“Zeynep’in ulaştığı nokta takdire değer”

0 dk

Tenis sezonunun en özel dönemlerinden birisi için Paris’teyiz, turnuva ise elbette Roland Garros. Yaşanan sürprizlerin ardından Eurosport yorumcuları John McEnroe ve Chris Evert ile “elimizde kalanları” konuştuk.

Carlos Alcaraz’ın bilek sakatlığı konusunda sizi en çok endişelendiren şey ne? Fiziksel iyileşme mi, forehand’ine yeniden güvenebilmesi mi?

John McEnroe: Ben fiziksel iyileşme tarafı için daha fazla endişeleniyorum. Zihinsel açıdan Carlos, gördüğüm en güçlü oyunculardan biri. Bu bakımdan Novak, Rafa, Roger ve şu an Sinner ile aynı seviyede. Fakat bilek sakatlıkları çok ciddi olabilir. İnsan ister istemez Juan Martín del Potro gibi tamamen geri dönmekte zorlanan oyuncuları düşünüyor. Doktor değilim, sakatlığının ayrıntılarını bilmiyorum ama tenis dünyasının onun sağlıklı biçimde dönmesi için dua ettiğinden eminim. Ben de ediyorum.

Bugünün tenisinde bilek sakatlıkları geçmişe göre daha büyük bir tehdit mi?

John McEnroe: Kesinlikle. Raket teknolojisi oyunu çok değiştirdi. Raketler daha hafif, oyuncular çok daha sert savuruyor ve kol, omuz ile bilek üzerindeki etki eskisinden çok daha büyük. Bizim dönemimiz bugünkü oyuncularla kıyaslandığında adeta ağır çekim gibiydi. Carlos, kariyer Grand Slam’ini tamamlayan en genç oyuncu olmuş, dünyanın tepesine çıkmış, Zverev’i beşinci sette yenmiş, Novak’a karşı müthiş bir geri dönüş yapmışken böyle bir sakatlık yaşaması son derece acımasız. Umarım en kısa sürede sağlıklı biçimde geri döner.

İspanyol tenisinde Carlos Alcaraz’dan sonra Rafa Jodar’ın ortaya çıkmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

John McEnroe: Rafa Nadal, ardından Carlos ve şimdi de diğer Rafa... İspanya’da neler yapıldığını daha yakından incelememiz gerektiği açık çünkü inanılmaz yetenekler çıkıyor. Jodar’ın bir yıl üniversite tenisinde oynayıp gelişmesi hoşuma gidiyor. Onu çok fazla izlemedim ama özgüvenle oynadığı ve büyük maçlardan korkmadığı görülüyor. Güçlü bir oyunu var, korkusuzca vuruşlarını yapıyor ve tenis için heyecan verici bir isim. Carlos’un oynamadığı bir dönemde İspanya’nın böyle bir oyuncuya ihtiyaç duyduğu da ortada.

Jodar’ın oyununda sizi en çok etkileyen şey ne? Geliştirmesi gereken yönleri var mı?

John McEnroe: Onu doğrudan başka bir oyuncuya benzetmek kolay değil çünkü oyununda kendine özgü bir taraf var. Genç oyuncularda artık gördüğümüz doğal güç onda da mevcut, top bir anda rakibin üzerine geliyor. Henüz çok genç ve beş setlik maçlarda fiziksel olarak nasıl dayanacağını zamanla göreceğiz. File önünde ne kadar rahat olduğunu da yeterince izlemedim. Fakat ileri çıkma ve topları erken alma içgüdüsü çok değerli. Bir yıl ya da bir buçuk yıl içinde dünyanın ilk 10’una girmesi beni şaşırtmaz.

Toprak kortta başarılı olabilmek bugün ne gerektiriyor? Saf bir toprak kort uzmanı olmak hâlâ mümkün mü?

Chris Evert: Toprak kortta başarılı olmak için olağanüstü bir hareket kabiliyetiniz olması gerekir. Kaymayı, kaydıktan sonra hızla toparlanmayı ve puan boyunca dengenizi yeniden kurmayı bilmelisiniz. Ayrıca bir puanı kazanmak için bazen üç ya da dört kez bitirici vuruş yapmanız gerekir. Uzun rallilere zihinsel olarak hazır olmak zorundasınız. Sabır ve dayanıklılık bu zeminin en önemli anahtarlarıdır.

