İz

8 dk

Bazı sporcular iz bırakırlar. Oyunu bırakıp gittiklerinde dahi hatırlarsınız onları. Kendilerini hatırlatırlar. Tıpkı Kobe gibi.

Parkenin ulaşılması güç, dev süper yıldızları -Amerikan spor kültüründeki mitolojik göndermeyle- ‘Basketbol Tanrıları’ diye adlandırılır. 1992 Barselona Olimpiyatı’nda Dream Team sahaya çıktığında, “Olimpos’taki yerlerinden inen tanrılar bir araya geldi” demişti herkes. Sahadaki etkileri, bıraktıkları izler vekarakter özellikleri ile karşılaştırılmaya müsait figürlerdi hepsi. Her hareketleri, ibadet niyetine mercek altına alınıyordu.

Ama bu payeyi almak, basketbolun Olimpos’una yükselmek zordur. Misal; Wilt Chamberlain gibi, bir maçta 100 sayı atman gerekir; Earvin ‘Magic’ Johnson gibi, oyun kurucu olmana rağmen takımdaki eksikler nedeniyle pivot pozisyonunda oynaman ve ezeli rakibin Boston Celtics’e karşı, hem de en iyi iki savunmacının üstünden ‘skyhook’ ile maç kazandıran basketi atman istenir; ya da Larry Bird gibi, basketbolun sadece sayı atmaktan ibaret olmadığını, sahada herşeyi yaparak kanıtlaman beklenir.

Dağın zirvesinde olmak için ise Michael Jordan gibi, dünyayı “Be Like Mike!” etkisi doğuracak kadar sarsman gerekir.

Olimpos Dağı zirvesi sakinleri, şu günlerde sabırsızlıkla yeni bir basketbol tanrısını bekliyorlar; yani jübile turunda veda maçını 60 sayı ile tamamlayan, kariyeri boyunca kendisini seven-sevmeyen herkeste karmaşık duygular ve farklı tatlar bırakan Kobe Bryant’ı...

İstatistiklerine, skandallarına, şampiyonluklarına veya bir diğer efsane Shaquille O’Neal ile yaşadıklarına değinmeyeceğim. İsteyen herkes, Kobe’nin 20 senelik kariyerinde aldığı her nefesi, ne zaman ve nerede aldığına kolayca ulaşabilir. Artık, sadece kitaplardan ve filmlerden öğrendiğimiz bir çağda yaşamıyoruz. Bu yüzden, bahsetmek istediklerim daha çok, ona bayrağı Jordan’dan teslim alan birçok oyuncunun arasından sıyrılma gücünü veren özellikler olacak.

Kobe’yi, ortaya çıktığı ilk birkaç yılda âdeta hayran kafasıyla takip ediyordum. E-posta adresimde bile adı geçiyordu, düşünün... Sanki bir nevi “Jordan en iyisi, herkes MJ olamaz ama bari en yakın ikinci olsam” dönemiydi benim için. Adına çıkan ayakkabılar ayağımdaydı; soyunma odasındaki sandalyeye tekme savurup ayak parmağımı kırdığım zamanda bile...

Ben genç takımdaydım. Kobe ise smaç yarışmasını kazanmış, NBA’de büyük heyecan yaratmıştı. Chicago Bulls’un Jordan sonrası boşluk yaşadığı zamanlardı. Abimin o sıralar çok başarısız olsalar da her şeye rağmen Boston Celtics dediği dönemde, Kobe sayesinde Los Angeles Lakers’a sempati duymaya başlamıştım.

Sonra, bir noktada, farklı duygular hissetmeye başladım. Takım arkadaşlarıyla anlaşamaması ve pas vermeyi -tabii ki- bilse de fikren buna yatkın olmaması gözüme batmaya başlamıştı.

Her şeyden öte, saha içindeki hareketleriyle kendini Jordan’a rakip göstermesi bana itici geliyordu. Kobe büyüdükçe ve başarılarına yenilerini ekledikçe ben ona daha da kıl oldum. Hidayet’in forma giydiği Sacramento Kings’le karşılaştıkları play-off serisinde yaptıklarıyla da -âdeta- yangına körükle gitti.

Daha sonra yine ayakkabılar ortaya çıktı. Bakın, bu mesele gerçekten önemlidir. Teknolojisinden kumaşına, ‘bileksiz’ oluşundan yeri tutuşuna, her şeyiyle... Ben de Kobe adına kendi oyunumu gösterebileceğim bir model çıktığını duyunca etkilenmiştim. Ayakkabıları aldım ama merak da ettim; Kobe Bryant’ı diğerlerinden başarı, vizyon, karizma ve düşünce yapısı olarak ayıran neydi?

