Öteki Larry

10 dk

1960'ların başından 1980'lerin sonuna kadar NBA çevrelerinde Larry Fleisher'ın olmadığı masa yoktu. Lig yönetiminin karşısına oturur, yanına NBA yıldızlarını alır ve genelde istediğini elde ederdi.

Evet biliyorum, her şeyi değiştirdiler. Magic Johnson, Larry Bird ve Michael Jordan. Siz de biliyorsunuz. "NBA nasıl NBA oldu?" sorusuna cevap arayan herkesin karşılaştığı ilk isimlerdir bunlar. Genellikle yanlarına David Stern eklenir. Magic ile Bird'ün rekabeti ortalama seyircinin oyuna bakışını değiştirmiş, Lakers ile Celtics'in hegemonya kurduğu 1980'lerde NBA, ABD'de manşetlere taşınmıştı. Jordan ise pastaya krema eklememiş, pastanın boyutunu değiştirmişti. Kapitalizmin zirvesi, sporda onunla gerçekleşmiş; Majesteleri, 1990'larda basketbolu dünyanın her köşesine götürmüştü. Televizyonun gücünü bilen, küreselleşmeyi teşvik eden, ligin imajını her şeyin önüne koyan David Stern ise bu figürlerin güçlü yanlarını öne çıkaran bir yapı kurmuştu. Yani, özet aslında doğruydu. Onlar NBA'i değiştirmişti.

The Cap kitabının yazarı Joshua Mendelsohn, meseleye daha farklı yönden yaklaşıyor. Onun için her şeyin başı Ömer Aşık'tı. 2012 yazında milli oyuncumuzun Houston Rockets'la imzaladığı anlaşma, Mendelsohn'ın ilgisini çekmişti. Dönemin Rockets genel menajeri Daryl Morey kontrata öyle detaylar koymuştu ki Ömer, sınırlı serbest olmasına karşın eski takımı Chicago Bulls'un anlaşmayı karşılama ve oyuncusunu kadroda tutma ihtimali kalmamıştı. Sıkı bir NBA takipçisi olan, avukat kimliğiyle basketbolun mali kurallarına ilgi duyan Mendelsohn, ligin gerçek tarihine dair ne kadar cahil olduğunu fark etmiş ve grevlerin, davaların, istisnaların, dipnotların izinde NBA'in mazisine odaklanmıştı. The Cap, bu sürecin eseri. Havalı bir alt başlığı da var. "Larry Fleisher ve David Stern, modern NBA'yi nasıl inşa etti?"

Tamam, David Stern'ü tanıyoruz ama Larry Fleisher da kim ki?

***

"1960'lardan itibaren Stern ve Fleisher, pazarlık masalarında karşılaştı, bazen bağrıştılar, bazen gülüştüler ama hep bir çözüm buldular." The Cap'in en kilit cümlelerinden biri bu. Zira Stern, belki 1984 ile 2014 arasında NBA başkanlığı yapmıştı ama aslında etkisi 1960'larda başlamıştı. Fleisher ise NBA Oyuncular Birliği'ne 1962 ile 1968 arasında başkanlık yapmıştı fakat parmak izleri 1980'lerin sonundaki ölümüne kadar sürmüştü. İkili defalarca karşı karşıya gelmiş ve bir şekilde çözüm bulmuştu. Zira ikisi de bir oyun ve ürün olarak NBA'in potansiyelinin farkındaydı. Lig para kaybederken, final maçları banttan yayımlanırken, takımlar kâr edemezken bile… Ligin geleceğine inanıyorlardı. Ama biri, takım sahiplerini ve lig yönetimini memnun etmek zorundaydı. Diğeri ise oyuncuları.

İkili, modern NBA'in temellerini atsa da her zaman aynı sayfada değildi. Bunun da mazisi, onlardan öncesine dayanıyordu. 1954'te kurulan NBA Oyuncular Birliği yani NBPA, Amerikan profesyonel spor tarihinin en eski işçi sendikasıydı. İlk başkanı Bob Cousy olan sendika, 1960'lara girildiğinde farklı denizlere yelken açmak niyetindeydi. İlk hedefleri, oyuncuları bilabedel çıkılan gösteri maçlarından kurtarmaktı ama dönemin ruhu, NBA'i biraz daha isyankâr bir düzleme taşımıştı. Cousy sonrası başkanlığa bir başka Celtics efsanesi Tommy Heinsohn getirilmişti ve Harvard Hukuk Bölümü mezunu Fleisher da Heinsohn'ın ricası üzerine sendikaya danışmanlık yapmaya başlamıştı.