Sorana Cirstea’nın 36 yaşında yeniden yükselişe geçmesi size ne anlatıyor?

Chris Evert: Darren Cahill ile çalıştığı yıllardan beri onun ne kadar doğal bir güce sahip olduğunu biliyordum. Şimdi yaşla birlikte olgunlaştı ve üzerinde sürekli kazanmak zorundaymış gibi bir baskı olmadan çok daha özgür oynuyor. Bu rahatlık, onu çok tehlikeli bir rakibe dönüştürüyor.

Türk tenisçi Zeynep Sönmez gibi tenis geleneği çok büyük olmayan ülkelerden gelen oyuncular için en önemli zorluk nedir?

Chris Evert: En büyük sorun finansman. Büyük tenis kültürünün veya güçlü akademilerin olmadığı ülkelerden gelen oyuncular, koç bulmak ve turnuvalara seyahat etmek için çoğu zaman kendi kaynaklarına güvenmek zorunda kalıyor. Yetenekli olsalar dahi bu engelleri aşabilmeleri için ekstra bir azim ve zihinsel güç göstermeleri gerekiyor. Zeynep’in ulaştığı nokta bu yüzden son derece takdire değer.

Çek kadın tenisçilerinin mevcut jenerasyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Chris Evert: Çekya her zaman büyük tenisçiler yetiştiren bir ekol oldu. Karolina Muchova ve Linda Noskova gibi oyuncular çok yetenekli. Özellikle Muchova, kortun her yerinde oynayabilen son derece eksiksiz bir oyuna sahip. Sakatlıklardan uzak kalabilirlerse büyük başarılara ulaşabileceklerini düşünüyorum.

Günümüz kadın tenisinde sizin Martina Navratilova ile yaşadığınız türden büyük bir rekabet doğabilir mi?

Chris Evert: Swiatek, Sabalenka, Gauff ve Rybakina gibi çok iyi oyuncular var. Fakat büyük bir rekabet için yalnızca güçlü oyuncular yetmez. Farklı oyun stillerine ve zıt karakterlere sahip iki ismin büyük maçlarda tekrar tekrar karşılaşması gerekir. Şu anda böyle bir rekabetin potansiyeli var ancak bunun gerçekten oluşması için bu oyuncuların daha fazla önemli finalde ve yarı finalde karşı karşıya gelmesi gerekiyor.

Roland Garros şampiyonluklarınız içinde sizin için en özel olanı hangisiydi?

Chris Evert: Kesinlikle 1985’teki şampiyonluğum. Martina Navratilova’ya art arda 13 kez yenilmiştim. Ardından oyunumu değiştirdim, file önüne daha fazla gelmeye ve daha agresif oynamaya başladım. 1985 ve 1986 yıllarında kariyerimin en iyi tenislerinden bazılarını oynadım. Pek çok kişi bir daha Grand Slam kazanamayacağımı düşünüyordu, onları yanılttığım için o şampiyonluğun yeri benim için çok ayrı.

1986’daki son Roland Garros zaferinizi nasıl hatırlıyorsunuz?

Chris Evert: Kariyerimin sonlarına yaklaştığım dönemde toprak kortun benim en güçlü zeminim olduğunu biliyordum. Genç oyuncuların yükseldiğini de görüyordum. Buna rağmen 1985 ve 1986 yıllarında oyun olarak zirvede olduğumu hissettim. O son Paris zaferi bana çok büyük bir güven verdi.

Martina Navratilova ile ilişkiniz bugün nasıl?

Chris Evert: Çok yakınız. Emekli olduğumuzdan beri iletişimimizi hiç kaybetmedik. Haziran ayında birlikte çektiğimiz, kariyerimizi ve son dönemde ikimizin de yaşadığı kanser süreçlerini anlatan bir belgesel yayımlanacak. Aynı dönemde hastalıkla mücadele ettik. Çok şükür ikimiz de iyiyiz. Aramızda gerçekten çok derin bir bağ ve büyük bir sevgi var.

John, sizin 1984’te Ivan Lendl’a karşı oynadığınız Roland Garros finali hâlâ sık sık hatırlatılıyor. Paris’te final oynamanın baskısı ne kadar farklıydı?