Evet, Jordan’dan esinlendiği kesindi. Ancak yazar Austin Kleon’un kitabının adında dediği gibi; Steal Like an Artist, yani resmi çevirisiyle Bir Sanatçı Gibi Araklayın söylemini en iyi şekilde uygulayan kişilerden biriydi. Yaptığı tamamen orijinal olmayabilirdi. Ancak yeniydi. Jordan’a benzemeyen birçok özelliği ve becerisi vardı, her ne kadar Jordan’ın 2000’lerdeki sureti gibi gözüktüğü çok an yaşamış olsak da...

Hedefi belliydi: Yapabileceklerini net bir şekilde belirleyip; yılmadan, sıkılmadan, vazgeçmeden onları en iyi şekilde yapana kadar çalışmak, belki de herkesten daha iyi yapana kadar.

Spor salonunda ışıklar yanmadığı, seyircinin sesi yerine sadece ayakkabının parke ile temas ettiğinde çıkardığı gıcırtıların yankılandığı dakikaları düşünün... Hakemin, antrenörlerin, sunucuların olmadığı zamanlardan bahsediyorum. Bir oyuncuyu diğerlerinden ayıran dakikalardır onlar.

İşte, Kobe’nin de bu anlardaki disiplini, gerçekten bir şehir efsanesinden daha ileri boyutlara gelmiş durumdaydı. Mitolojik öyküler gibiydi âdeta. NBA veya Dream Team ortamına girmiş her insanın, kesinlikle Kobe’nin çalışma temposu ve disipliniyle alakalı bir anısı vardı. Duyduğunuzda, neden bu kadar iyi olduğunu daha iyi anlayabilirdiniz.

Play-off zamanı takımın şut idmanı öncesinde, yılların birikimi sakatlıklarının yol açtığı ağrıları hafifletmek adına özel antrenmanlar yapardı. Olimpiyat oyunlarına hazırlanırken gece uyku tutmayınca antrenörü uyandırıp bire bir çalışması ve sonrasında devam edip takım idmanına kadar salonda kalması, gerçekten de çok özel bir odaklanma ve eşsiz bir azim gerektiriyor. Tamam, her oyuncunun bu ortamları yaratacak imkânları yok ama böyle bir düşünce yapısına ulaşmak da sadece imkânlara bağlı değil. Bu noktada hakkını vermek gerekiyor.

Burada biraz daha başa dönelim... Basketbolu Kuzey Amerika sınırlarından çıkarıp küresel seviyeye getiren sporcu Michael Jordan’dı ama dünya üzerinde henüz tam olarak temas etmediği noktalar kalmıştı. 1992 Barselona ile birlikte Avrupa’nın basketbola bakış açısı bambaşka boyutlara ulaştı. Devamında ise Kobe’nin de dâhil olduğu kuşak ortaya çıktı ve basketbol, Uzak Doğu sınırlarına dayandı. Kobe, sponsorların organizasyonuyla da olsa kendini tanıtmak adına tek başına Asya’ya giden ilk oyunculardan biriydi. Gittiği her yerde, her zaman, binlerce insan onu görmek için sıraya girdi. Türkiye’ye geldiğinde de binlerce insan uzaktan bile olsa onu görebilmek için eski Haliç Köprüsü civarındaki alanda yerlerini almıştı.

Kobe Bryant, hiçbir zaman en sevilen yıldız olmadı. Eleştirilecek ya da hatalı olduğu düşünülecek birçok davranışta bulundu. Ancak bunun yanında, en takdir edilen ve saygı duyulan sporculardan biri olduğunu söylesek, kimsenin itirazı olmaz herhalde. Önümüzdeki günlerde, Olimpos zirvesindeki diğer efsanelerin yanındaki yerini alıp aşağı doğru bakarken, hem bıraktığı izleri inceliyor olacak hem de kendi çizdiği yola en yaklaşan ismin kim olduğunu bulmaya çalışacak. O çizgiler elbette herkesi ayrı bir rotaya sürüklüyor ama bu bireysel serüvenlerden biri, mutlaka bir noktada Kobe’ninki ile kesişecek. Tıpkı Kobe’nin yaşadığı gibi...

Kobe Hakkında

LeBron James: Önümüzdeki yıl Los Angeles Lakers’a baktığımızda, Kobe Bryant’ı o formayla göremeyeceğiz. Bu mantık dışı. 13’ü benim kariyerime denk gelen 20 yıl... Neredeyse hayatımın yarısı.

Michael Jordan: Kobe ile geçmişime şöyle bir bakıyorum... İlk defa karşı karşıya oynayışımız, sonrasında gözlerinin içinde gördüğüm o rekabetçi ateş... Onu öyle görmek insanı canlandırıyordu.

Shaquille O'Neal: Birlikteyken nasıl daha fazla şampiyonluk kazanamadığımızı düşünüyorum. Detroit’e 2004’te kaybettiğimiz aklıma geliyor. Kazansaydık harika olabilirdi.

Phil Jackson: Michael Jordan’ı geçmişti, ki bu inanılmazdı. Oyundaki en çok sayı atan skorer-guard olmuştu. Tarihin en iyi skorer guard’ı. Bu, onun mirası.

Socrates Dergi