Jens Voigt: “Jonas Vingegaard rahat kazanır”

5 dk

Bulgaristan başlangıcı, Jonas Vingegaard & Visma Lease a Bike’ın olası dominasyonu, Jonathan Milan’ın gücü, Giulio Pellizzari ihtimali derken sezonun ilk Büyük Tur’u İtalya Bisiklet Turu, pek çok soru işaretini de bünyesinde barındırıyor. Biz de bu soruları her yıl Eurosport ekranlarında motosiklet üstünde aktardığı bilgilerle Büyük Tur izleme deneyimimize keyif katan Jens Voigt’e yönelttik.

Bu Giro’nun zorluğunu anlatmak için nasıl bir veri öne çıkarırsınız?

Parkurda yaklaşık 49 bin metre irtifa kazanımı var. Bu, Everest’e deniz seviyesinden beş buçuk kez tırmanmak gibi bir şey. Bunu şöyle düşünün: Bütün peloton Everest’in eteklerinde başlıyor ve üç hafta içinde, yarış temposunda, Everest’e beş defadan fazla tırmanmak zorunda kalıyor. İnanılmaz değil mi? Bu spor çok sert. Çok büyüleyici ama çok sert. Roma’ya ulaşabilecek herkes şimdiden saygı duymak lazım. Dışarıdan bakmaya başladıktan sonra bunun ne kadar zor, ne kadar riskli ve üç hafta içinde ne kadar çok şeyin ters gidebileceğini daha iyi görüyorsunuz. Bazen bisikletçileri kendi çocuklarım gibi görüyorum ve onlar için yarışırken olduğumdan daha fazla endişeleniyorum.

Giro’nun açılış etaplarının Bulgaristan’da düzenlenmesi sizce ne ifade ediyor? Herhangi bir endişeniz var mı?

Hayır, açıkçası hiçbir endişem yok. Çok güzel bir ülke ve Karadeniz kıyısı boyunca yarışacağız. Bu yüzden ben oldukça olumlu bakıyorum. Bence Giro’nun Bulgaristan’dan başlaması yarış adına çok önemli bir adım. Çünkü Büyük Turlar’ın farklı ülkelere açılması bisikletin yeni kitlelere ulaşmasını sağlıyor. Son yıllardaki ülke dışı Grand Départ örneklerine baktığımızda bunun genelde çok başarılı sonuçlar verdiğini gördük. Daha fazla seyirci, daha fazla uluslararası görünürlük ve çok güçlü bir atmosfer yaratıyor. Bir de bu işin uzun vadeli etkisi var. Dünyanın en büyük bisikletçilerinin bir ülkeye gelmesi, takım otobüslerinin şehir merkezlerinde görülmesi, insanların yarışı yakından deneyimlemesi… Bunlar özellikle gençler üzerinde büyük etki yaratabiliyor.

Belki bir çocuk yol kenarında Jonas Vingegaard’ı ya da Jonathan Milan’ı izleyecek ve birkaç yıl sonra bisiklete başlamaya karar verecek. Böyle organizasyonların değeri biraz da burada ortaya çıkıyor. Ayrıca organizasyonun uzun süredir hazırlandığını biliyorum. Bu son dakika alınmış bir karar değil. O yüzden lojistik ya da organizasyon tarafında da büyük bir problem beklemiyorum. Parkurun görsel tarafı da çok etkileyici olabilir. Özellikle Karadeniz kıyısındaki bölümler televizyonda harika görüntüler verecektir. Bu yüzden hem Giro için hem de Bulgar seyirciler için çok başarılı bir başlangıç olacağını düşünüyorum.

Giro’nun Bulgaristan’dan başlaması gelecekte Bulgar bisikletçilerin WorldTour takımlarına ulaşmasına yardımcı olabilir mi?

