa ne olur? Türkiye'ye ve lokomotif şehri İstanbul'a olanlar olur...

İstanbul'un futbol hikâyesini tarihin ortasından bir yere, kırk yıl öncesine geri saralım ve 1982 yılında İstanbul'un futbol manzarasına dönüp bir bakalım. Fenerbahçe'nin uzun yıllardır kendi tesisleri var, zaten Kadıköy'ün İstanbul'da futbolun ilk mekânı olması sayesinde Fenerbahçe saha sorunu yaşamadı. Beşiktaş'ın amatör futbolla ortak kullandığı Şeref Stadı'nın yıkılmasından sonra Fulya'da müstakil idman sahası hayali gerçekleşmek üzere. Galatasaray'ın ise yıllardır belli bir idman sahası yoktu; takım göçebe şekilde Sarıyer'de, Altunizade'de, Dragos'ta antrenman yapıyordu. Son şampiyonluğunu da biraz da bu sebepten olsa gerek, dokuz yıl önce kazanabilmişti ve nihayet Florya'da müstakil bir idman sahasına kavuşmuştu. İstanbul'un üç büyük kulübü kendi tesislerine sahipti ve bu yıllar malum, Avrupa'da şerefli mağlubiyetlerin yıllarıydı.

İstanbul'un toplam nüfusu 1982 yılı itibarıyla yaklaşık 5 milyondu. Kente göç olanca hızıyla sürüyor; yeni evler, mahalleler, semtler oluşuyordu. Şehrin 1. Lig'de üç büyüklerden başka temsilcisi yoktu ama başta kentin kadim kulüpleri olmak üzere alt ligler ve amatör futbol şehir hayatının tam merkezinde yer alıyordu. Bugün yerinde Etiler Akmerkez olan futbol sahasında semt karmaları sponsorlu bir turnuva yapıyor ve turnuvayı Kabataş kazanıyordu. Takımın yıldızı ise sonraları futbolumuzun en önemli simalarından birine dönüşecek Aykut Kocaman'dı. Gültepe'de geçen çocukluğunda okulda top oynayan, bugün Erlangen Parkı olarak bilinen yerde bulunan Karakol Sahası'nda oynadığı bir sınıf maçında keşfedilen Aykut Kocaman'ın o günkü maçtaki rakiplerinden biri ise sonraları Beşiktaş kaptanı olacak Gökhan Keskin'di. Aynı yıllarda Rıza Çalımbay ise Hisarüstü'nde, Halimpaşa Sahası'nda yıldızlaşıyordu. Engin Verel Davutpaşa'nın, Ziya Doğan Çapa Sahası'nın, Ali Gültiken ise Zuhuratbaba'nın yıldızıydı.

Yaz turnuvalarında profesyonel takımlara karşı oynayan amatörler ve hevesli gençlerin bazılarının profesyonellerden aşağı kalır yanı yoktu. Oyuncu izleme ve keşif (scouting) hemen oracıkta, semt sahasında, amatör rakiple oynarken yapılıyordu. Aynı zamanda İstanbul'un Ankara yolundaki komşuları Kocaeli ve Sakarya'da da futbol benzer şekilde çılgınlık boyutundaydı ve bu iki şehirden de İstanbul'a oyuncu akıyordu. 1982 yılında İstanbul'da, uydu fotoğraflarından tespit edildiği üzere en az 205 adet nizami boyutta futbol sahası vardı. Semtlerin, mahallelerin bu vitrin sahalarının yanı sıra, yaşları bu yıllara erişenlerin kolayca hatırlayacağı üzere hemen herkese yakın bir boş arsa, her zaman açık olan okul bahçesi ya da oyun alanı vardı. Buralarda 1'e 1'den başlayarak gündüzün her saati futbol oynayan çocuklar görmek mümkündü. Henüz arabaların sayısının az olduğu kentte, bilhassa kentin çeperindeki mahallelerde futbol gündelik hayatın her an rastlanabilen bir unsuruydu. Türkiye futboldaki ilk uluslararası başarılarını 80'li yılların sonunda elde etti. 90'lı yıllar ise müthiş bir yükselişin büyük başarılarla taçlandığı altın bir dönemdir. 2000'lerin başında elde edilen zaferler ile 80'li yıllarda şehrin arsalarında, sokaklarında top oynayan çocuklarının hayali gerçek oluyordu. 2008 Avrupa Şampiyonası ise bir devrin son hamlesiydi. İstanbul'un son büyük sokak futbolcusu Arda Turan ile İstanbul'un ve Türkiye'nin futbolunda bir devir sona erdi. Sokak, arsa, vitrin sahalar, okul bahçeleri oyuna kapandı, nüfusu 20 milyona varan kentte yalnızca 59 nizami saha* kaldı. Halı sahalarda futbol pratiği ücretli bir eğlenceye dönüştü, profesyonel futbolun tamamen dışında kalmış orta yaşlı şehir sakinlerinin sosyalleştiği birer mekân oldu. Üst düzey profesyonel futbolu besleyen damarlar tıkandı, küçük yaştan itibaren oyunu yoğun şekilde pratik ederek geliştirilmesi gereken melekeler ne yazık ki rekabet edilen ülkelerin çocuklarının gerisinde kalır oldu.

