“Büyük Bir Turnuva İçin İyi Tenis Yetmez"
5 dk
Tek erkeklerde son sekiz Grand Slam’in hepsini Alcaraz ve Sinner paylaşmışken, tek kadınlarda durum çok daha farklı. Aryna Sabalenka’dan Madison Keys’e uzanan farklı isimler geçen yıl finaller oynadı, şampiyonluklar elde etti. Avustralya Açık ana tablosunu, özellikle de tek kadınlar bölümünü, bu turnuvayı 2004’te kazanmış Eurosport yorumcusu Justine Henin ile konuştuk.
Açıkçası şu anda kadın tenisinin potansiyelinin hiç olmadığı kadar yüksek olduğunu düşünüyorum. Sabalenka, Iga Swiatek ve Coco Gauff son 12 Grand Slam’in dokuzunu kazandı ve üç sezondur dünya sıralamasında ilk üçü paylaşıyorlar. Ama bunun yanında Anisimova, Rybakina gibi isimler de var, son şampiyon Madison Keys’i de unutmamak gerek. Sence Avustralya Açık’te tek kadınlarda daha heyecanlı, daha rekabetçi ve daha keyifli bir şampiyonluk yarışı izleyebilir miyiz?
“Daha heyecanlı” demem ama söylediğin noktalar çok doğru. Kadınlar tarafında turnuvaya girerken gerçekten daha açık bir tablo görüyoruz ve bu hoşuma gidiyor. Elbette bazı güçlü öngörülerimiz var ama yine de birkaç oyuncu arasında dengeli bir dağılım söz konusu. İdeal olan da bu, belli bir istikrar var ama aynı zamanda belirsizlik de korunuyor. Elbette daha fazla büyük rekabet izlemek isteriz. Geçen yıl dört farklı Grand Slam şampiyonu çıktı ama artık turda netleşmiş isimler var: Aryna Sabalenka, Iga Swiatek, Coco Gauff, sezonun başı olmasıyla birlikte Madison Keys, ayrıca Amanda Anisimova ve Elena Rybakina. Bana göre tablo oldukça açık. Rybakina ya da Anisimova’nın Avustralya’da kazanması büyük bir sürpriz olmaz ama yine de şaşırtıcı olur çünkü zihnimizde başka favoriler de var. Hâlâ bazı soru işaretleri mevcut, Gauff’un istikrarı, Iga’nın durumu gibi. Hepsi şampiyon ama bu seviyede duygusal ve zihinsel yükle baş etmek hiç kolay değil. Bu yüzden yaklaşan Avustralya Açık tek kadınlar tablosu beni gerçekten heyecanlandırıyor.
Erkeklerde öngörülerimiz daha net gibi görünse de orada da sorular var, örneğin Daniil Medvedev bu sezon yeni ve taze bir başlangıç yapabilecek mi? Avustralya’da iyi oynayan bazı isimlerin favorileri zorlayabileceğini de biliyoruz. Kadınlar tablosu belki daha açık ama bu oyuncuların çoğu zaten Grand Slam kazanmış isimler. Orada gerçekten bir şeyler yapabilecek beş-altı oyuncu görüyorum. Bu da turnuvayı fazlasıyla ilgi çekici kılıyor.
Bahsettiğim oyuncular arasında kazanma ihtimallerini nasıl değerlendiriyorsun? Sabalenka’yı yüzde 50 gibi net bir favori olarak mı görüyorsun, yoksa özellikle Rybakina’nın 2025’i WTA Finalleri şampiyonluğuyla kapattığını düşünürsek Sabalenka’ya daha düşük bir oran mı verirsin? Daha genel olarak bugünkü kadınlar tekler tablosunu nasıl tarif edersin?
