Napolyon

12 dk

Cyrille Guimard, bisiklet tarihinin en başarılı sportif direktörü. Antrenörlüğünü yaptığı isimlerle birlikte sayısız Fransa Bisiklet Turu zaferine ulaşan isim, Socrates’e konuştu.

“Oh la la la la la...”

Cyrille Guimard’dan duyduğum ilk yanıt bu oldu. Aslında kısa süren bir tanışma faslımız vardı, yaşayan bir efsaneyle röportaj yapmanın benim gibi genç biri için ne kadar değerli olduğunu anlatmış ve “Okey” cevabını işitmiştim. Arkasından girişteki, Fransızlara özgü bu nidayı işitmeme neden olan soru ise bir hayli klasikti: “Bisikleti ne zaman keşfettiniz?”

Ünlü bisiklet adamı nereden başlayacağını bir süre düşündü. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, Nantes’ta dünyaya gelmişti ve altı yaşında ona gelen bir Noel hediyesi sayesinde bisikletle tanışmıştı: “Orada önüme yeni imkânlar açılmıştı, gidebileceğim her noktaya gittim, arada bazı saçmalıklar da yaptım. Nantes Havalimanı’nın yakınlarına gider, Chateau- Bougon’da pedallardım. Orada hâlâ savaş yıllarındaki bombardımandan kalan çukurlar vardı, onlara girerdim.”

Sırada Fransa Turu vardı. Küçük Cyrille, ilerleyen yıllarda önce bisikletçi, sonra sportif direktör olarak katılacağı ve çeyrek asrına damgasını vuracağı Le Tour ile ne zaman tanışmıştı? “1957’de Fransa Turu’nu keşfettim. İlk etap o yıl Nantes’ta yapılıyordu. Ve ben küçük bir çocuk olarak bisikletçilerin şehrin büyük caddesindeki geçit törenlerini izlemiş, kendi kendime şunu demiştim: ‘Bir gün orada olacağım!’ Açılıştan sonra dedemlerin çiftliğine gitmiş, o öğleden sonra radyoda ilk kez Le Tour’u dinlemiştim.”

Bisiklet, savaş sonrası Avrupa’da doğan bir çocuk için iyi bir kaçış yoluydu. Guimard bu anlamda yalnız değildi. Sınıf arkadaşlarının neredeyse tamamı orada olmak istiyordu ama bunu sadece o başarmıştı: “1972’ye kadar kendimi çok geliştirdim ama en büyük problemim, sakatlığım yüzünden erken emekli olmamdı. O yıl Fransa Turu’nu kazanabilecek konuma gelmiştim ama sakatlıklarım nedeniyle yarışı bitiremedim, finişe iki gün kala genel klasmanda çok iyi noktadayken ayrılmak zorunda kaldım.”

Bu, aynı zamanda tarihin en büyük bisikletçisi olarak kabul edilen, kariyerinde 500’den fazla zaferi olan Eddy Merckx ile büyük düellosunu kaybetmesi demekti. Yine de Guimard, Merckx’ten pek etkilenmemişti. Ona “Tarihin en büyüğü ile yarışmak nasıldı?” sorusunu yönelttiğimde sesi hafif yükseldi: “Eddy Merckx büyük bir şirketti. Onun zamanında Merckx kadar yetenekli başka isimler de vardı. Ama o Belçika’da inanılmaz bir popülariteye sahipti. Güçlü de bir ekibi vardı. Bu yüzden Merckx pelotonun önüne doğru atak yaptığında hiçbir Belçikalı rakibi ona karşı yarışmazdı. Roger de Vlaeminck ve Freddy Maertens dışında kimse buna cesaret edemezdi. Evet, Merckx kendi neslinin en iyisiydi ama bir yandan da arkasında büyük bir şirket vardı. Politik ve ticari açıdan çok güçlüydü.”

Onun en büyük kahramanı ise, tıpkı Merckx gibi Fransa Turu’nu beş kez kazanan Jacques Anquetil. Neden mi? “Anquetil bir karakterdi ve Merckx ile tamamen zıt insanlardı. Merckx büyük bir şampiyondu, Anquetil ise bir yıldızdı. Aynı zamanda bir sanatçı ve filozoftu. O sadece kazanmak için yarışmazdı. Ve gündelik hayatı da sadece bisikletten oluşmazdı. Bu anlamda Peter Sagan ona benziyor. Büyük yarışlar kazanabilecek kapasitesi var, bunun yanında büyük bir karizmaya ve şahsiyete sahip. Merckx ise çok karizmatik değildi. Elbette ülkesinde çok sevilirdi. Ona Belçika’da dokunamazdınız. Zira Valon-Flaman birleşmesinin bayrak taşıyıcısı hâline gelmişti. Ama sadece tek bir kişiliği, bisikletçi kimliği vardı. Örneğin Sagan’ın yarış sonralarında verdiği röportajları dinleyin, sadece “Kazandığım için mutluyum” dediğini duymazsınız. Söylediği şeylerin gerisinde hep farklı anlamlar yatıyor. Akıllı, yetenekli, popüler, karizmatik... Eddy Merckx ise bir makinaydı. Kazanmak için yaratılan bir makina... Ondan sonra gelen Bernard Hinault da bir yıldızdı, Greg LeMond da öyleydi. Ama mesela Miguel Indurain bir yıldız değildi. Sadece büyük bir şampiyondu, Merckx gibi.”

