John McEnroe: "Her oyuncu New York temposuna ayak uyduramıyor"
5 dk
Tenis her yıl “büyüyor”. Kendini ispatlamak isteyen sporcularsa sürekli değişiyor. Amerika Açık devam ederken oyuncuları ve mental sağlıklarını Eurosport yorumcusu John McEnroe’ya sorduk.
Carlos Alcaraz – Reilly Opelka maçını ben anlatmıştım. Alcaraz’ın return performansı gerçekten dikkat çekiciydi. Sizce bu seviye, Novak Djokovic ya da Jannik Sinner karşısında avantaj yaratabilir mi?
Bence Carlos Alcaraz, A oyununu sahaya koyduğunda hâlâ dünyanın en iyisi. Ama biraz bile düşerse işte o zaman Sinner gibi oyuncular fark yaratıyor. Bu rekabet harika. Opelka gibi servis canavarlarıyla oynamak kolay değildir ama Alcaraz rakibinin neredeyse her servis oyununda varlık gösterdi. Bazı noktalarda şanslıydı ama genel olarak refleksleri, el-göz koordinasyonu inanılmaz. Bu, doğuştan gelen bir yetenek. Zaten şu anda erkeklerde “return oyun kazanma yüzdesi” istatistiğinde zirvede olduğunu düşünüyorum ki bu maçta da nedenini gösterdi.
Roland Garros’ta Nadal’ın 14, Avustralya’da Djokovic’in 10 kupası var. Ama Amerika Açık’ta bir oyuncunun baskınlığına rastlamıyoruz. Neden bu turnuvayı kazanmak bu kadar zor?
Asıl şaşırtıcı olan şey Nadal’ın 14 Roland Garros, Djokovic’in 10 Avustralya şampiyonluğu. Bu seviyede bir dominasyon başlı başına akıl almaz bir şey. Son 10–20 yılda erkek tenisinin zirvesinde genellikle Avrupalı oyuncular yer aldı. Onlar için Amerika’ya gelmek hem uzak hem de sezonun son büyük turnuvası olduğu için yıpratıcı oluyor. Yorgunluk çok büyük bir etken.
Ayrıca ABD Açık’ta ortam çok farklı. Seyirciler daha gürültülü, atmosfer daha kaotik. Mesela geçen gece Coco Gauff’un maçında neredeyse hiç sessizlik olmadı. Herkes konuşuyordu, futbol veya beyzbol maçındaymış gibiydi. Amerika Açık, büyük bir enerji istiyor. Her oyuncu New York temposuna ayak uyduramıyor. Ve bu da turnuvayı tahmin edilmez kılıyor.
Grigor Dimitrov’un önümüzdeki sezonki geleceğini merak ediyorum. Sakatlık sonrası sizce onu neler bekliyor?
Geçenlerde onun bir maçını yorumladım ve hayatımda izlediğim en iyi performanslarından biriydi. Maçı kazanacak gibiydi. Gerçekten muazzamdı.
Grigor harika bir insan. Onunla arkadaşım. Çok klas bir adam. Ama şanssızlığı gerçekten inanılmaz. Büyük turnuvalardan en fazla çekilmek zorunda kalan oyuncu olmak istemezsiniz. Ama Dimitrov sık sık sakatlık yaşıyor. Yetenekli biri. Ama uzun süre “baby Federer” etiketiyle dolaştı ve bu da ona büyük baskı yükledi. Kim bu beklentileri karşılayabilir ki? Yine de çok iyi bir kariyeri oldu. O sakatlık olmasaydı -göğüs kasını yırttı diye duydum- gerçekten unutulmaz bir maç çıkarabilirdi. O tür bir sakatlık genelde 3–6 ay sahalardan uzak tutar. Çok zor bir sakatlık. Umarım toparlanabilir. Ama bu gerçekten zor bir süreç olacak. “Grand Slam kazanamanayan en iyi / en büyük oyuncu unvanını sizce en çok kim hak ediyor?
Bana göre iki isim öne çıkıyor: İlk olarak Gael Monfils: Müthiş yetenekli, komple bir oyuncu. Ve Alexander Zverev: Monfils’in önüne koyarım çünkü üç Grand Slam finali oynadı, birçok büyük turnuva kazandı ve dünya 2 numarasına kadar yükseldi. 6–7 yıl önce herkes onun “Big 3” sonrasındaki ilk büyük şampiyon olacağını düşünüyordu. Ama sonra Alcaraz ve Sinner geldi. Yani benim listemin başında Zverev olur.