Benden bir tahmin yapmamı istiyorsun ama açık söyleyeyim, ben tahminlerde çok iyi değilim ve istatistiklerle aram da güçlü sayılmaz. Elbette ne olacağını hissetmeye çalışabiliriz ama sonunda gerçeklik kortta ortaya çıkıyor. Bunu yıllar geçtikçe daha iyi anlıyorum. Altı yaşından beri tenis oynadım, bir kariyerim oldu. Bugün artık çok oynamıyorum ama bir akademim var, genç oyuncuları yakından takip ediyorum; sekiz yaşındaki çocuklardan gençlere kadar pek çok maçı izliyorum. Tenisin ne kadar çılgın bir spor olduğunu burada daha net görüyorsun. Her şey çok hızlı değişebiliyor. Maçta öndeyken bile bir anda her şey tersine dönebiliyor, işin zihinsel tarafını yönetmek inanılmaz zor. Bu yüzden tahmin yapmak çok güç. Yine de Eurosport için yaptığım öngörüde Elena Rybakina dedim. Sezonun sonunda iyi oynadı, belli bir seviyeye yeniden geldiğini düşünüyorum. Geçen hafta Muchova’ya kaybetti ama Avustralya’da genel olarak iyi tenis oynuyor. Tamamen bir his meselesi, bir isim söylemem gerekiyordu ve onu seçtim.
Aryna Sabalenka da elbette çok güçlü bir konumda. Sonrasında kortun gerçeği devreye girecek ve sürprizler olabilir, buna çok açığım. Mesela Jasmine Paolini’nin kazanması bizi çok mutlu eder, her ne kadar ilk favorim olmasa da. Ben kadınlar tablosunda bol duygu, bol senaryo bekliyorum. Büyük bir turnuva için sadece iyi tenis yetmez, aynı zamanda sahada yazılan hikâyelere, o gerilime ve heyecana da ihtiyaç var. Bunların hepsini yaklaşan Avustralya Açık’ta kadınlar tarafında fazlasıyla göreceğimize inanıyorum.
Novak Djokovic hâlâ 25. Grand Slam şampiyonluğunun peşinde. Sence 2026 bu hedef için onun son gerçek şansı mı?
Novak Djokovic için “son şans” demek bana zor geliyor. Böyle bir şampiyon söz konusu olduğunda net konuşmak kolay değil. Elbette iş giderek zorlaşıyor ama fiziksel olarak nerede olduğunu tam anlamıyla bilmiyoruz. Geçen sezon çok fazla oynamadığı için sezon arasında kendini yeniden fiziksel olarak inşa edecek zamanı vardı ancak bir oyuncunun gerçek kapasitesini turnuvalarda değil, nasıl çalıştığında görürsünüz ve bunu dışarıdan tam olarak izleyemiyoruz. Bütün mesele de buradan çıkıyor. Yüzde yüz hazır olmadan bile turnuvaya gelip yine de çok ileri gidebilen bir oyuncudan bahsediyoruz. O da biliyor ki hazır olması gerekiyor ve belki karşısına çıkacak bir fırsatı kolluyor. Geçen yıl neredeyse tüm Grand Slam’lerde yarı final oynadı bu da turun büyük bir bölümüne karşı hâlâ üst düzeyde rekabet edebildiğini gösteriyor. Ama aynı zamanda işin zorlaştığını da çok iyi biliyor. Jannik Sinner ve Carlos Alcaraz karşısında hikâyenin giderek daha çetin hale geldiğini gördük. Buna geri dönebilecek bazı oyuncular ve arkadan gelen gençler de eklenecek. Yani tablo daha karmaşık olacak. Yine de bence hâlâ orada. Tahminen şöyle düşünüyor: “Belki küçük bir fırsat doğar; doğarsa da hazır olmam gerek.” Ve bu düşünce, onun neden hâlâ bu seviyede olduğunu zaten anlatıyor.
Sabalenka hakkında iki yönlü bir soru sormak istiyorum. Öncelikle Kyrgios’a karşı oynadığı “Battle of the Sexes” maçını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca Melbourne’da onu bu kadar güçlü kılan ne?
