• Röportaj

Kaos ve Umut

Zeynep Dadak, Ah Gözel İstanbul belgeseli ile şehrin tarihi ile bugünü arasında görsel bir zaman makinesi icat etmişti. Yönetmenin İstanbul'unu bu kez de sözel olarak kayıt altına almak istedik…

Etkileyici bir girişle surlara yaklaşan kamera, Eremya Kömürciyan'ın bugünle garip bir şekilde bağlantılı metinleri, tüm İstanbul'a yayılan masalsı anlatım ve son! Zeynep Dadak'ın Ah Gözel İstanbul belgeselini, birkaç ay önce tesadüftür ki (gerçekten tesadüf) Caner Eler'le aynı gece farklı ekranlardan izlemiştik. Bunun farkına, birkaç saat sonra iş için yaptığımız telefon görüşmesinde vardık. Açılış konumuz önümüzdeki sayı, yazılar ya da röportajlar değil, Ah Gözel İstanbul'du. Caner Abi'nin "Zeynep Hanım'la bir röportaj yapalım" fikri; ertelendi, ertelendi ve hikâyeye yakışır bir şekilde Şehir temalı sayımızda gerçekleşti. Elbette, Deniz Surları'na yaklaşan o kamera ile başladık…

Belgeseli ilk izlediğimizde o giriş bizi çok etkiledi. Hem o giriş hem de Eremya Çelebi Kömürciyan'ın sözleri ile kendi duygularınızı sentezlediğiniz o alıntıyla başlayalım…

Kömürciyan'ı okuduğum andan itibaren çok ilham aldığım, dostum diyebileceğim Cemal Kafadar'la gezdik, okuduk, mekânlara baktık… Bazen bir satırda geçen bir mekânda iki gün fotoğraf çektim ya da başka dönemlerde o mekânın nasıl ifade edildiğine baktım. Hem şehir tarihi hem de şehrin temsil tarihini araştırma süreciydi. Benim İstanbul'la ilişkimle Kömürciyan'ın metni çok iç içe girdi. Uyarlayan kişiyle orijinal metnin ya da eserin ne olduğu kadar, o ikisi arasındaki ilişkiyi de düşünmek üzerine kurulu bir süreçti. Bazen onun sözlerini alıp kısaltmak ya da belli vurguları öne çıkarmak gibi bir editörlük süreci vardı. Bazen de ben ya da başkası onun sözlerine bir şeyler ekledik. Dolayısıyla çoklu anlatıcı dediğim bir strateji izlemeye çalıştım. Birçok kişi aslında metinle konuşuyormuş gibi olsun istedim.

Palimpsest denen bir teknik. Yazılan bir metnin üzerinden tekrar yazmak gibi…

Bir görsel metafor atayacaksak filme; evet, o girişteki palimpsest olur gerçekten de. Çünkü İstanbul'un kendisi birçok kişinin yazıp çizdiği gibi bir palimpsest. Katmanların üst üste bindiği, hangisi önce hangisi sonra bu izleri kaybetmişiz gibi bir yer İstanbul. O katmanların birbirlerinin içine girmesinden ve bazı mekânlarda takip edemediğimiz hiyerarşisizlikten oluşuyor. En üstteki katmanın her şeyi yok etmek üzerine geldiği ve tarihi sildiği yıkımdan da bahsediyoruz, Yassıada örneğinde olduğu gibi. Bir yandan da açılıştaki Samatya örneğinde olduğu gibi o katmanların birbirinin içine girdiği ve şehri sevmek için, yaşamak için bir stratejiden de. Benim için de Samatya'daki o delikten girmek öyle bir şeydi. Marmara Denizi'nde kalan son sur, nasıl bir şehre açılıyor? O şehrin bugünkü katmanları neler?

