Medcezir

5 dk

Yıllardır bunalımda olan, kural değişiklikleri sıkı takipçilerinin bile aklını karıştıran güreş, yeniden popüler olabilecek mi?

TRT spikeri Hüsnü Kaftan, eline kalem ve kağıdı almış karşısındakilere hararetli hararetli bir şeyler anlatıyordu. Avustralya’nın Sidney kentinde, olimpiyat oyunlarının bizim adımıza en önemli bölümlerinden biri, yani güreş başlıyordu. Peki Kaftan, kime ne anlatıyordu? Yıllarca güreş müsabakalarını sunup yorumlayan Kaftan, Sidney’de uygulanacak sistemi Türk basın mensupları ile paylaşmaktaydı. Hepimiz birer öğrenci gibi dediklerini not alıyor ve detayları anlamaya çalışıyorduk. “O kadar basın mensubu, daha önce hiç güreş maçı izlememiş mi?” diyebilirsiniz. İzledik izlemesine ama güreşteki değişimin hızına yetişmek de mümkün değildi.

Müsabaka süreleri, sıklet sayısı, oyun kuralları, puanlama ve turnuvanın seyri neredeyse her seferinde değişiyordu. Yukarıda saydığım parametrelerden en az biriyle oynanmadığı büyük şampiyona yok gibiydi. Açıkçası, güreşte galibiyetin en net şekli olan tuşu saymazsak el atılmamış tek bir kural dahi yoktu. Bir gün üst üste çırpma yapamazken öbür gün yapabiliyorsunuz; bir gün çırpmadan 1 puan alırken diğer gün 2 puanı cebinize koyuyorsunuz; bir gün tek yenilgiyle elenirken diğer gün grup statüsü sayesinde yenilmenize rağmen finale giden bir yol bulabiliyorsunuz; bir gün maçta en çok puan alan kazanırken diğer gün 1-0’lık iki setle galip geliyorsunuz...

Tarihin en eski sporunun, kısa aralıklarla yapılan bu kadar çok değişiklikten etkilenmemesi mümkün değildi elbette. Her olimpiyatta reytingler biraz daha düştü. Uluslararası Güreş Federasyonu, sporu televizyonlara uygun hale getirebilmek adına paniğe kapıldı ve daha da acayip değişikliklere yöneldi. Yere düşürülemeyen efsane Rus Aleksandr Karelin, el bağlama garabeti nedeniyle Sidney’de üst üste dördüncü olimpiyat şampiyonluğunu kazanamadı. Böyle bir kural icat edilmese Amerikalı Rulon Gardner nerelerde olurdu, kim bilir...

Aslında spor tepetaklak gidiyordu ama farkında olanların sayısı azdı. Dünyanın hemen her ülkesinde yapılan bir spor, işinin ehli olmayan insanlar tarafından yönetiliyordu. 2010’lara gelindiğinde İsviçreli Raphael Martinetti (bizim çocukluğumuzda TRT spikerlerinin Türk düşmanı ilan ettikleri eski hakemlerden) yönetimindeki FILA (Uluslararası Güreş Federasyonları Birliği), korkunç hatalarına daha da korkuncunu ekledi. Artık tek bir oyun yapan -futbol tabiriyle- aldığı sayının üstüne yatıyor, iki set alan kazanıyordu. Supleksler, kündeler artık daha az uygulanır hale gelmişti. Basit oyunlar ve tek puanlık hamleler kazanmaya yetiyordu.

Dünya güreş camiasını uyandıransa Uluslararası Olimpiyat Komitesi oldu. Olimpiyatlarda yerini garanti gören güreş, programdan çıkarıldı. Ya da şöyle diyelim; olimpiyat programına girmek isteyen diğer sporlarla play-off oynamaya mecbur bırakıldı. Açıkçası, FILA’daki yenilikçiler bu tehdidi iyi kullandılar. Martinetti devrildi. Yeni başkan Nenad Lalovic, kurumun ismini UWW (Birleşmiş Dünya Güreşi) haline getirdi. Vakit kaybetmeksizin oyunu akışkanlaştıracak ve teknik güreşçileri sevindirecek kurallara geçildi. Birbirlerine sıcak davranmayı sevmeyen İran ve ABD, güreşin olimpiyat programında kalması için çalıştı ve güreş, küme düşmekten kurtuldu. Sırp Lalovic, açık karakteriyle sivrildi. Öyle ki dünya güreşini yönetenler arasından IOC’ye (Uluslararası Olimpiyat Komitesi) seçilen ilk isim oldu.

2013’e gelindiğinde bunalımda olan, seyircisini ve olimpiyattaki yerini kaybetme tehlikesi yaşayan güreş, bugünlerde yeniden prestijini artırıyor. Foxcatcher ve Win Win gibi filmler, Amerika’daki okullarda hayli popüler olan bu spor dalını daha da konuşulur hale getiriyor. Bundan sonra güreşi yönetecek insanların ilk işi geçmişten ders almak olmalı. Zira, bir küçük hataları dahi olimpiyat vizesi için arkalarında hazır bekleyen sporlar için umut ışığı anlamına geliyor; çünkü artık her şey yolunda gitse bile, adları bir kere ‘olağan şüpheli’ kategorisine yazılmış durumda.

Socrates Dergi