Açıkçası o maç benim için gerçek anlamda bir “Battle of the Sexes” değildi. Sabalenka beni çok etkiledi. Gerçekten çok. Geçen yılı, yaşadığı duyguları konuşabiliriz, ben kortta duygularını gösteren, kişiliğini saklamayan oyuncuları severim. O da kim olduğunu kortta açıkça gösteriyor. Bazen bazı durumlarla başa çıkmak onun için zor olabiliyor ama bu da onun bir parçası. Geçen yıl Avustralya Açık finali onun adına acı vericiydi çünkü üst üste üçüncü kez kazanma şansı vardı. Birçok kişi artık “her seferinde Sabalenka kazanacak” diye düşünmeye başlamıştı ve muhtemelen o da bu baskıyı omuzlarında hissetti. Hepimiz bunun nasıl olabileceğini biliyoruz. “Yol artık daha açık” gibi bir durum yok, aksine önünde hâlâ kilit maçlar var. Ama fırsatı gördü ve değerlendirdi. Bu onun için çok önemli bir eşikti. Amerika Açık’ı kazanmasına da çok sevindim çünkü bunu hak etmişti. Bugün istikrar açısından oyunun patronu konumunda. İstatistiklere baktığınızda neredeyse her zaman orada, bu seviyede istikrar yakalamak hiç kolay değil. Dünya bir numarasıyken beklentiler, talepler, baskılar inanılmaz büyüyor ama bunları yönetme biçimi beni gerçekten etkiliyor. Bu yüzden çoğu insan onu Avustralya’da ana favori olarak görüyor. Nasıl kazanacağını biliyor, geçen yıl burada oynadı ve her şey elinde. Yine de yedi maç kazanmanız gerekiyor ve böyle bir turnuvada duyguları yönetmek belirleyici bir faktör. Buna da dikkat etmesi gerekecek ama ona büyük saygı duyuyorum.
Kyrgios’la oynadığı maça gelince, açıkçası izlemedim, sadece birkaç video gördüm. Çok söyleyecek bir şeyim yok çünkü bunun tenis adına çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Bu bir gösteri maçı. Erkek tenisiyle kadın tenisinin sürekli karşılaştırılmasını doğru bulmuyorum. Fiziksel farkları biliyoruz. Ben maç izlerken cinsiyete değil, bana ne hissettirdiğine bakarım. Kortta mücadele eden, kişiliğini koyan, seyirciye duygu geçiren oyuncuları görmek isterim. Kadın tenisinde de bugün hâlâ bunu hissediyorum. Eğer bu maç seyirciye keyif verdiyse, insanlar eğlendiyse neden olmasın ama benim için çok merkezi bir yerde durmuyor. Çünkü bu, Billie Jean King’in onlarca yıl önce yaşadığı şeyle kıyaslanamaz. Aynı hikâye değil.

Iga Swiatek’in United Cup’taki maçlarını, özellikle Coco Gauff ve Belinda Bencic karşılaşmalarını izleme şansın oldu mu?
Hayır, izleme fırsatım olmadı. Zaten sezonun çok başındayız ve United Cup’ta olan biten konusunda pek endişelenmezdim. Oyuncuların ciddiye aldığı bir turnuva olsa da sonuçta bu bir takım organizasyonu ve atmosferi bireysel turnuvalardan oldukça farklı. Elbette buradan bazı sinyaller çıkarılabilir, Iga’nın kendini henüz tam hazır hissetmemesi ya da fiziksel olarak yüzde yüz olmaması anlaşılır bir durum. Yeni koşullara ve bu farklı atmosfere uyum sağlamak gerekiyor. Benim gözümde Iga’nın en büyük ihtiyacı kendini rahat hissetmek, çok iyi odaklanmak ve korta ne yapmak için çıktığını net biçimde bilmek. Bu turnuva o açıdan oldukça farklı şartlar sunuyor. Bu yüzden United Cup performansı üzerinden paniğe kapılmam ama Avustralya onun için hâlâ çözmesi gereken bir sınav. Sert zemin onun adına gelişmesi gereken bir alan. Wimbledon’ı kazanması elbette birçok şeyi değiştirdi ama sezon başlangıcı her zaman özeldir, ara kısa olsa bile oyuncu zihnen yeni bir sürece girer ve bazıları bunun için zamana ihtiyaç duyar. Özetle, United Cup beni kaygılandırmıyor fakat Avustralya’da Iga için hâlâ aşılması gereken bir meydan okuma olduğunu düşünüyorum.