Açılışta beni etkileyen şey, genel üslubun oraya taşınmasıydı: Beylik laflar etmeden kamerayla İstanbul'u anlatmak. Surlar var, evet ama arkadaki o çarpık kentleşme de var…

Caner Bey'in değindiği hareketten bahsedeyim. Filmin görsel stratejisi kafamda çok netti çünkü kitabın kendisi bunu söylüyor zaten. Kömürciyan'ın sanki elinde kamera varmış gibi İstanbul'u tarif etmesi çok etkileyici. Misal şu minvalde cümleler vardır: "Kayıktan çıkmayalım, Samatya'ya doğru bakalım, bilmem neyin arkasında demirci vardır, zil döver durur." İmkânsız bir bakış açısı tarif ediyor. Bana göre sinemanın işi bu, bir şeyin ardına geçebilmek.

Bir balıkçı teknesi kiralamıştık, Kumkapı'dan sürekli gidip geliyorum, keşif gezisi yapıyoruz. Aslında yatay gitme planımız vardı. Görüntü yönetmeni Florent Herry'ye de bu kayık bölümünü anlatmıştım. Ona "Galiba tarif ettiği yer burası. Bir yaklaşalım" dedim. Teorik olarak hayal ediyorsunuz ama kamera hareket ettiğinde Samatya Devlet Hastanesi'nin surların arkasından çıktığını, sonra arabaların belirdiğini görmek, benim için de etkileyiciydi. Kayıkta oturup surun arkasını hayal eden bir adamın bugünkü adaptasyonunu böyle yaparım diye düşündüm. Metne çok sadık bir adaptasyon oldu orası.

İstanbul'a, tarihine hep ilgim vardı ama ne zaman üniversitede Reşad Ekrem Koçu'nun ansiklopedilerini okudum, "Kafası, üslubu çok farklı. Tam benim istediğim gözle İstanbul'u anlatmış" diye düşündüm. Sizin için de eserle karşılaştığınızda benzer bir ışık yanmış gibi. Kömürciyan'ın eserini öyle bir iştahla anlatıyorsunuz.

Kim anlatıyor, kim yazar, kim gezer; kim hayatta, kim hayalet… Böyle hepsi kafamda birbirine girdi ve Kömürciyan'ın fiziki varlığını hep hissettim. Çok enteresandı açıkçası. Benim sevdiğim gibi hatta benim gibiydi. Sanki arkadaşımmış ve birlikte bir şey yapıyormuşuz gibi. Kömürciyan'ı okuyunca "Ben burada bir şey yaşadım ve bunu anlatmam lazım" duygusunu hissettim.

Mesela kılıçbalığı hikâyesinde nasıl da bir yandan her şeye rağmen yaşama sevinci ve tutkusu hissediliyor. O da sanırım çok etkiliydi. Bir şehri anlatan kitabı okuduğunuzda adamın yediği balığın kokusu burnunuza geliyorsa o aslında bir şey demek. Size "Ben o balığı orada yesem ben de öyle hissederim" dedirtebiliyor. Ben de zaten bu hayatta arkadaşlarımla o balığı yemek istiyorum. Başka bir isteğim yok. O hayattan alınan zevk anları işte… Bence Kömürciyan bu konuda insanın iştahını kabartıyor.

Bir röportajınızda "Şehir filmleri her zaman ilgimi çekmiştir" diyorsunuz. Ah Gözel İstanbul'a giden yol da bununla ilintili herhalde?

Üniversitede Marmara'da okurken, Goethe Enstitüsü'nde yarı zamanlı çalışıyordum; makinistlik yapıyordum, sergilerde görev alıyordum. Kendimi Alman sinemasından örnekler gösterirken buldum. Wim Wenders filmlerini gösterirken de aşırı heyecanlandığımı fark ettim. Bitirme tezimi de yol filmleri üzerine yaptım, şehirler ve yol ilişkisi. Bu devam da etti. Hareket halindeki insanların hikâyelerini anlatırken yüzyıllardır orada duran şehirlerin de hikâyelerine de bakmak… Beni en çok heyecanlandıran filmlerin bu tarz filmler olduğu fark ettim.