Yetenekli bir bisikletçi olan Guimard’ın kariyerini antrenman sırasında ona çarpan bir araba değiştirdi. Bilincini kaybettiği o an, hafızasında da vücudunda da büyük yaralar açtı ve Guimard, 1976 yılında bisikleti bıraktı. Bir sene sonra yeni bir mesleğe adım atacaktı. 25 yaşında Fransa Turu’nu kazanmaya yaklaşmıştı, 28’inde ise Gitane takımın sportif direktörü oldu. Ekibinin o zamanki lideri Belçikalı tırmanışçı Lucien Van Impe’di. Ve Guimard, bir bisikletçi olarak Merckx’ten alamadığı intikamı sportif direktör olarak almak istiyordu. O yıl, Van Impe sarı mayoyu kazanmayı başardı ama onu bu yolda ikna etmek kolay olmamıştı: “Van Impe birden fazla Fransa Turu kazanabilirdi. Ama hiç Merckx’e karşı atak yapmadı. 1976’da takımın başına geçtiğimde ona kazanmak için yarışması gerektiğini söyledim. O ise ‘Ama Mösyö, bunu anlamalısınız...’ diye başladı. Ben de ‘No, no, no, hiçbir şey anlamıyorum. Eğer katılıyorsan kazanmaya çalışmalısın’ diye cevapladım. O seneki şansımız şuydu. Merckx, Fransa Turu’na katılmamamıştı. Eğer katılsaydı orada emirleri veren ben olmayacaktım. Ama Van Impe’in her şeyi yapabilecek kalitesi vardı. Yine de eğer o sene takımın başına geçmeseydim asla bu yarışı kazanamazdı.”

Bir yıl sonra Van Impe gidecekti ve takım, Bernard Hinault adında genç bir ismin üzerine kurulacaktı. Guimard, kendisi gibi Bretagne bölgesinden çıkan Hinault’yu birkaç senedir takip ediyordu ve onun potansiyeli konusunda sabırlıydı. Fransızların baskılarına rağmen hemşehrisinini 1978’e kadar Le Tour’da yarıştırmamıştı. Doğru zamanda büyük arenaya çıkan Hinault ise ilk turunu kazanmakla kalmamış, kariyerini beş Fransa Turu ile noktalamıştı. Bunların dördü Guimard ile gelmişti. Şimdilerde Guimard, bu zaferlerden hangisinin daha unutulmaz olduğuna karar veremiyor: “Sorun şu ki Van Impe ile kazandığımız o bir turu, Laurent Fignon ya da Hinault ile kazandıklarımızdan daha net hatırlıyorum. Çünkü Van Impe dediğinizde aklıma en fazla 15 imaj geliyor. Ama Hinault, Fignon dediğinizde 3 bin kare arasından seçim yapmak durumunda kalıyorum. Ve her yeni imaj, eskisini geride bırakıyor. Hep bir devinimin içerisindeyiz, hep şimdiki zamanla meşgulüz ve buna uygun reaksiyonlar veriyoruz. Çünkü biliyoruz ki şimdiki zaman, geleceğe yön verecek. Bu yüzden de geçmişte yaşananlar kaybolup gidiyor. 1972 Fransa Turu’nda iki etap kazandım, beyaz ve yeşil mayolar bendeydi ama bugün o yıla dair en çok aklımda kalan, yarıştan çekildiğim an. Zira o an, geri kalan her şeyi yakıp yıkmıştı. Hinault ile kazandığımız yarışlar arasından bir tanesini çekip almak çok zor geliyor. Aynı zamanda bu zaferler, yaptığımız bütün çalışmaların tek ve nihai sonucu değildi. Yarışma, antrenman ve ‘business’ tarafında yaptığımız yenilikler de bunlar kadar değerliydi. Benim için bazen, sonuçlardan ziyade, oraya nasıl vardığımız mühimdi. Bu tıpkı futbola benziyor; biri gol attığında hemen onu yıldız hâline getiriyoruz ama 30 saniye önce topu rakipten alan kimdi? Pozisyon içerisinde o dört kritik pası kimler vermişti? Bütün bunlar, yani golden önceki tüm o anlar unutuluyor. Oysa önemli olan, öncesindeki detaylar. O gol, çoğu zaman savunma oyuncusunun aksiyona verdiği ilk katkıyla inşa ediliyor ve hücumcunun olayı bunu bitirmek oluyor. Ve şunu da biliyoruz; sizi hücum değil, savunma şampiyon yapıyor. Evet, benim işim de kazanmak. Sonuç almak her zaman büyüleyici bir duygudur. Ama benim kontrasyonum genelde daha öncesine dayanır. Bir Fransa Turu kazandığınızda bu daha çok 10-12 ay önce yaptığınız çalışmaların getirisidir. Bu, basit bir karşılıktır. Mühim olan ise çalışmak, bilgi toplamak, sistematik, sistematik ve sistematik bir yapı oluşturmaktır.”