Bu yılki karışık çiftler formatını nasıl buldunuz? Sizce bu formatın geleceği var mı?
Bence evet, çünkü Amerika Tenis Federasyonu’nun (USTA) istediği buydu: İnsanlar karışık çiftlere dikkat etsin. Ve bu yıl bunu başardılar. Geçmişte dürüst olayım, karışık çiftlerde kimlerin oynadığını bile çoğu zaman hatırlamazdım. Ama bu sefer bir heyecan oluştu. Ben çiftlerde yıllarca oynadım, karışık çiftler de oynadım. Özellikle partneriniz kız arkadaşınızsa işler daha da zorlaşıyor, benim başıma geldi! Ama bu sene karışık çiftler turnuvaya enerji kattı. Ayrıca kazanan çift de turnuvayı ciddiye aldığını gösterdi.
Bu nedenle diğer Grand Slam’lerde de benzer formatların gündeme gelmesi beni şaşırtmaz. Yine de bir şey eksikti: Takımlar birlikte antrenman yapmamış gibiydi. Sanki rastgele çıkıp oynadılar. Bu da belli oluyordu. Ama birlikte hazırlanan takımlar fark yarattı. Belki gelecekte daha ciddi hazırlanılır.

Alcaraz ve Sinner arasındaki maçlar çok keyifli. Sizce bu rekabet, Federer–Nadal ya da Sampras–Agassi seviyesine ulaşabilir mi?
Bu iki oyuncu gerçekten oyunun geleceği. Novak, Roger ve Rafa belki de tüm zamanların en iyileri. Farklı stilleri ve kişilikleriyle birbirlerini zirveye taşıdılar. Onlar gittikten sonra herkes “Şimdi ne olacak?” diye endişeliydi. Ama şimdi Alcaraz ve Sinner sayesinde bu boşluk doluyor. Geçenlerde bir yorumum yanlış anlaşıldı. Ben “Rafa toprakta yenilir” demedim, sadece bu iki oyuncunun prime dönemindeki Nadal’a bile rakip olabilecek potansiyeli olduğunu söyledim. Bu bile başlı başına inanılmaz. Borg döneminde onunla oynamak neredeyse imkânsızdı. Nadal da Roland Garros’ta öyleydi.
Ama Alcaraz ve Sinner sayesinde erkekler tenisi çok şanslı. Bu ikili, “Big 3” sonrasında oyunun seviyesini düşürmeyecek. Stillerinin ve karakterlerinin zıt olması bu rekabeti daha da özel kılıyor. Tıpkı benimle Borg arasında olduğu gibi. Bu tür ikililer, tenisin itici gücü.
Alcaraz, Sinner ve Djokovic’i dışarıda bırakırsak… şu anda erkeklerde performans açısından en iyi oyuncu kim?
Bence şu anda bu sorunun cevabı Ben Shelton. Artık o seviyeye gelmenin ne gerektirdiğini anlamaya başladı. Avustralya Açık’ta yarı finale yükseldi ve Sinner’e kaybetti. Sonra Roland Garros’ta Alcaraz’a yenildi. Yani sürekli olarak bu zirvedeki iki isme karşı oynuyor. Ama bu kötü bir şey değil. Aksine, bu deneyim sayesinde onların seviyesini yakalamaya çok yaklaştı.
Ve bence seyirci desteği de ona yardımcı olacak. Gerçi herkes Alcaraz’ı çok seviyor, o yüzden bazen Amerikalı olsan bile seyirciyi arkana almak kolay olmuyor. Ama yine de Shelton’ın daha çok yolu var ve gelişim gösteriyor. Daha 22 yaşında. Bence biraz şansla “o eşiği aşabilir.” Benim seçimim o olurdu.
Medvedev ilk turda raketini parçalayınca seyirciden çok sert tepkiler aldı. Sizce bu tarz davranışlar için ATP veya organizatörlerin daha fazla “etik kural” koyması mı gerekir, yoksa seyirci eğlencenin bir parçası olarak mı görmeli?
Beni biraz tanıyorsan herkesin aynı şekilde davranmasını isteyen biri olmadığımı da biliyorsundur. Benim için bu tür olaylar şovu büyütür. Hatta bu olaydan sonra tenisle ilgisi olmayan arkadaşlarım bile beni aradı çünkü o sahne tüm televizyon programlarında gösterildi.