Doktorada ise arabesk filmleri üzerine tez yazdım. Tamamen İstanbul'a gelmek üzerine aslında göçmen hikâyeleri olan bir tür o da. Daha sonra "Kimler İstanbul'u anlatmış?", ona baktım. Alain Robbe-Grillet gibi entelektüel sinemacıların oryantalist bir hayranlıkla baktığı filmler, bir yanda Topkapı gibi Soğuk Savaş dönemindeki İstanbul'un casuslar şehri olarak resmedildiği fantastik işler… Bizde neler var? Ah Güzel İstanbul, Sevmek Zamanı gibi kameranın suyun içine indiği filmler falan…

İstanbul üzerine çok düşünmeye başladım. 2000'ler sinemasına geldiğimizde, Nuri Bilge Ceylan'ın Uzak'ı ile karlı, puslu İstanbul imgesi… Kömürciyan'ın kitabı karşıma çıkınca da kendi İstanbul'uma bakışı deşmek için bir fırsat oldu.

Bazı filmler, belgesellere nazaran bir şehirle daha çok özdeşleşebiliyor. Lost in Transition (Bir Konuşabilse), o kadar Tokyo ki… Veya After Hours (Geç Saatler) New York'la o kadar özdeşleşiyor ki… Sizi bu tarzda etkileyen yönetmenler kimler oldu?

Agnes Varda'nın ve Chris Marker'ın filmlerine çok şey borçluyum. Orası kesin ama onların dışında mesela Martin Scorsese çok etkilemişti beni. Wim Wenders de.

Bir de dramatik, senaryonun karakterlerle ve şehirle iç içe kurulduğu filmlerden bahsetmek gerek. Mesela Taxi Driver (Taksi Şoförü) öyle bir film. Onu çok seyrederdim. Sonrasında David Lynch gelir. Yüksek lisans tezimde bile Lost Highway (Kayıp Otoban) için ayırdığım bir bölüm vardı. Hep böyle yollar, kaybolma durumu, evler…

Ben de o anlamda gezgin bir insanım. Gidip gidip geri gelen, o bakışı hep değiştirmeye çalışan, bir şeyin içinde hapsolmaya direnen bir yapım var galiba. Bu yüzden de o tarz sarmal filmlerini çok seviyorum. En çok sevdiklerim herhalde Vertigo (Ölüm Korkusu), Lost Highway, Twin Peaks: Fire Walk with Me (İkiz Tepeler: Ateşte Benimle Yürü) gibi filmlerdir. Ama bir yandan da daha şiirsel, romantik ve anlatıya direnen bir taraf var. Orası da daha çok Varda ve Marker'dan geliyor.

Türkiye sineması da hep Lütfi Ömer Akad ve Metin Erksan ikiliği üzerinden anlatılır. Akad'ın daha çok o hikâyeci tarafı, Erksan'ın ise gittikçe daha da tuhaflaşan denemeleri etkilemiştir beni. Daha sonraları, kendim film yapmaya başladığımda ise Chantal Akerman gibi yaratıcı kadınların neler yaşadıklarını ve filmleriyle kendi hikâyeleri arasındaki ilişki üzerine düşünür oldum.

Kadınların yaratma hikâyeleri nasıl? Bunları dert edindikleri filmler nasıl? Bunların üzerine çok düşündüm. Şunu da rahatlıkla söyleyebilirim; çok şanslıyım ki bu kadar yıl sonra çok fazla insanla yoldaşlık edebildiğim bir üretme hayatım oldu. Ama gerçekten aynı yere gelebilmek ve hâlâ bir şeyler üretebilmek için kadın arkadaşlarımın ortaya koyduğu çaba ile erkek arkadaşlarımın ortaya koyduğu çaba arasında ciddi fark var. O yüzden oradaki o emek ve üretim ilişkisi son yıllarda çok ilgimi çeker oldu. Akerman o anlamda benim için sembol bir isim.

Dergide genelde bir bölüm ya da ortak bir dosyaya başlık atmak için yaptığımız toplantılar en ateşli toplantılar olurdu. Filmin ismi için böyle bir toplantı yapıldı mı?

