Roğa

5 dk

1998 Dünya Kupası'ndan hatırlıyorsunuz onu. Bir de kıyamete inanıp futbolu bırakmasından. Karşınızda Carlos Roa ve etkiledıği bir çocukluk.

Azıcık uzun boylu bir çocuktum. Anneannem, "Aynı halaları" derdi, "Onlar gibi kazık kazulet. Onlar gibi alık." Neredeyse bütün çocukluğum anneanneme inanarak geçti. Kanın bütün vücudu dolaşıp gelmesi biraz uzun sürdüğünden, uzun boylu insanların kalbi de beyni de azıcık yavaş işlermiş meğer. Dayımın oğullarını mıncıklaya mıncıklaya seven anneannem öyle der, beni bir türlü sevmezdi bu yüzden. Uzun boylu bir alığım diye. Ama mahallede durum başkaydı. Sokağa çıktım mı, boyları benim yarım kadar olan akranlarım uçan salıncaklar gibi kollarıma asılırlar, "Hadi bizi gene döndürsene Roğa" diye bağrışırlardı. Uzun olmak çocukken harika bir şeydi çünkü. Bir de mahalle takımında tabii, süksem büyüktü. Bu mahalleye taşındığımızdan beri ne kaleye başkasını geçirmişler ne de kalelerinde gol görmüşlerdi. Rakip mahalledeki çocuklarınsa benimle karşılaştıklarında gözleri büyürdü. Kaleleri küçük kursalar, kıpırdamadan bütün topları kolayca toplardım. Büyük yapsalar, bu sefer onların kalecisi toplayamazdı. İki ucu keskin bıçak. Kalecilik benim tabiatımda vardı zaten. Belki de babam "Oku da oku!" diye tutturmasaydı, şimdi kim bilir...

Bana 'Roğa' derlerdi. Sekiz yaşıma denk gelen yaz günlerinde oynanan Dünya Kupası'nda Arjantin'in kalesini bekleyen bir kaleci vardı, Carlos Angel Roa. Grup maçlarında hiç gol yemeyip bir de üstüne İngiltere maçında iki penaltı birden kurtarınca, bir anda çocukluk hayallerimizin adı oldu Roa. Milli takımlar arasında hep Arjantin'i tuttuğum için, mahalle maçlarında da Arjantin'in kalecisi olmam zaten kaçınılmazdı. Bizim takımın işleri Dünya Kupası'ndaki Arjantin'den iyi gidince çocuklar da yice benimsediler adımı, tam olarak söylemeyi beceremeseler de... Bense iyice havaya girmiştim. Yaz günü, sıcağa, tere aldırmadan geçiriyordum üstüme ablamın koyu lacivert Adidas eşofman üstünü, elimde annemin güderi eldivenleri, ha babam kasılıyordum kalede. Ne top geçiyordu ne adam. Zamanla daha bile azıttım işi; ablamın göz kalemiyle kendime Roa'nın top sakalından çizdirip öyle geçiyordum kaleye. Ben taş üstlerine uçtukça, aşırtma toplara çıktıkça, çocuklar bağırıyordu: "Roğa! Roğa!"

Neredeyse bir yıl boyunca, sonraki tüm hayatımda bir daha asla yakalayamadığım ilgi ve hayranlığın merkezi oldum. Yaz, kış demeden kaleye geçiyor, "Roğa!" tezahüratları arasında kah çamura, kah çimene atlıyor, kaleden sivrisinek bile geçirtmiyordum. Anneannem gerizekalı olduğumu düşünüyordu ama ben hayatta başarılı olduğum işi çoktan bulmuştum. Daha o yaşta, bir mahalle kahramanı olmuştum kendi çapımda. "Roğa" dedin mi, herkes beni bilirdi. Başka mahallelerden transfer teklifi bile aldım.

Hamdullah Suphi'deki çocuklardan biri gelip "Her maçtan sonra sade gazoz ve bir paket çitos" vadetti. Hem de kimse gazozumdan bir fırt istemeyecek, bir el bile çitosuma uzatılmayacaktı. Çocuk, bizim sınıftaki Buse'nin abisiydi. Gazoz ve çitos bir yere kadar önemli tabii de kabul edersem Buse'yle daha yakın arkadaş olacağımızı aklımdan geçirmedim değil. Ama o durumda, mahallede kimsenin yüzüne bakamazdım bir daha. Gerçek Roa Arjantinliydi, fakat İspanya'da top oynuyordu. Bizim mahalledeki çocuklara anlatamazsın ki bunu. Bir kalemde silerler.