Fransa Açık şampiyonu, Wimbledon şampiyonu ve Amerika Açık şampiyonu… Sırada ne var?
Avustralya Açık’ı kazanabilmesini gerçekten isterim. Daha önce hiç kazanmadığın bir turnuvanın peşinden koşmak çok özel bir duygudur. Ben de Wimbledon’ın peşinden birkaç kez koştum ama başaramadım, bu başlı başına çok özel ve zorlayıcı bir meydan okumadır. Bence bu durum son derece olumlu. Bazı oyuncular bunu başarır bazıları başaramaz ama Iga bir şampiyon. Karakterinde bu var ve bunu defalarca kanıtladı. Zor zamanlarda bile… Dünya bir numarası olduğunda, geldiğin ülkede bir süperstara dönüştüğünde baskı çok ağırdır. Üzerinde çok büyük beklentiler var ve bunları yönetmek zorundasın. Bu kolay değil ama o bunu aşmayı başardı. Peki sırada ne var? Motivasyonunu koruduğu, hâlâ çok genç olduğu ve dengelerini gözettiği sürece uzun yıllar turda kalabilir. Bugünün tenisinde fiziksel ve özellikle zihinsel olarak dengede kalmak, iyi toparlanmak büyük bir meydan okuma. Ama o akıllı ve hırslı. Bu yüzden gerçekten bunu başarabilmesini diliyorum.
Jasmine Paolini’yi sormak istiyorum. İlk 10’da üst üste üçüncü sezonunu geçiriyor. Fiziksel olarak güçlü ve çok hızlı ama çok uzun bir oyuncu değil. Sence modern teniste bu tip oyuncular için hâlâ yer var mı?
Elbette var. Zaten aksi yönde konuşacak son kişilerden biriyim çünkü kariyerim boyunca ben de bunu yaşadım. Ayrıca Jasmine Paolini bunu sahada fazlasıyla kanıtladı. Turda yeri olduğunu gösterdi, yakaladığı istikrarla artık bunu tekrar tekrar ispatlamak zorunda değil. Daha ileri gidebilir mi, Grand Slam kazanabilir mi, bunu zaman gösterecek ama şu an bu seviyenin net biçimde bir parçası. Teniste her zaman sahip olmadıklarına odaklanabilirsin, boyuna, santimetrelere takılabilirsin; ya da elindeki özellikleri nasıl avantaja çevireceğine bakarsın. Paolini bunu anlamaya başladı. Sonuçlar geldikçe özgüveni arttı, özgüven de o istikrarla birlikte büyüdü. İlk 10’da kalıcı olması ona bir sonraki adım için ekstra cesaret veriyor. Servis konusu elbette hâlâ önemli bir başlık, kadın tenisinde servis seviyesi de sürekli yükseliyor. Ama kariyerinin her aşamasında gelişmek mümkün. Erkeklerde de kadınlarda da bunu başaran çok oyuncu gördük. Mesele şu: Oyuna ne ekleyebilirim, nasıl daha verimli olabilirim? Öğrenmeye ve gelişmeye devam etmek. Bence onun hâlâ ciddi bir gelişim alanı var. Açıkçası onu izlemeyi seviyorum. Oyunu taze, beni gülümsetiyor. Tenise bir şey kattığını hissediyorsun. Umarım bu enerjiyi ve yoğunluğu korur.
Venus Williams… 45 yaşında ana tabloda oynayacak olması bir rekor. Bunu nasıl ele alacağını düşünüyorsun?