Kelime oyunları hep tehlikelidir, bilirsiniz. Üç-beş kişi arasındaki bir şaka, bazen izleyici tarafından anlaşılmaz. Ben de hep etrafımda üç kişinin anladığı espriler yapmakla ünlüyümdür. O nedenle isim konusunda kendime güvenmem. 'Gözsel' olsa çok akademik geliyor kulağa ama o Z'yi ortada tutmak kulağa hoş geliyordu. Cemal Kafadar'la kitabı yorumlarken "Çok 'gözel' bir kitap" demişti. Yani gözün nasıl gördüğünü anlatan kitap gibi bir şey. Ben de yine kimsenin anlamayacağı, kötü bir kelime esprisi yapıyorum sanarak "Ah Gözel İstanbul" olsa dedim. Ama o his geçti. İngilizce, Almanca, Ermenice, Fransızca gibi dillere çevrildi. Onlar da İngilizceyi baz aldı. Orada da Invisible to the Eye (Göze Görünmeyen) kullanıldı. 'Gözel' hem görünmeyi hem de görünmemeyi taşıyor, güçlü bir kelime diye düşündüm. O yüzden de insanlara temas etti.

Bir bakıma mekân hafızalarının elinizden kayıp gittiğini hissettiğiniz bir şehir var. Filmde de dikkatimi çekti. Ama bu yok oluşun ardında arabayla giderken karşınıza çıkan bir şey size umut da veriyor. Bu kutuplaşma hissini çok iyi aldım.

Evet, çok haklısınız. İstanbul'la başa çıkabilmek için de yaptığım bir film bu ve o da dediğinizi taşıyor. Bir yandan bir kayıp hissi. Orhan Pamuk'un ya da Nuri Bilge Ceylan'ın eserlerinde de o romantik şekilde anlatım var. Kara Kitap benim çok etkilendiğim bir kitap misal ama biz artık o hüzün üzerinden algılayamayız gibi geliyor. "Allah kahretsin şehir ne hale geldi!" durumu ve küskünlük hissi var. Ama bir yandan da bu şehir kaç kere yıkılmış ve yeniden yapılmış. Ne olmuş bu şehre? "Buna bakmak bir direniş stratejisi olabilir mi?" diye baktım filme.

Bu yıkımların hepsini birbiri ile aynılaştırmak için değil de 4. Murat'ın parklara gidilmesini yasaklaması ile Gezi'nin, Vaka-i Vakvakiye ile Türkiye'deki şehir ayaklanmaların ilişkisine bakmak ilginç bir şey. Benim için bir zaman yolculuğu yani. Geçmişe yönelik değil sadece, geleceğe bakmayı da amaçladım. Kömürciyan, kalksa gelse ona İstanbul'u gezerken neler anlatırdım ya da elli sene sonra birileri izlediğinde bana bir şey söylemek isteyecek mi? O diyalog devam etsin istedim.

Muazzam bir giriş ve devamında o istikrar ile sinematografik açıdan büyük bir keyif alıyoruz, kamera konuşuyor… Sonra anlatıcı giriyor, röportajlar çıkıyor, bir süre sonra fantastik unsurlar görüyoruz. Ve bütün bunlar bir bütünlük oluşturuyor. Bu kurgu en baştan beri kafanızda mıydı yoksa yolda mı bulundu çıkış yolu?

Biraz severim çıfıt çarşısı gibi oradan buradan bir şeyleri birleştirmeyi. Belgesel dünyasında çok yapılan bir tartışma; karakter belgeseller ile deneme belgeseller diyebileceğimiz eserler arasındaki gerilim yüksek. Bu film misal; İstanbul'u bilmiyorsanız büyük ihtimalle başka bir şey ifade ediyor. Evet o deneyim güzel ama bir yandan da Mısır Çarşısı'nın kaç yılında açıldığı bilgisini de veriyorsunuz. Bir kahvehane var, bilmem kaç yılından beri o köşede ama bir arka sokağında iki sene önce ne olduğuna dair bir şey görme ihtimaliniz yok. İnanılmaz bir kopuş ve devamlılık tarihi, aynı anda! Acayip bir tezatın birleşimi. Kurguda da bunu yapmaya çalıştık: Bu, bir şehrin belgeseli ve takip ettiğimiz, şehrin kendisi. "Evet, Kapalıçarşı bildiğimiz Kapalıçarşı ama onun üzerine ne diyebiliriz?" sorusuna cevap aradım kurguda. Müziğin ve sesin ciddi bir etkisi var bunda.