Fleisher, 1964 All-Star maçındaki grevin mimarlarından biriydi, ligin koyduğu engellere karşın oyuncular, patronlarının onlara makul bir emeklilik planı sunmasını istiyordu. Basketbolun eğlence maçını bu uğurda durdurmaya da çekinmiyorlardı. 1967'de neredeyse play-off'a çıkmamaya varmıştı işler. Dönemin yıldızlarından Oscar Robertson'ın lige açtığı davanın başrolünde de yine Fleisher vardı. Oscar Robertson Davası, NBA'in rakip lig ABA'i de içine katarak tekelleşmesinin önüne geçmeyi hedefliyordu. Zira ABA, o dönem pek çok yeniliğin önünü açarken oyunculara hem oynayabilecekleri ortamı seçme hem de pazarlık yapabilme gücü vermişti. Robertson ve arkadaşları, mahkemelerce haklı bulunmuştu. Sadece hukuk önünde de kazanmıyorlardı. 1967'de lig ve sendika arasında ilk toplu iş sözleşmesi imzalanmış, oyuncular sağlık hizmetlerinden emeklilik haklarına kadar pek çok güvencenin sahibi olmuştu. Daha sonra da o dönemler hiç düşünülmeyen bir şey gerçekleşmiş ve free agency, 1976'dan itibaren yürürlüğe girmişti. Artık oyuncuların kaderi tamamen koçlarının veya başkanlarının elinde değildi. Sınırlı serbest de olsalar başka ekiplerle görüşme, takımlarının karşılayamadığı kontratlara imza atma ve yuvadan uçma ihtimalleri vardı.

NBA oyuncularıyla birlikte yaptığı hamlelerle Larry Fleisher, 20. yüzyılın en etkili sendika liderlerinden birine dönüşmüştü ve bunu yaparken tek kuruş para almamıştı. Daha doğrusu, sendikaya ücretsiz yardım ediyordu. Oyunculardan parasını başka şekillerde alıyordu. İkinci iş olarak, NBA ile görüşmelerde beraber hareket ettiği birçok oyuncuya menajerlik hizmeti de sunuyordu. Lig genelinde birçok ismin onunla yaşadıkları gerilimlerde öne çıkardığı durum da bu çıkar çatışmasıydı. Fakat Fleisher, oyunun geleceğinin bireylerde olduğunu görmüş ve yıldızları sendika içinde öne çıkarmıştı. Belki bir sosyalist sayılmazdı ama büyük bir pragmatistti.

Free agency yani oyuncu pazarı büyük bir devrimdi. Evrensel yazarı Mithat Fabian Sözmen'in* ifade ettiği gibi, "İlk yıllarda önemi çok hissedilmeyen bu hak, her şeyi değiştirdi ve NBA sadece 10 yıl içerisinde popülaritesini katlayan küresel bir fenomen haline geldi. Bu fenomenin esas yaratıcıları, yani 1960'larda emeklilik hakkı bile olmayan basketbolcular artık spor/eğlence endüstrisinin kendine has denkleminde devasa paralar kazanan ve şöhret içinde yaşayan yıldızlara dönüştü." Fakat bu durum, takım sahiplerini kızdırıyordu. 1980'lere gelindiğinde ligde Ted Stepien ve Donald Sterling gibi ırkçı, beceriksiz, basketboldan anlamayan başkanlar mevcuttu ve takımların ciddi para kaybettiği söyleniyordu. En azından takımlar öyle ifade ediyordu. 1960'larda NBC ile çıkışa geçen televizyon yayınları, CBS'e geçtikten sonra albenisini kaybetmiş, NBA-ABA birleşmesi sonrası lige giren birçok takım da oyuncu pazarının etkilerini hissetmeye başlamıştı. Oyuncular, haklarını daha yüksek sesle söylüyor, sendikanın varlığıyla yıldızların gücü her geçen sene artıyor ve patronlar bu düzenin sürdürülebilir olmadığını ifade ediyorlardı. Sendika ise çizilen tablodan pek emin değildi. Takımların finansalları şeffaf değildi, NBA pek de berrak olmayan bir düzlemde idare ediliyordu.