Kesinlikle olabilir. Artık bütün büyük takımların çok gelişmiş scout sistemleri var. Eğer Bulgaristan’da genç bir bisikletçi çıkıp 25 yarışın 20’sini kazanıyorsa, emin olun bunu fark ederler. Modern bisiklette yetenek keşfi eskisine göre çok daha organize ilerliyor. Takımlar artık sadece büyük yarış sonuçlarına bakmıyor. Genç kategoriler, veri analizleri, gelişim programları… Her şey çok yakından takip ediliyor. Böyle bir ortamda Giro gibi dev bir organizasyonun Bulgaristan’a gelmesi, yerel bisikletçiler için görünürlüğü ciddi şekilde artırabilir. Çünkü Grand Départ sadece bir yarış başlangıcı değil, aynı zamanda bütün bisiklet dünyasının birkaç günlüğüne o ülkeye bakması demek. Takım yöneticileri, gelişim ekipleri, scout’lar, medya… Herkes orada oluyor. Bu da genç Bulgar bisikletçiler için gerçek bir vitrin yaratıyor. Tabii yalnızca görünür olmak yetmez. Sonuç üretmeye devam etmek, doğru gelişim programlarının içinde olmak ve istikrarlı şekilde ilerlemek gerekiyor. Ama böyle bir organizasyon fırsat kapılarını açabilir. Deneme kampları, gelişim takımı sözleşmeleri ya da daha büyük yarışlara davet alma gibi süreçler bazen tam da bu görünürlük sayesinde başlıyor. O yüzden bence Giro’nun Bulgaristan’dan başlaması, sadece birkaç etap düzenlemekten ibaret değil. Uzun vadede Bulgar bisikleti için yeni yollar açabilecek önemli bir fırsat olabilir.

Ülke dışı Grand Départ’lar –örneğin Giro’nun Bulgaristan’dan başlaması– ekstra yorgunluk yaratıyor mu? Peloton bu konuya nasıl bakıyor?

Açıkçası çok büyük bir problem olduğunu düşünmüyorum. Hatta ben bu fikri seviyorum. Başlangıç Avrupa içinde kaldığı sürece bence gayet iyi bir şey. Bazen seyirciler böyle başlangıçların bisikletçiler üzerinde büyük bir ekstra yük yarattığını düşünüyor ama modern pelotonda durum artık biraz farklı. Takımların lojistik imkânları çok gelişti. Büyük bütçeler, konforlu takım otobüsleri, toparlanma rutinleri, transfer organizasyonları… Bunlar sayesinde düşünüldüğü kadar dramatik bir yorgunluk oluşmuyor. Hatta çoğu zaman işin zor kısmını bisikletçilerden çok takım personeli ve medya ekipleri yaşıyor diyebilirim.

Bence bu tür Grand Départ’ların en önemli tarafı sporun yeni yerlere ulaşmasını sağlaması. Giro’nun Bulgaristan’dan başlaması gibi organizasyonlar yerel heyecan yaratıyor, yeni insanları bisiklete çekiyor ve yarışın etki alanını büyütüyor. Büyük Turlar’ın sadece İtalya, Fransa ya da İspanya sınırları içinde kalmaması spora iyi geliyor. Tabii burada önemli bir sınır var: Avrupa içinde kalmak. Kısa uçuşlar, transfer günleri ve mevcut takvim yapısıyla bunu yönetmek oldukça kolay. Ama bir gün New York’tan ya da Avustralya’dan start vermeye kalkarsanız, iş tamamen değişir. O zaman daha uzun uyum süreci, ekstra dinlenme günleri ve ciddi jet lag problemleri ortaya çıkabilir. Ama Bulgaristan gibi bir başlangıç söz konusu olduğunda, pelotonun genel olarak bunu büyük bir problem olarak gördüğünü sanmıyorum. Hatta birçok bisikletçi farklı ülkelerde yarışmaktan keyif alıyor.

Jonas Vingegaard bu yıl İtalya Bisiklet Turu’nu rahat şekilde kazanabilir mi?

Şu anki görüntüye bakarsam, ikinciyle arasında en az beş dakika fark olacak şekilde kazanmasını bekliyorum. Benim gözümde Jonas Vingegaard açık ara en büyük favori. Eğer ciddi bir problem yaşamadan yarışa başlayıp Roma’ya kadar ulaşırsa, genel klasmanın belirleyici ismi olacaktır.