Öğe geçişlerindeki bakış açısını bulmakta sizi besleyen ne oldu? Anlatmak istediğiniz şeyi nasıl oluşturdunuz?

Sistematik düşünen bir yanım var. Her şeyi atalım kabın içine ama sonra iyi bir tasnif yapabildiğimi düşünüyorum. Kurguda elbette kafamın karıştığı an oldu. Sonra kurgucu Eytan İpeker ile bir karar verdik: "Bir harita görecek miyiz?" dedik. Kendimce bir harita çizmiştim en başta. Ama ilk vazgeçtiğim de harita oldu. Şehri oryantasyon sağlamak üzerinden değil, kavramlar üzerinden tanımlamaya karar verdim. Şehri bilenler o haritayı işleyecek zaten. İşlemese de önemli değil. O harita meselesinden vazgeçmek beni çok rahatlattı.

İlk bölüm, Suriçi. Nereleri var? Nerelere bakmak istiyorum? Yan yana koyduğumda neler çıkıyor? "Eve Dönüş." Böylece başlıklar atmaya başladım. Kitapta olan şeyler değil bunlar. Eve dönüş ne demek? E, Kömürciyan Kumkapılı. Zaten Suriçi'nden başlıyoruz. Filme de buradan gireyim o zaman dedim.

Aynen kalan, tamamen yok olan ve fantastik şekilde orada kalmaya devam eden eserler var. İçine gir, hangi yüzyıla gitmek istiyorsan git! Her bölüme dair tema, hikâye, anekdot seçmeye başladım ve başlıklar altında topladım.

Bölümler kronolojik olarak da farklı sanat biçimleriyle takip etti kafamda. Üç-dört başlığa indirip semtleri onun üzerinden yorumlamaya çalıştım ve ses de görüntü kurgusu kadar önem kazanmaya başladı.

Belgeselin içinde bir yandan da şehrin farklı alanlarından futbola ve spor alanlarına dair sahneler görüyoruz. Mekân hafızasından söz edecek olursak ne yazık ki bizde yitip giden spor alanları epey fazladır. Sizin bu konudaki gözlemleriniz neler?

Belgeseli yaparken kafamda oluşan bazı şeyler vardı. Bilmeden, farkında olmadan kafamda oraya bağlanmış. Film boyunca takık olduğum mekânlar vardı. Aslında Tekfur Saray da onlardan biri. Mesela Kumkapı da öyleydi. Nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Mekân geri çağırıyormuş gibi hissediyordum. Sürekli Kumkapı'ya gitmek istiyorum, sürekli Tekfur'a gitmek istiyorum…

"Biraz daha bakayım. Belki bir şeyler daha vardır" diyordum. Bir pazar günü "Hadi bir Tekfur'a gideyim" dedim. Hatta Suna'yla (Kafadar) gitmiştik. Orada büyük bir kuş pazarı vardır ve o kuş pazarı futbol sahasının içine kurulur… Orada kahvede oturup çay içtik, kuşçularla konuştuk. "Burayı tepeden çekmem, bu sahayı göstermem lazım" demiştim. Saray var, mahalle duruyor; bir spor alanı var ama kuş pazarı olarak kullanılıyor. Ama daha sonrasında kuşlar içindeyken pazarı drone yardımıyla çekmenin kuşlar açısından sorunlu olabileceğini konuştuk. Haklı olarak kuşçuların çoğu istemedi ama benim de içimde kaldı tabii.