Bence bu turnuvaya büyük bir istekle yaklaşacaktır. Hâlâ oynuyorsa bu onun gerçekten istediği anlamına geliyor, bunu Amerika Açık’ta da gördük. Herkes buna farklı bir açıdan bakabilir ama benim için Venus Williams çok özel bir yerde duruyor. Ben ilk Grand Slam finalimi Wimbledon’da 2001’de ona karşı oynamıştım ve 2026’da hâlâ bir Grand Slam ana tablosunda yer alacak olması bana gerçekten inanılmaz geliyor. Elbette kariyerinin bu döneminde iniş çıkışlar, ara verdiği zamanlar oldu ama Amerika Açık’ta rekabet edebilme, mücadele edebilme biçimi beni açıkçası şaşırttı. Zor olduğu kesin ama orada olmak istiyorsa ve bunu yapabilecek bir imkânı varsa bu fırsatların tadını çıkarmaya çalışmalı. Kendine bu hakkı tanıması çok güzel. Seyirciler de onu izlemekten her zaman mutluluk duyuyor. Tabii fiziksel olarak rekabet edemediği bir maç olursa hayal kırıklığı yaşanabiliyor ama bunu önceden kestirmek mümkün değil. Nerede, nasıl biteceğini zaman gösterecek.

Son sorum Grand Slam’ler hakkında. Slam’ler giderek daha fazla birer eğlence etkinliğine dönüşüyor. Özellikle Avustralya Açık’taki “one million point Slam” yaklaşımı ve Amerika Açık’ta üst düzey oyuncuların yer aldığı karışık çiftler denemesi buna örnek. Sence Roland Garros ve Wimbledon da bu yolu mu izlemeli, yoksa daha geleneksel mi kalmalı?
Bence her turnuvanın kendine ait bir kimliği var. Hepsi bir şekilde modern kalmaya çalışıyor ama bazıları çok daha güçlü bir tarihle bunu yapıyor. Wimbledon’da bir gün böyle “one million point” tarzı şeyler görür müyüz? Belki gelecekte olur ama bugün için bunu hayal edemiyorum. Açıkçası turnuvaların farklı atmosferlerini koruyabilmesi çok değerli. Son yıllarda özellikle Roland Garros altyapı, stat yenilemeleri ve tesisleşme anlamında inanılmaz bir gelişim gösterdi, bu konuda gerçekten çok iyi bir iş çıkardılar. Gösteri ve seyirci deneyimi açısından da kendilerini geliştirmek istiyorlar ama Amerika Açık ya da Avustralya Açık ile birebir aynı yöne gitmemeleri gerektiğini düşünüyorum. Bana göre bu bir hata olur. Her Grand Slam kendi kimliğini korumalı. Onları özel ve güçlü kılan şey de tam olarak bu.
Nerede olduğumuzu hissetmemiz çok önemli ama elbette dünya çok hızlı değişiyor ve her yerde bir gösteri beklentisi var. Bunu eleştirmiyorum, insanların eğlenceye ihtiyaç duyduğunu anlıyorum. Asıl mesele tenis için dengeyi bulabilmek. Tenisin gücü hâlâ Grand Slam’lerde ve turda yatıyor, umarım bunlar çok güçlü kalmaya devam eder çünkü sporun omurgası burası. Çevresindeki her şey elbette heyecan verici ve güzel ama doğru dengeyi korumamız gerekiyor. Son dönemde gösteri maçları ve yeni fırsatlar bu tartışmayı daha da görünür kıldı. Buna karşı değilim, seyirciye bir şeyler kattığını düşünüyorum. Ancak bütün bunları mümkün kılan şey, örneğin Roland Garros finali gibi maçların sporun tarihini yazmasıdır. Bu tür anlar olmadan etrafına başka şeyler inşa edemezsiniz. O yüzden bunun her turnuvada, her yerde olmasını istemem. Farklı atmosferlerin korunması çok önemli, Grand Slam’ler için de özellikle böyle.