Dönemin San Antonio Spurs Başkanı Angelo Drossos'un önerisiyle gündeme gelen salary cap yani ücret tavanı, ilk başta sendika için kabul edilemezdi. Zira yıllar içinde kazanabilecekleri asgari ücreti iyi bir noktaya getirmişler, elde edebilecekleri tavan ücretleri ise pazarlık masasındaki maharetlerine bırakmışlardı. Salary cap, bu anlamda hamle güçlerini sınırlayacaktı. Ligle sendika arasındaki görüşmeler defalarca durdu, 1999 ve 2011'de gördüğümüz gibi ipler kopma noktasına da geldi ama eninde sonunda 1983'te Stern ile Fleisher'ın orta noktada buluşmasıyla NBA, ilk salary cap'ini oluşturdu. Oscar Robertson Davası'ndan itibaren giderek güç kazanan oyuncular, ligin geleceği için kendi haklarının bir kısmından vazgeçmiş, patronlar ise ligin gelirlerini oyuncularla bölüşmeye ikna olmuştu. Yayınların, özellikle de kablo televizyonun etkisinin arttığı dönemde, bu paylaşım hayatiydi ve David Stern'ün atacağı devasa adımlara kaynaklık etmişti.

***

The Cap, bu anlamda bir nevi NBA'in gizli tarihini anlatıyor. Ve TRT senaristleri tarafından yazılmadığı için, ligin karanlık pek çok sayfasına değiniyor. Takım patronlarının ırkçılıkları, medyanın sendikaya karşı sert tutumu, 1964 All-Star maçından başlayarak grev ihtimalini dillendiren yıdızların aldığı tepkiler, çalışacakları adresi özgürce seçmek isteyen basketbolculara karşı sergilenen tutum, "Siz kendinizi beyzbol ya da Amerikan futbolu oyuncuları gibi popüler mi sanıyorsunuz?" lafları…

Üstelik ücret tavanı ve beraberinde gelen sınırlamalarla birlikte de oyuncular özgürleşememişti. Yine draft yürürlükte olacaktı, free agency kuralları takımların belli ölçülerde oyuncularını elinde tutmalarına imkân tanıyacaktı ama NBA, bireylerin gücünü artırmayı bir şekilde başarmıştı. İmajlarını ve ceplerini de büyütmüştü. Lig takımlara, özellikle de küçük pazardaki ekiplere ise, belirli korumalar sağlamıştı. Doğru yönetildiği ve Stepien, Sterling gibi başkanlara sahip olmadığı sürece her takımın NBA'de elit seviyeye gelme şansı vardı. Şampiyonluk yolu ise o cap'in istisnalarından geçecekti. Lig, ücret tavanını aşmak isteyen takımlara çeşitli istisnalar sunmuş, o istisnalar da oyuncuların işine yaramıştı.

Kısacası NBA, bugünlere uzun yoldan geldi. Oscar Robertson, Russell Westbrook ile aynı grafiklerde buluşan bir triple-double makinasından ibaret değildi, Tommy Heinsohn ile Bob Cousy ise 'Boston Celtics efsaneleri' arasında adları geçen eski oyunculardan fazlasıydı. Oyuncular, yalnızca sahada mücadele etmemişti. All-Star grevinden NBA-ABA birleşmesine, televizyon gelirlerinin paylaşımından ücret tavanının getirilmesine kadar büyük bir mücadele de saha dışında yaşanıyordu ve bütün bunların ortasında Larry Fleisher ile David Stern karşı karşıya oturuyorlardı. Bazen bağrışarak, bazen gülüşerek.

Yani, NBA'i değiştiren bir Larry daha vardı. Soyadı Bird olmayan Larry.

*Mithat Fabian Sözmen'in Evrensel'deki "NBA'e sendika nasıl girdi?" ve "NBA'i değiştiren emek mücadelesi" yazı dizileri, konuya merak saranlar için ilgi çekici olabilir.

Socrates Dergi