O sahada bayağı vakit geçirdim. Spor söz konusu olunca ben cahilim tabii ama mahallelerin arasındaki bir sahada bir gün futbol oynanırken öbür gün pazar kurulması beni çok etkilemişti. "Ondan sonra bilmem kim gelir şurada muhabbet eder" gibi düşünceler vardı kafamda. Artık o mega stadyumlarda kalmayan bir şey bu.

Artık o mega stadyumların çoğunun şehirle bir bağlantısı yok. İnsanların bira veya kahve içerek, mahalle ortamından geçerek bir stadyuma ulaşması şehir yaşamı dediğimizde çok önemli bir konu. Çocukluktan gelen bir yaşam dinamiği söz konusu.

Mesela ben Balıkesir'de büyüdüm. Oradaki Atatürk Stadyumu da şehrin göbeğindedir. Hâlâ da sevdiğim bir stattır. Sabahları oradan geçerken bir anda girip "Şurada biraz yürüyeyim" diyebilirsiniz. Bu büyük şehir ve stadyum mevzusu üzerine siz söyleyince aklıma geldi. Ekim ayında festival için Sevilla'ya gitmiştim. Şehir için ne kadar önemlidir bilmiyorum ama ilginç gelmişti. Stadyumun bir yanını alışveriş merkezi gibi yapmışlar, bir tarafına sinema yapmışlar. Hepsi bir aradaydı ve bir yaşam alanı olarak tasarlanmıştı. Şehirle ilişkisi açısından aslında Balıkesir'deki stat gibi.

Mekânlara olan ilginizden sık sık bahsediyorsunuz. Benim de şehirlerin tarihine olan ilgim, Balıkesir'e tayinimiz çıktığında ilkokulda aldığımız Balıkesir kitabının kapağındaki saat kulesi ile başlamıştır. Sizde o merakın doğduğu bir an var mı?

Çok iyi hatırlıyorum, Kapadokya'da… İlkokulda dördüncü sınıfa gidiyordum galiba. Okul gezisi gibi bir şeydi ve biz Kapadokya'ya gitmiştik. Nerede, ne yaptık, tüm ayrıntılarıyla hatırlamıyorum tabii ama o mağara kiliselerden birine girip duvara dokunduğumu hatırlıyorum. Ve böyle başa çıkamadığım bir duygu yoğunluğu olmuştu. "Neler olmuş burada? Kaç yıl önce? İnsanlar?" falan derken o coşku ânını çok yoğun yaşadığımı hatırlıyorum. O yaşa kadar çok az şey beni o kadar heyecanlandırmıştı. İlhan Bey, Balıkesir'de büyüdüyseniz, Şan Sineması'nı da bilirsiniz…

1998-2002 arası her cuma gecesi arkadaşım İbrahim'le giderdik. Yıkıldığını öğrendiğimde çok üzülmüştüm. Atatürk Stadı ve Kurtdereli Spor Salonu ile birlikte bendeki yeri en özel olan hafıza mekânıydı…

İlginç bir yerdi Şan Sineması. O dönem Balıkesir'den çok fazla sanatçı, akademisyen falan çıktı. Ben Şan'la çok ilgisi olduğunu düşünüyorum. (Gülüyor.) Acayip şeyler konuştuğumuzu, tartıştığımızı hatırlıyorum. Daha sonra İstanbul'da hiçbir ortamda girmediğim derinlikli sohbetler oluyordu. Benim ilk filmim Mavi Dalga da Balıkesir'de geçiyordu mesela.

Sizin yaşadığınız Şan Sineması deneyimini ben İstanbul'da Sinepop ile Emek Sineması'nda yaşadım. Artık onlar da yok. Tünel'de Gramafon Cafe'ye uğrardık. Eskiden Beyoğlu'nda gittiğimiz kafeler yok. Bunlar bizi hüzünlendiren taraflar. Gezi Parkı ise koruyabildiğimiz, bizi umutlandıran bir yer oldu. Bu mekânlar üzerinden hâlâ haksızlıklara uğrayan, hapse atılan insanlar var. Aslında Ah Gözel İstanbul da bütün bunlara bir saygı duruşu gibi.