Ertesi yaz, bir spor gazetesinde, küçücük bir köşede gördüğüm bir haberle dünya başıma yıkıldı. Roa futbolu bırakmıştı. Habere göre bir tarikata üye olmuştu Roa ve bu tarikat, bizim ev sahibi Hacı Nebi'nin tarikatına hiç benzemiyordu. Bunlar, 1999'un 2000'e devrettiği gece kıyametin kopacağına inanıyordu. Dünyanın sonu artık gelmişti tarikata göre. O yüzden Roa, şu kalan birkaç ayını daha çok ibadet edip Tanrı'ya dualarla yalvararak geçirmek için futboldan çekilme kararı almıştı. Mahvolmuştum. Haberi saklamaya çalıştım. Belki başka bir Arjantinli futbolu bıraksaydı kimsenin dikkatini çekmezdi.

Ama bırakan Roa olunca mahalle takımında hızla yayılmıştı haber. Duyan gelmişti. Bana da nazar değdi sanki ondan sonra. Hiç olmayacak basit goller yemeye, mahalle takımına olmadık maçlar kaybettirmeye başladım. Psikolojim mi bozuldu, nedir. Şan, şöhret ve sevgiden oluşan halem, akıl almaz bir hızla siliniyordu. Oturdum bir mektup yazdım Roa'ya. Dosya kağıdıyla tam altı sayfa. Ona benim için ne kadar önemli biri olduğunu, kendisinin gelmiş geçmiş en iyi kaleci olduğunu, futbolu bırakamayacağını anlattım.

İkna edici olsun diye Din Kültürü hocasını şahit gösterip kıyametin ne zaman kopacağını yalnızca Allah'ın bilebileceğini, futbolu boşu boşuna bıraktığını bile yazdım. Türkçe tabii. Takımında Maradonaları, Batistutaları oynatan Arjantin'in herhalde mektubumu tercüme ettirecek parası vardır diye düşünüyordum. "Arjantin Milli Takımı eliyle Sinyor Carlos Roa, Buenos Aires, Argentina" yazıp postaladım mektubu. Bir umut... Olur ya, ne kadar sevildiğini bilse futbolu bırakmaktan vazgeçebilirdi belki. Geçmedi.

O sene yılbaşında kıyamet kopmadı. Roa'nın beklediği mesih de gelmedi. Olan benim futbolculuk hayallerime oldu. Babamı müdür yaptılar bankada hemen o yıl. O da ilk iş olarak bir özel okula yazdırdı beni. Bu yeni okulda kimse futbol oynamıyordu. Etütler, sınav kursları, okul servisleri vardı ama futbol yoktu. Mahallede de şanım silinmişti günden güne. Bütün çocuklar boylanmıştı geçen zamanla. Kimse beni maça bile çağırmıyordu artık. Evde ders çalışıyordum durmadan. Babam okuyup, çalışıp, kendisi gibi banka müdürü olmamı istiyordu. Ha babam ders, ha babam kurs, dermanım kalmıyordu zaten top oynamaya da. Böylece dindi gitti içimdeki kalecilik aşkı.

Belki bir sekiz-on ay sonrasıydı. Arjantin'de damgalanmış, 'Selección de Fútbol de Argentina' antetli bir zarf geldi eve. İçinde, sonunda 'Carlos Roa' imzası bulunan, bilgisayar çıktısı, İspanyolca bir mektup vardı. Aylarca elimde mektupla dolaştım, okutamadım kimselere. İngilizce olsa, Almanca olsa bir yolu bulunurdu ama kimse İspanyolca bilmiyordu. İnternet kafelere gittim, chat'te yarım yamalak İngilizce konuşmaya çalıştığım İspanyollara tercüme ettirmeye uğraştım. Yok, olmadı bir türlü. Okunamadan kaldı öyle o 18 satırlık mektup. Annem taşınırken bir sürü şeyi attığı ve mektup da arada kaynayıp çöpe gittiği için mektupta ne yazdığını da hiçbir zaman bilemedim.

Seneler geçti, ben babamın istediğini, babamın istediği gibi okudum, bir bankada staja girdim. Mayaların takvimine göre dünyanın sonunun geldiği söylentisiyle yıkılıyordu ortalık. Televizyonlarda, internette, evlerde, okullarda, iş yerlerinde herkes bunu konuşuyordu. Tabii bankada da. Görünürde kimse inanmıyordu ama herkes içten içe "Ya gerçekse?" diye de bir ufak işkilleniyordu. Bankada yıl sonu hengamesinden çıldırmak üzere olduğum bir andı. İşten güçten çok bunalmıştım. Roa'yı hatırladım yeniden.

Açtım Google'ın çeviri sayfasını, "Bütün mutsuzluğumun sebebisin Roa, Allah senin belanı versin!" yazdım İngilizce. Çevirttim İspanyolcaya. Aldım onu Twitter'a yapıştırdım sonra. Noktasına virgülüne dokunmadan tweet attım Roa'ya.

Azıcık içim soğudu sanki.

Socrates Dergi