Bence bu tarz şeyler, ABD Açık gibi turnuvalara dikkat çeker ve bu iyi bir şey. Medvedev belli ki çok zor bir dönemden geçiyor. Bu, ilk defa başına gelmiyor. Daha önce de ABD Açık'ta böyle şeyler yaşandı. Bu maçta bir noktada tamamen koptu. Ama bence karşısındaki Bonzi’ye de büyük saygı duymak lazım. Dağılmadı, beşinci sette toparlandı ve maçı aldı.
Medvedev’in geri dönmesi zor olacak ama hâlâ çok büyük bir oyuncu. Kortta şu anki halini görmek üzücüydü çünkü açıkça belli ki kendini kaybetmişti.
Medvedev’in öfkesinden bahsettik. Rublev de zaman zaman duygusal kırılganlıklarını dile getiriyor. Bugün artık sadece teniste değil, pek çok sporda mental sağlık daha açık konuşuluyor. Sizce sporcuların duygusal zorluklarını paylaşması iyi bir şey mi? Toplumun bu mücadeleleri fark etmesi açısından bu açıklık faydalı mı?
Çok iyi bir soru. Keşke ben de gençken kendi zihinsel sağlık sorunlarım hakkında daha fazla konuşsaydım. Belki o zaman gazeteciler bana biraz daha anlayışlı davranırdı! Bu baskılar ve beklentiler yeni değil. Sporcular her zaman bununla uğraşmak zorunda kaldı. Ama artık bu konuda yardım alma yolları çok daha erişilebilir.
Psikologlar, psikiyatristler… oyuncular artık bu uzmanlarla birlikte seyahat ediyor. Eskiden böyle bir şey asla olmazdı. Pandemi sonrası bu konu daha da görünür hale geldi. Benim için de zorlayıcı bir dönemdi. İnsanların eve kapandığı o süreç herkesin zihnini etkiledi.
Zihinsel sağlıktan bahsetmek cesaret ister. Çünkü bir noktada bu, “zayıflık göstermek” anlamına da gelebilir. Ama bence bu konuşmaları yapmak gerekiyor. Mesela Alexander Zverev yakın zamanda biriyle konuşmaya başladığını açıkladı. Bu çok değerli. O da zor bir dönemden geçiyordu ve ilk ya da son olmayacak. Oyunculara bu konularda destek vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Profesyonel tenis harika bir şey ama doğru insanlarla çevrili olmak çok önemli.
Mesela Alcaraz ailesinden birçok kişiyi yanında tutuyor, onu destekliyorlar. Sinner'de bu yok. Yani herkesin sistemi farklı. Önemli olan, neyin sana iyi geldiğini bulmak. Billie Jean King’in meşhur sözü vardır: "Baskı bir ayrıcalıktır.” Ama bunu söylemek kolay, yaşamak zor. Babam hep derdi: “Çık ve sadece tenis oyna.” Ama o kadar basit olmuyor bazen. Yine de niyetini anlardım.
Iga Swiatek’in sert kort performansıyla ilgili bir sorum olacak. Geçmişle bugünü kıyasladığınızda en büyük fark neydi?
Antrenör değişikliği yaptı ve bunun karşılığını almaya başladı. Bence en büyük fark servisinde, artık çok daha güçlü. Daha önce de bunu konuşmuştuk: Sert kortta daha fazla risk alması gerektiğini mi düşünüyordu, yoksa kendi oyununu mı oynamalıydı? Artık bu ikisi arasında bir denge kurduğunu düşünüyorum.
Topa ne zaman saldıracağını çok iyi ayarlıyor. Toprak kortta bunu hep yapıyordu ama sert kortta zamanlama konusunda kafası biraz karışıktı. Artık kafası daha net. Yaklaşımı oturdu. Bu da onun üzerinde olumlu bir etki yarattı. Sonuçlara bakarsak, bir yılı aşkın süredir turnuva kazanamamıştı. Ama önce Wimbledon’ı kazandı, sonra Cincinnati’de başarılı oldu ve şimdi buraya geldi. Şu anda bence çok iyi bir noktada.