Yarışın ilk büyük kırılma noktası olan Blockhaus finişli yedinci etap çok önemli. Vingegaard seviyesindeki bir bisikletçi böyle bir etapta yarışa damgasını vurabilir, pembe mayoyu alabilir ve sonrasında da takımının kontrolüne yaslanabilir. Aslında mantık oldukça basit: Elinizde yarışın en güçlü genel klasman bisikletçisi varsa ve kadroyu tamamen onu korumak üzerine kurduysanız, yarışın kontrolünü de ele geçirebilirsiniz. Liderle birlikte son tırmanışlara kadar kalabilecek domestikler, tempo yapabilecek isimler, kaçışları kontrol edecek bir ekip… Bunlar bir araya geldiğinde yarışın dinamiği tamamen sizin istediğiniz şekle bürünür. Visma Lease a Bike’ın kadro tercihi de bana tek bir mesaj veriyor: Bu takım tamamen Jonas’ı pembe mayoya taşımak için kurulmuş. Elbette Büyük Turlar’da her zaman bilinmezler vardır. Düşebilirsiniz, hastalanabilirsiniz, yarış beklenmedik şekilde karmaşık hale gelebilir. Ama büyük bir aksilik yaşanmadığı sürece Vingegaard’ın özellikle büyük dağ etaplarında rakiplerine karşı zaman kazanıp ardından bu farkı yarış sonuna kadar korumasını bekliyorum.

Jonas Vingegaard Giro’yu nasıl yönetmeli? İlk dağ finişinde sert bir tempoyla fark yaratıp sonra Roma’ya kadar kontrolü elde mi tutmalı?

Önce Bulgaristan’daki düz ve stresli etapları kazasız geçmesi gerekiyor. İlk etaplardan biri sahil boyunca gidiyor ve öyle etaplarda her zaman çapraz rüzgâr riski olur. Peloton bölünebilir, stres artabilir. Oralarda zaman kaybetmek istemezsiniz. Yedinci etapta, Blockhaus’ta yarışa damgasını vuracağını düşünüyorum. O etabı alabilir ve pembe mayoyu orada giyip bir daha bırakmayabilir. Bence plan bu: Blockhaus’ta tam gaz git, zaman kazan ve sonra takıma yaslanarak kontrol et. Elbette daha sonra başka zor finişler de var. Dokuzuncu etapta ve 16. etapta yine sert günler olacak. Ama Vingegaard’ın yarış stratejisi bence çok net: İlk günlerde risk alma, zaman kaybetme, ilk büyük dağda farkı yarat, sonra takımınla yarışı kontrol et.

Visma | Lease a Bike tüm Giro’yu kontrol edecek güce sahip mi?

Kesinlikle sahipler. Çok dengeli bir kadro getirdiler. Takıma baktığınız anda tek hedefin ne olduğunu net biçimde görüyorsunuz: Roma’ya Jonas ve pembe mayoyla gitmek. Sprint opsiyonunu bile tamamen geri plana attılar. Bu aslında klasik bir Büyük Tur kontrol kadrosu. Takım genel klasman etrafında inşa edilmiş durumda. Korunan bir sprinter götürmemeleri de bunun en büyük göstergelerinden biri. Kadrodaki hemen herkesin görevi Jonas Vingegaard’ı dağlarda korumak, tempoyu ayarlamak ve yarışın kontrolünü takımda tutmak olacak. Büyük Turlar’da kontrol dediğimiz şey biraz da böyle kurulur. Liderinizle birlikte son tırmanışların derinlerine kadar kalabilecek domestikler gerekir. Kaçışları kontrol edecek, pelotonun ritmini belirleyecek, gerektiğinde tempo yapıp rakipleri yıpratacak isimlere ihtiyacınız olur. Visma’nın kadrosu tam olarak bunun üzerine kurulmuş görünüyor. Bir de bence işin en önemli taraflarından biri takım içindeki rol dağılımının netliği. Herkes aynı hedef için yarışıyor. “Bu Giro tamamen Jonas için” mesajı takımın her seviyesinde çok açık. Böyle olduğunda karar almak kolaylaşır, yarış içinde karışıklık azalır ve planı üç hafta boyunca disiplinli şekilde uygulayabilirsiniz. Eğer pembe mayoyu erken alırlarsa, onu yarış sonuna kadar savunabilecek organizasyona sahip olduklarını düşünüyorum.