Guimard, kariyerinde hep savunma kısmına önem vermişti. Bilimsel yaklaşımı iki tekere getiren isimlerden biriydi, takımlarını rüzgâr tünellerinde çalıştırıyor, yıldızlarının sele üzerindeki konumlarından biyolojik saatlerine, yeme içmelerinden özel hayatlarına kadar her şeye karışıyordu. Bugünlerde Team Sky ve benzeri takımlar tarafından kullanılan bilimsel metotların birçoğunu ilk o denemişti. Van Impe ve Hinault ile kazanarak başladığı yeni mesleğinde iki de büyük keşif yapmıştı: Laurent Fignon ile Greg LeMond. Takımı, seksenlerin başında yaşanan Hinault-Fignon rekabetine kadar rüya gibi gitmişti. Ama o rekabet, sonun başlangıcıydı. Guimard’a göre bu doğaldı; zira onun ifadesiyle bir bisiklet takımı, her zaman toplumun bir mikrokozmosuydu. Ve bu ayrılıkda toplumsal bir değişimle gelmişti: “Hinault kasabada büyümüştü, Fignon ise şehirde. Biri sokaktan gelmişti, öteki ise üniversite mezunuydu. Ama bence aralarındaki en büyük fark jenerasyonlarından kaynaklanıyordu. Aynı çağda büyümemişlerdi. İkisinin arasına 1968 girmişti. Hinault 1968’in öncesinde büyümüştü, Fignon ise sonrasında. Hinault, İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyaya gelen neslin üyesiydi.

O dönemki kültür, eğitim sistemi çok daha farklıydı. Daha sonra, 1968 ile birlikte ahlak anlayışı değişmeye başladı. Kilise, önemini kaybetmeye başlamıştı. Devrimci bir sinema ortaya çıkmıştı. Aralarında belki 6-7 yaş var gibi görünüyor ama bu tamamen farklı bir kültürdü artık. Hinault ile Fignon aynı dilden konuşmuyorlardı, aynı gazeteleri okumuyorlardı, aynı kitaplara ilgi duymuyorlardı ve aynı şarkıda dans etmiyorlardı.”

Bu değişim, onu da etkileyecekti. Para, Fransa toplumunun gündemine oturmaya başlamıştı ve yeni bir zengin, Bernard Tapie, bisiklete girmişti. Onun kurduğu La Vie Claire takımı hem Hinault’yu hem de LeMond’u kadrosuna kattı. Ve 1984’ten sonra, Guimard’ın takımları bir daha Fransa Turu’nda şampiyonluk göremedi. Yine de 1976 ile 1992 arasında onun tarafından eğitilen dört bisikletçi toplam 11 Fransa Turu kazanmıştı.

Bugünlerde de farklı bir şarkı, dans ve kültür var. Bisiklet tarihinin en büyük antrenörü, şimdilerde radyo yorumculuğu yapıyor. En son Roubaix-Lille Metropole isimli küçük, bölgesel bir takımı yönetti. Ve orada, 2000’lerin ortasında, Lüksemburglu Andy Schleck isimli bir genci keşfetti. Ama sakın ona Andy’den bahsetmeyin. Biraz sinirleniyor. Onun ne kadar büyük bir potansiyel olduğundan, o dönem Saxo-Bank’ın sportif direktörü olan Bjarne Riis’in nasıl Schleck’i acele bir şekilde Fransa Turu atmosferine soktuğundan bahsediyor. Ve çok yetenekli olsa da Andy’nin asla gerçekten bisikletçi olmak istemediğini, bu sporu ciddi anlamda, bir şampiyon olacak kadar sevmediğini ifade ediyor. Her şeyden bahsederken olduğu gibi; biraz hüzünlü, biraz gülerek, biraz heyecanlı, biraz da kızgın...

Peki ya lakabı? Guimard’a bisikletin imparatoru olduğu günlerde ‘Napolyon’ lakabı takılmıştı. Peki o bundan hoşlanıyor mu? Önce bir kahkaha atıyor, ardından da şunları söylüyor: “Bilemiyorum, bunu bana yakıştıranlar var. Ama Napolyon hâlâ aramızda, varlığını sürdürüyor. Onun döneminden bazı yasalar, gelenekler devam ediyor.”

Hayır hayır, Cyrille Guimard burada kesinlikle kendisinden bahsetmiyor. Kendi sürgününde, Napolyon’dan söz ediyor.

Socrates Dergi