Filmin çekildiği dönem tam da AKM'nin yıkıldığı dönem. O zaman "Bunun yerine yeni bir AKM yapılacağı söyleniyor. Film tamamlandığında bu cami inşaatı bitecek" diye düşünüyordum. "Acaba bu film nasıl hissettirecek?" diyordum. O aklımın bir köşesindeydi. Geçen gün filmin kurgucusu Eytan oradan geçerken çok uzun bir sesli mesaj bırakmış. Üzerine bayağı felsefesini yaptığımız bir şeydi. Öncesinde veya sonrasında ne oldu, hiç önemli değil. Elbette filmin geçmiş ve gelecek ile bir zaman makinası ilişkisi var ama bir yandan da o 'şimdiye' çok net şekilde çapa atmaya çalıştığım anlar vardı. "Pardon. Bir saniye duralım. Şu an böyle bir şey oluyor" dediğim oldu. Gezi'yi ve Taksim Meydanı'nı anlatma çabam bu şekilde gelişti. Dolayısıyla yalnızca bir kaybolan İstanbul hikâyesi değil. Bir yandan "Hâlâ buradayız" demeye çalıştım. "Her şeye rağmen bu şehir için mücadele ediyoruz" hissini vermek istedim. Neticede şehrin en büyük ayaklanması Emek Sineması eylemlerinin sonrasında çıktı. Gezi'ye giden süreçte orası çok önemliydi. Belki de bugün yeterince konuşmuyoruz. Bir noktada bu meseleye başka türlü bakabileceğiz. Bahsettiğiniz gibi, aradan bu kadar zaman geçti ve hapse atılan insanlar var. O yüzden "Bugün n'oluyor?" sorusunu kaçırmamaya çalıştım. Benim için melankoliye direnmenin yolu biraz da buradan geçiyor. Özneyiz yani. Gücümüz var ve şu anda buraya bir kayıt düşebiliriz.

Az önce Kumkapı'dan bahsettik. Mahallemi çok severim ama Suriçi'nde en âşık olduğum yerler Kadırga ve Kumkapı. Her gidişimde büyülenirim. Belgeselin bir spin-off'u yapılsa Kumkapı-Kadırga tarafları olacak gibi.

Kesinlikle. Mesela bir hikâye yazmıştım. Filme dahil etmek istediğim konulardan birisiydi. Bu kiralanan odalar meselesi, bir yandan da yeni göçmenlik ve mülteciler için de aşırı canlı bir yer orası. "Şu anda n'oluyor?" dedik ya, beni bu açıdan çok etkilemişti işte. Bir sürü acayip hikâye duydum…

Mesela bakıcı olarak Gürcistan'dan gelmiş; hiçbir sosyal sigortası yok, güvenliği yok. Hastalanıyor, hastaneye gidemiyor. Geliyor, Kumkapı'da oda kiralıyor. Hastane-otel arası, tamamen kayıtdışı bir ortam… Ona serum takmaya gelen kimseler var.

Kozmopolit İstanbul romantizmi yapıyoruz, "Ah, ne güzeldi! Hepimiz birlikte yaşıyorduk" filan… E burada hâlâ insanlar birlikte yaşıyor. Kozmopolitlik arıyorsanız buyurun. Kumkapı tamamen bugünün İstanbul'uyla ilişkisi yokmuş, sanki orada başka bir portal açılmış gibidir. Balıkçılık kültürü, suyla ilişkisi… Kumkapı denildiğinde o kadar çok farklı açı beni heyecanlandırıyor ki…

Bugünlerde Hipodrom'u ve Atmeydanı'nı canlandırmaya çalışıyorlar. Oradaki çekimler nasıldı?