Iga Swiatek geçenlerde, aldığı tavsiyeleri hemen uygulamadığını, önce kortta test ettiğini, işe yararsa benimsediğini söyledi. Bu yaklaşım, biraz temkinli ama aynı zamanda özfarkındalığı yüksek. Sizce bu tutum -yani "denemeden körü körüne güvenmemek”- tenis oyuncularının gelişimi için ne kadar önemli?
Bu tamamen oyuncunun karakterine bağlı bir konu. Bazı oyuncular net talimatlarla yönlendirilmek isterken, bazıları hiçbir şey duymak istemez. Bu yüzden öncelikle insanın kendini iyi tanıması gerekir ki bu da her zaman kolay değildir. Ama şunu net söyleyebilirim: Iga Swiatek’in oyunu zaten o kadar olgun ki, kutusunda kimse olmasa bile büyük bir oyuncu olmaya devam ederdi. Yine de bir ekip kurmuş olması onun nasıl çalıştığını ve kendisi için neyin işe yaradığını bildiğini gösteriyor.
Medvedev’i düşün mesela, yanında neredeyse hiç kimse yok ve bazen tamamen tükenmiş gibi görünüyor. Demek ki herkes için geçerli tek bir formül yok. Hayat ve koşullar değişiyor; sakatlık geçiriyorsun, başarısız oluyorsun, sonra yeniden bir şeyleri gözden geçiriyorsun. Babam bana hep derdi: “Hakeme bağırmadan önce 10’a kadar say.” Aynı şey burada da geçerli. Birisi çıkıp Iga’ya “forehand’ini değiştir” derse, o da haklı olarak “Altı Grand Slam kazandım, sen kimsin?” diyebilir. Özetle: Hem kendini hem de sana akıl verenleri tanıman gerek. Elbette her karar doğru olacak diye bir şey yok. Teniste her puan bir seçim: Çapraz mı vuracaksın, paralel mi, drop shot mı yapacaksın? Doğru kararla puan kaybedebilir, yanlış kararla puan kazanabilirsin. Asıl mesele bu sonuçlarla nasıl başa çıktığın. Bazen saatler süren bir maç oynuyorsun. Tüm bunlar tenisi bu kadar büyüleyici yapan şeyler.
Medvedev’in öfkesinin sebebi de bir fotoğrafçının korta girmesiydi. Sizin oynadığınız dönemde buna benzer, çılgın bir şey yaşadınız mı? Amerika Açık’ta başınıza gelen en “uçuk” olayı hatırlıyor musunuz?
Açıkçası benzer, hatta daha da çılgın şeyler yaşadım. Aklıma hemen Ilie Nastase ile oynadığım bir maç geliyor. Amerika Açık’ta gece maçları yeni başlamıştı. Nastase benden yaşça büyüktü, kariyerinin sonlarındaydı ve maçı tamamen ciddiyetsiz oynuyordu, resmen alay ediyordu. Hakem onu oyundan atmakla tehdit etti, sonunda gerçekten diskalifiye etti. Seyirci çıldırdı, neredeyse isyan çıkacaktı. Hakem değiştirildi, yeni gelen hakem sahaya çıktığında alkol kokuyordu, resmen içkiliydi. Onunla birlikte karar verip oyunu devam ettirmezsek olay çıkacağını düşündük. Ben nasılsa maçı kazanırım diye düşündüm ama içeride sinirimden deliye dönmüştüm. Maç bittikten sonra soyunma odasına gittim, Nastase’yi dövmek üzereydim. Ama o bana “Macaroni! Hadi yemeğe çıkalım!” dedi. Bir saniye önce boğazına sarılacakken, bir saniye sonra onunla dışarı çıktım. Yani… bu oyunda ne olacağını hiçbir zaman bilemezsin. Bazen kendini tamamen kaybedersin. Medvedev’in yaşadığı öfkeyle ben de fazlasıyla empati kurabiliyorum. Ne yazık ki.

Sabalenka kısa süre öncesine kadar dokunulmaz gibi görünüyordu ama şimdi Swiatek 2 numaraya yükseldi ve Amerika Açık’tan sonra yeniden zirveye oturabilir. Sizce bu yarışta kim öne çıkar? Swiatek’in bu sezon yaşadığı trajediler onu zihinsel olarak daha da mı güçlendirdi?