Florian Lipowitz şu anda en üst seviyeye ne kadar yakın?

Bence artık oraya çok yakın. Belki biraz daha yarış zekâsına, biraz daha “öldürücü içgüdüye” ihtiyacı var. Aradaki fark yüzde 1 bile değil, belki sadece yüzde yarımlık bir eksik.

Lipowitz zaten bugün geldiği noktada dünyanın en üst seviyesinin kapısında duran bir bisikletçi. WorldTour seviyesinde elde ettiği etap ve genel klasman sonuçları bunu net şekilde gösteriyor. Asıl mesele artık büyük sıçramalar yapmak değil, çok küçük detayları geliştirmek. En üst seviyede bazen farkı yaratan şey fiziksel güçten çok doğru ânı hissedebilmek oluyor. Ne zaman saldıracağını bilmek, iyi bir pozisyonu galibiyete çevirecek hamleyi tam zamanında yapabilmek… O “killer instinct” dediğimiz şey biraz da bu. Bir de modern bisiklette yarışlarda sadece bir kez hızlanmak yetmiyor. Sert şekilde tempo artırıp kısa süre toparlandıktan sonra tekrar patlayıcı bir atak yapabilmeniz gerekiyor. Lipowitz’e baktığımda daha çok güçlü bir dizel motor görüyorum. Uzun süre çok yüksek tempo üretebiliyor, dayanıklılığı çok etkileyici ve ritmini koruyabiliyor. Ama eğer tırmanışlarda biraz daha patlayıcılık ekler ve yarış içindeki karar alma tarafını biraz daha keskinleştirirse, işte o küçük yüzde yarımlık gelişim podyumları galibiyete çevirmeye başlayabilir. O zaman da sadece iyi sonuç alan bir bisikletçi değil, her büyük yarışta kazanma ihtimali olan elit isimlerden biri haline gelir.

Giulio Pellizzari’nin Giro’yu Jai Hindley’nin önünde bitireceğini düşünüyor musunuz?

Evet, düşünüyorum. Tabii bu Hindley’nin zayıf bir bisikletçi olduğu anlamına gelmiyor. Bence hâlâ çok kaliteli bir genel klasman ismi. Ama son yıllarda pelotonda belirgin bir jenerasyon değişimi yaşanıyor ve genç genel klasmancılar artık çok daha komple şekilde geliyor. Pellizzari’ye baktığımda, Büyük Tur’un bütün gerekliliklerine daha uygun bir profil görüyorum. Günler boyunca tekrar tekrar yüksek seviyede tırmanabiliyor, inişlerde kendine güveniyor ve zirve sonrası kolay kolay zaman kaybetmiyor. Zamana karşı performansı da önemli, çünkü düz zamana karşı etaplarında büyük kayıplar yaşamamak artık genel klasman için kritik hale geldi. Bir de peloton içindeki pozisyon alışları çok iyi. Büyük anlar gelmeden önce kendisini güvenli ve doğru yerde tutabiliyor.

Büyük Turlar artık sadece iyi tırmanan bisikletçilerin kazanıldığı yarışlar değil. Her alanda açık vermemeniz gerekiyor ve Pellizzari’nin bu anlamda çok modern bir genel klasmancı profiline sahip olduğunu düşünüyorum. Hindley tarafında ise yaş ve kariyer eğrisi de değerlendirmemin bir parçası. 29 yaşına geldiğinizde, eğer bir bisikletçi birden fazla Büyük Tur kazanacak seviyeye çıkacaksa bunun işaretlerini genelde daha erken görmeye başlarız. Pellizzari ise hâlâ yükseliş halinde bir isim gibi görünüyor. Bu yüzden genel klasmanda Pellizzari’nin Hindley’nin önünde bitirmesini bekliyorum.

Peki Pellizzari’nin sınırları neler? Özellikle uzun ve düz zamana karşıda Vingegaard’a karşı ne durumda?