O bölüm için Çiğdem Kafesçioğlu'yla konuşmuştuk. O da çok sevdiğim, ortaya çıkardığı işlerden ilham aldığım bir tarih hocası. Çiğdem Hoca çok güzel anlatıyor. Anlattıklarının çok az bir bölümünü kullanabildim ama bitirişi çok hoştu. "Eğer bu topraklardaki, Osmanlı ve Bizans tarihlerindeki çatışma sürekliliklerine bakacak olursak bu çatışmaları Atmeydanı üzerinden takip etmemiz gerekir. Burası bir tür siyasi çatışma alanı" diyordu. O anlamda da acayip bir palimpsest durumu vardı tabii.

Atmeydanı'na girdik, Ramazan ayında çekim yapıyoruz. Ben orada iftar sofrası kurulduğunu biliyorum tabii ama o şekilde kurulduğunu bilmiyorum. Ve planlanmamış şekilde iftara çok yakın bir saatte gitmişiz. Tamamen bir tesadüf. Atmeydanı'nın ortasında orucunu açmak için bekleyen bir insan topluluğu var. Dolayısıyla bütün bu olanları tek bir mekânda toplayabilmek çok çarpıcı gelmişti.

Oraya çıkarken at seslerini kullandık ama bir yandan da çok uğraştırdı. At seslerini oraya koyunca atlar, insanları eziyor gibi bir his veriyordu. Bu tabii Hipodrom'u anlatmak için ilginç bir şey olabilir ama anlamsal olarak Ramazan sofralarının üstüne o sesleri koymak biraz fazla olurdu. Bizi çok uğraştırdı ama enteresan şekilde hâlâ bir çatışma alanı olabildiğini orada hissettim.

Belgesel yapma cesaretiniz devam edecek mi?

Şehirlerle ilgili bir şeyler yapmaya devam etmek istiyorum. Şehirler ve su yolları meselesi üzerinden bir şeyler yapmak istiyorum. Hazır Berlin'e gelmişken buradaki kültür merkezinde bir çalışma olacak. İklim değişikliğine dikkat çekmek için Berlin'den Kassel'e kadar 350 kilometrelik bir mesafe gidilecek. Bu yolculuk yalnızca insan gücüyle çalışan bir gemiyle yapılacak. Ben de şimdi gemici olarak o yolculuğa katılmayı planlıyorum. Beni alacaklar mı, henüz bilmiyorum ama orayı da çekmek istiyorum. Berlin de siyasi ve toplumsal anlamda inanılmaz bir şehir ama hiç su üzerinden konuşulan bir yer değil. Bu su yolları meselesine devam etmek istiyorum. Uzun bir şey olmayabilir ama bakacağız...

En Sevdiğim İstanbul Filmleri

1- L'Immortelle (Alain Robbe-Grillet, 1963)

2- Ah Güzel İstanbul (Atıf Yılmaz, 1966)

3- Ah Güzel İstanbul (Ömer Kavur, 1981)

4- Tabutta Rövaşata (Derviş Zaim, 1996)

5- Uzak (Nuri Bilge Ceylan, 2002)

6- Transit (Berke Baş, 2004)

7- Hayat Var (Reha Erdem, 2008)

8- Köprüdekiler (Aslı Özge, 2009)

9- Şimdiki Zaman (Belmin Söylemez, 2012)

10- Hasret (Ben Hopkins, 2015)

En Sevdiğim Şehir Filmleri

1- Menschen am Sonntag (Robert Siodmak, 1929)

2- Bisiklet Hırsızları (Vittorio De Sica, 1948)

3- Cleo from 5 to 7 (Agnes Varda, 1962)

4- Geceyarısı Kovboyu (John Schlesinger, 1969)

5- Alis Kentlerde (Wim Wenders, 1974)

6- D'Est (Chantal Akerman, 1993)

7- Before Sunrise (Richard Linklater, 1995)

8- 10 (Abbas Kiorastami, 2002)

9- Three Times (Hou Hsiao-hsien, 2005)

10- In the Last Days of the City (Tamer El Said, 2016)

Devam etmek için üye ol

Socrates Dergi’ye üye olarak dergi arşivinden istediğin kadar yazıyı 7 gün boyunca ücretsiz okuyabilirsin!

Üyeliğin varsa

Bu içerik ve daha fazlası için Socrates Haziran 2022 sayısı