İstanbul'un kendi içine çöken, yapılaşma harici alanları yutan şehirleşmesi, kendi miktarınca Türkiye'nin tüm büyük şehirleri için geçerli. Dolayısıyla Ankara, Samsun, Adana ve diğerleri için de benzer şeyleri söyleyebiliriz fakat İstanbul kadar çarpıcı düzeyde değil. Öyle ki katıldığımız ilk FIFA turnuvası olan 1954 Dünya Kupası'na İstanbul doğumlu 11 oyuncu ile gitmiştik. Zamanla bu sayı azaldı; 2002 Dünya Kupası'nda yediye, Euro 2008'de ise altıya düştü. Euro 2020'de bu sayı ikiye indi; öyle de devam etti ve son Dünya Kupası play-off maçımızda, Portekiz'e karşı 23 kişilik maç kadrosunda İstanbul doğumlu tek bir oyuncu yoktu.

Çocukluğunu İstanbul'da geçirmek, profesyonel futbolcu olmaya giden yolda bir engele dönüştü; zira ilkokul çağında oyunu pratik edecek imkân bulmak, üstelik bunu rekabetçi bir ortamda yapabilmek şehrin çocuklarının neredeyse yüzde 95'i için mümkün değil. Erken yaşta büyük kulüplerin altyapılarına dahil olan, sayıları üç hanelere ancak varan çok az sayıdaki çocuk, yegâne umut.

Türkiye'nin 80'li yılların sonunda başlayan ve 2008'e kadar süren başarılı döneminin temeli, 80'li ve 90'lı yıllarda kentlerin sokaklarında, arsalarında top oynayan çocuklardır. Kulüplerin birbirini takip ederek kendi tesislerine sahip olması, yurtdışından oyuna katılan bilgi birikimine diasporanın Avrupa'da doğan ilk neslinin katkısı artan organizasyonla birleşince Türkiye'de futbol sahip olduğu potansiyeli açığa çıkaracak bir imkân buldu. Sokaklardaki sahalara, boş arsalara ne devlet ne belediye ne de kulüpler herhangi bir yatırım yapmıştı. Şehrin çocukları buraları oyun alanına, futbol sahasına dönüştürdü ve profesyonel futbol bu temel üzerine ekledikleriyle kendini başarılı kıldı. Şu andaki durumumuz ise UEFA sıralamasında 90'lı yılların başına gerilemiş, dünyanın en az futbolcu ihraç eden ve Avrupa'nın kendi liginde en az yerli oyuncu oynatan; yani çok az insanı futbolcu olabilen, futbolu tamamen ithalata dayalı olmaktan ibaret. Şehirlerimizde artık futbol, herkesçe oynanan değil üzerine konuşulan bir şey. Dolayısıyla profesyonel futbolun başarıya giden tüm damarları tıkandı, üstüne üstlük milyarlarca borç ile birlikte...

Elbette giden geri gelmeyecek. İstanbul asla 1982 yılındaki şehir olmayacak. Buna karşın Türkiye'nin futboldaki başarılarının tesadüf olmadığını, deneme yanılma ile tekrarlanamayacağını, arsa-sokak futbolunun şehirlerimiz için yalnızca nostaljik bir öğe değil hep o bahsedilen altyapılar olduğunu fark etmek, futbol kamuoyuna yeni bir bakış açısı kazandırabilir. Varolan sahalar müstakil olarak nitelikli olabilirler ama sayıları çok az. Çok az sayıda çocuk rekabete katılıyor ve kulüpler, rekabet etmek istedikleri dünya şehirlerinin kulüplerine kıyasla çok az sayıda çocuğa, çok sınırlı bir imkân sağlıyor. Bir yandan da örgün eğitimin yoğunluğu ve dijitalleşme, çocukların futbola olan ilgisini kısmen de olsa azaltıyor. Fakat buna karşı rekabet etmek istediğimiz kulüpler tesislerine yeni sahalar ekliyorlar, çocukları oyuna çağırıyorlar, oyun alanları yaratılması için politika yapıcılar ve diğer aktörlere baskı yapıyorlar. İstediği her oyuncuyu alabilecek parası olan PSG, Real Madrid, Liverpool niçin 15-20 sahalık tesisler yapıyor? 50 bin nüfuslu Villarreal'in neden on adet nizami sahası olan tesisi var? Bu türden sorular, Türkiye'de de futbolun mekânının kulüpler bünyesinde yeniden organize edilmesinin ve buna kaynak aktarılmasının zorunluluğuna işaret ediyor. Unutulmamalı ki imkân ile mekân, kardeş kelimeler. Eğer şehirde mekân yoksa, oyun alanı yoksa, saha yoksa; futbolda uluslararası başarıya dair her konu ikincildir. Bu bağlamda Türkiye'de voleybolun yakın dönemdeki başarılarının voleybolun mekânları ile ilişkisi incelenebilir.

Devam etmek için üye ol

Socrates Dergi’ye üye olarak dergi arşivinden istediğin kadar yazıyı 7 gün boyunca ücretsiz okuyabilirsin!

Üyeliğin varsa

Bu içerik ve daha fazlası için Socrates Haziran 2022 sayısı