Bence onun için en zor bölüm dağlar değil, yaklaşık 40 kilometrelik düz zamana karşı etabı olacak. Çünkü bu parkur tipi Jonas Vingegaard’ın açık şekilde daha güçlü olduğu alanlardan biri. Pellizzari dağlarda ayakta kalabilir, genel klasman ritmini koruyabilir, hatta pozisyon alma konusunda da oldukça iyi görünüyor. Ama uzun ve tamamen düz bir bireysel zamana karşıda ciddi zaman kaybetme riski var. Büyük Turlar’da bazen tek bir etap bütün genel klasmanı şekillendirebilir ve bu Giro’da o günlerden biri büyük ihtimalle zamana karşı olacak. Eğer Filippo Ganna gibi saf zamana karşıcılar, zamana karşı uzmanları start alıyorsa, zaten etap galibiyetinin doğal favorisi haline geliyorlar. Bu da aslında o disiplinin ne kadar özel bir uzmanlık istediğini gösteriyor. Pellizzari’nin asıl sınavı da burada başlayacak. Çünkü modern genel klasman bisikletçisinin artık sadece iyi tırmanması yetmiyor. Özellikle düz zamana karşı etaplarında kaybı sınırlamak zorundasınız. Eğer orada fazla zaman verirseniz, dağlarda bunu geri almak her zaman mümkün olmuyor. Bu yüzden Pellizzari açısından bakıldığında, dikkat edilmesi gereken asıl günün o uzun zamana karşı etabı olduğunu düşünüyorum. Genel klasman sıralamasını belirleyecek en kritik noktalardan biri olabilir.

Sprint etaplarında Jonathan Milan dominasyon kurar mı? Ona gerçekten meydan okuyabilecek isimler kimler?

Bence Giro’nun son gününde Maglia Ciclamina’yı üzerinde taşıyacak isim Jonathan Milan olacak. Hatta ilk etaptan pembe mayoyu alma konusunda da benim çok büyük favorim.

Tabii toplu sprintler doğası gereği kaotiktir. Her şey sadece saf hızla ilgili değildir. Zamanlama, pozisyon alma, takımların organizasyonu… Sonucu belirleyen detaylar bunlar oluyor. Ama Jonathan Milan’ın avantajı, sadece çok hızlı olması değil, aynı zamanda etrafında çok güçlü bir sprint treni bulunması. Lidl–Trek bu konuda gerçekten çok iyi yapılandı. Simone Consonni gibi üst düzey bir son adamı var. Arkasında Max Walscheid ve Tim Torn Teutenberg gibi güçlü isimler bulunuyor. Böyle bir yapı, sprint finallerinde Milan’a inanılmaz büyük avantaj sağlıyor. Bu yüzden hem puan mayosunun hem de erken sprint etaplarının en büyük favorisi olarak görüyorum onu. Eğer ilk etap toplu sprintle biterse, pembe mayo için de en güçlü aday bence Milan olur.

Ona gerçekten sorun çıkarabilecek isimler arasında Dylan Groenewegen ve Kaden Groves’u sayarım. İkisi de doğru form durumuyla etap kazanabilecek sprinterler. Yarışın akışı ya da sprint hazırlığı onların lehine gelişirse Milan’ı yenebilirler. Ama sprintlerin güzelliği biraz da burada zaten. Son 150-250 metre her şeyi değiştirebilir. Kâğıt üzerinde daha yavaş görünen bir sprinter, kusursuz bir takım treni sayesinde etap kazanabilir. Aynı şekilde en güçlü sprinter bile yanlış pozisyon alırsa ya da sprintini yarım saniye geç başlatırsa kaybedebilir. Yine de genel tabloya baktığımda Jonathan Milan’ı bu Giro’nun açık ara sprint referansı olarak görüyorum.

2026 İtalya Bisiklet Turu’nda ilk Büyük Tur’unu koşacak Antonio Morgado’dan ne bekleyebiliriz?