Gerçekten müthiş sorular ama kesin cevaplar yok. Zaten bu belirsizlik yüzünden heyecanlı oluyor. Bu turnuva, yıl sonu 1 numarayı belirleyebilir. Coco Gauff Roland Garros’u kazandı, Iga Wimbledon’u aldı, Sabalenka hâlâ 1 numarada. Hatta başka sürpriz bir isim de çıkabilir. Ama Iga son iki ayda muazzam bir dönüş yaptı. Bu seviyesi zaten her zaman onun ait olduğu yerdi. Birkaç ay önce 7–8 numaraya düştüğünde bile hepimiz bunun geçici olduğunu biliyorduk. Şimdi yeniden olması gereken yere döndü.
Petra Kvitova Amerika Açık’ta tenisi bıraktı. Tıpkı sizin gibi o da solak bir oyuncuydu. Kariyeri, mirası ve özellikle anne olduktan sonraki dönüşü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Açıkçası o kısmı (hamilelik dönüşü) için üzgünüm çünkü Kvitova’yı izlemeyi hep severdim. Topa inanılmaz sert vuruyordu, solak servisleri çok etkileyiciydi. Özellikle çim kortta oynamayı seviyordu. Bir dönem evine giren biri yüzünden eli ve zihinsel durumu ciddi zarar görmüştü. Ama oradan dönmeyi başardı.
Ancak yaş ilerledikçe sahalara geri dönmek zorlaşıyor. Özellikle çocuk sahibi olduktan sonra… Bu dönüşün ne kadar uzun vadeli olmasını planladı, emin değilim. Büyük turnuvalar kazanmış bir ismin 6-1, 6-0 gibi skorlarla kaybetmesini izlemek üzücü. Ama bu onun Hall of Fame kariyerine gölge düşürmez. Björn Borg da geri dönmeyi denemiş ama hiç maç kazanamamıştı. Bu, onun efsane statüsünü etkilemedi. Petra için de aynı şey geçerli. Kariyeri, onu zaten ölümsüzleştirdi.
Tenis takvimi çok yoğun. Grand Slam’ler dört tane, Masters’lar da çok fazla. Sizce maç sayısı azaltılmalı mı, yoksa bu iş artık tamamen ticari bir yapıya mı dönüştü?
Bu sadece tenise özgü değil. Futbolcular da aynı durumda. Ama spora artık hiç olmadığı kadar çok para akıyor. Bu program yoğunluğu yeni değil, 40–45 yıldır konuşuyoruz. Biz neredeyse tüm yıl boyunca 11–12 ay oynardık. Şimdi belki bir ay az ama hâlâ fazla.
Ben Masters 1000 turnuvalarının iki hafta sürmesini doğru bulmuyorum. Tamamen para meselesi. Üstelik tenis oyuncuları, diğer büyük sporlara göre gelirden en düşük payı alıyor. Bu adil değil. Elbette elit oyuncular çok para kazanıyor ama geri kalan büyük çoğunluk ya başa baş ya da zararda.
Yani şu soruyu sormak gerekiyor: Tenis dünyası, kaç oyuncuyu gerçekten sürdürülebilir şekilde destekleyebilir? Daha fazla gencin bu yola girmesi için altyapı güçlü olmalı ama şu an bu konuda çok zayıfız. Bu program mutlaka yeniden ele alınmalı. Turnuvaların öncelik sıralaması değişmeli. Grand Slam'ler büyüdü ama oyuncular bu pastadan eşit pay almıyor. Oysa bence Grand Slam'lerde oyuncular “ortak” statüsünde olmalı.
Amerika Açık artık 15 gün sürüyor, pazar günü başlıyor. Bu değişiklik hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bence bu tam anlamıyla saçmalık. ABD'nin dört bir yanındaki çocuklar okula dönüyor, Amerikalı tenisçileri izlemek istiyorlar ama maçlar pazartesi sabahı saat 11.00’de başlıyor. Pazar günü oynamak yerine pazartesi başlamak çok daha mantıklıydı. Hafta içi gündüz saatlerinde oynanan maçlara kim gelebilir ki? Bu programlamayı tamamen akıl dışı buluyorum. Eurosport için Avrupa’ya gidip turnuva yayını yapmak zorundayım ama Amerika’da bu şekilde planlama yapılması bence kesinlikle yanlış. Eğer bana kalsaydı, Amerika Açık hâlâ pazartesi günü başlar, son hafta sonu tek kadınlar ve tek erkekler finaliyle sona ererdi. Basit. Ama artık Grand Slam’lerin hepsi iki haftalık oldu ve bence bu da gereksiz.