Bir bisikletçi için ilk Büyük Tur her zaman çok özeldir çünkü bilinmeyene doğru pedallarsınız. Morgado daha önce arka arkaya iki ya da üç hafta boyunca yarışmadı. Bu yüzden süreç iki farklı yöne gidebilir: Üçüncü haftada kendisini inanılmaz iyi hissedebilir ya da birikmiş yorgunluğun, daha önce yaşadığı her şeyden çok daha sert olduğunu fark edebilir.Antonio Morgado, Büyük Tur deneyimi olan isimlerin bulunduğu bir takımla geliyor ve bu çok önemli. Igor Arrieta ve Adam Yates gibi takım arkadaşları, ekibe bir çaylağı gün gün yönetebilecek bir yapı kazandırıyor. Bu çok pratik bir yönetim şekli: Deneyimli bisikletçiler genç bir isme ne zaman enerji harcaması gerektiğini, ne zaman saklanacağını, ne zaman aktif dinleneceğini ve üç haftalık bir yarışın ritmiyle nasıl baş edeceğini anlatır. Aynı takımda genel klasman seçeneklerinin bulunması ise baskı da yaratır. Genç bir bisikletçinin özgürlüğü, takımın ondan suluk taşımasını, liderleri önde konumlandırmasını, atakları karşılamasını ya da tempoyu kontrol etmesini istemesiyle bir anda daralabilir. Çünkü o noktada öncelik genel klasman olur.

Benim ilk kez Büyük Tur koşacak bisikletçilere tavsiyem basit ve daha çok zihinseldir: Yarışı “önümde 20 etap kaldı” diye düşünmeyin. Bunun yerine küçük kazanımlarla ilerleyin: Bir gün bitti, iki gün bitti... Ancak yarışın ortasına geldiğinizde kalan bölümü daha küçük bloklar halinde düşünmeye başlayın. Bu zihinsel strateji, ilk kez Büyük Tur koşan bir bisikletçinin yarışın büyüklüğü altında ezilmesini engeller. Morgado’yu izlerken takımının onu nasıl kullandığına dikkat etmek gerekir. Eğer kimi günlerde onu koruyorlarsa bu ona yatırım yaptıklarının işaretidir. Eğer ondan çalışmasını istiyorlarsa görünür sonuçları sınırlı kalabilir ama kazanacağı deneyim çok değerli olur.

Paul Seixas’ın Fransa Bisiklet Turu’na gitmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Beklentiler nasıl yönetilmeli?

Çocuk daha 20 yaşında bile değil. Ona zaman vermek gerekiyor. Tour’a gidip deneyimi yaşasın, ortamı görsün, rahat olsun. Pogacar ve Vingegaard gibi isimleri takip edip onların nasıl yarıştığını gözlemlesin. Açıkçası Paul Seixas’ın Fransa Bisiklet Turu’na götürülmesi fikrini seviyorum ama bunun bir “hemen kazanma” projesi gibi görülmemesi lazım. Bu yaşta bir bisikletçinin omzuna anında Tour kazanma beklentisi yüklemek hem sağlıksız hem de ters tepebilecek bir şey.

Bence Tour onun için öncelikle bir öğrenme alanı olmalı. Yarışın ritmini, pelotonun nasıl hareket ettiğini, büyük takımların yarışı nasıl kontrol ettiğini içeriden görmesi gerekiyor. Özellikle Tadej Pogacar ve Jonas Vingegaard gibi isimleri yakından takip etmek genç bir bisikletçi için inanılmaz bir okul gibidir. Tempolarını nasıl ayarlıyorlar, kritik anlarda nasıl karar veriyorlar, takımları onları nasıl koruyor… Bunları televizyondan izlemekle yarışın içinde deneyimlemek aynı şey değil. Bir de insanlar bazen genç bisikletçiler konusunda fazla sabırsız olabiliyor. Diyelim ki Seixas üçüncü haftada zorlandı ya da çöktü. Bu bir karakter eksikliği değil, fizyoloji meselesi. Büyük Turlar üç hafta boyunca vücudu sınayan yarışlar ve bu seviyeye alışmak zaman alıyor. Doğru gelişim yolu bence şu: Bu yıl öğrenmek, deneyim kazanmak, sonra geri dönüp her sezon biraz daha güçlenmek. Eğer süreç doğru yönetilirse o zaman ileride gerçekten çok büyük hedeflere oynayabilecek bir bisikletçi haline gelebilir.

*2026 Giro d’Italia, 8-31 Mayıs tarihlerinde Eurosport ve HBO Max ekranlarında.

Socrates Dergi