John McEnroe: Kazanılan her Grand Slam inanılmazdır. Fakat o maç, hakkında düşünmemeye çalıştığım karşılaşmalardan biri. Başlangıçta seyirci desteği bendeydi, sonra seyirciyi kendi aleyhime çevirmeyi başardım. Bu da gerçekten büyük bir beceriydi. Bunun bana pahalıya mal olduğunu düşünüyorum. Sıcak da beni çok etkiledi. Paris seyircisi çok duygusaldır. İşler yolunda giderken atmosfer olağanüstüdür ama tersine döndüğünde bunu da çok sert biçimde hissedersiniz. Ben bunu zor yoldan öğrendim.

Genç oyuncuların büyük maçlarda karşılaştıkları en önemli zihinsel sınav nedir?

Chris Evert: Genç oyuncular korta çıktıklarında başlangıçta korkusuzca oynayabilirler fakat maçı kapatmak ve baskıyı son ana kadar yönetmek tamamen farklı bir zihinsel güç gerektirir. Bir şampiyonu diğer oyunculardan ayıran şey, en kritik anlarda soğukkanlı kalabilmesidir. Zirvede kalmak için hem fiziksel hem de zihinsel dayanıklılığı sürekli hale getirmek zorundasınız.

Günümüz tenisinde yeterince karakter ve duygu görüyor musunuz?

John McEnroe: Tek kişilik bir sporda ne kadar çok farklı karakter varsa o kadar iyidir. Alcaraz’ın çok güçlü bir kişiliği var. Sinner daha sakin ve içine dönük. Djokovic duygularını çok fazla gösteriyor. Ben Shelton duygusal bir oyuncu. Medvedev zaman zaman kontrolünü kaybedebiliyor. Bublik’ten ne geleceğini asla bilemiyorsunuz. Dolayısıyla karakterler var ancak ben genel olarak daha fazlasını görmek isterim. Oyuncularda ne kadar çok duygu ve ateş görürseniz bunun taraftar için de o kadar iyi olduğunu düşünüyorum.

Para ödülü ve gelir dağılımı konusunda oyuncuların tepkisini haklı buluyor musunuz?

Chris Evert: Oyunculara katılıyorum. Grand Slam turnuvaları büyük gelirler elde ediyor ve bu gelirin oyuncuların gelişimine daha adil biçimde yansıması gerekiyor. Özellikle ilk 100 veya 150 dışında kalan oyuncular, koç ve seyahat giderlerini karşılamakta büyük zorluk yaşıyor. ITF, WTA, ATP ve diğer tenis kurumlarının bir araya gelerek bu sorunu çözmesi şart.

John McEnroe: Bu konu yeni değil. Yaklaşık 47 yıl önce, aralarında benim de bulunduğum dönemin en iyi oyuncuları Grand Slam gelirlerinden daha adil pay almak istedikleri için eleştiriliyordu. Bugün spordaki para katlanarak büyüdü ama oyuncuların aldığı pay hâlâ diğer büyük sporlarla karşılaştırıldığında son derece düşük. Oyuncuların Grand Slam turnuvalarının ortağı olması gerekir. Bu mesele hem en iyi oyuncular hem de alt sıralardaki oyuncular için adaletsiz. Emeklilik fonları ve geçmişte oyunun yolunu açan oyuncuların desteklenmesi gibi pek çok alanda da bu gelir kullanılabilir.

Oyuncuların Grand Slam turnuvalarını boykot etmesi gerçekçi bir ihtimal mi?

John McEnroe: Ne yazık ki Grand Slam’leri gerçek bir anlaşmaya zorlamanın tek yolu bu olabilir. Onlar aksi halde payı biraz artırıp konuyu geçiştirebilirler. Ancak böyle bir boykotun işe yaraması için erkek ve kadın oyuncuların birlikte hareket etmesi gerekir. Birkaç oyuncu geri adım atar ya da korta çıkarsa bütün plan çöker. Oyuncuların gerçekten birlik olması şart.

Tenisin yönetiminde bir günlüğüne söz sahibi olsaydınız ilk değiştireceğiniz şey ne olurdu?

John McEnroe: Oyuncuları Grand Slam turnuvalarının gerçek ortakları haline getirirdim. Kurallarla oynayabilirsiniz; servis let’lerini kaldırmayı deneyebilirsiniz, ısınmayı değiştirebilirsiniz, koçluk konusunda yeni uygulamalar getirebilirsiniz. Ancak temel mesele bu değil. Oyuncular tenis dünyasında hak ettikleri paya ve söz hakkına sahip olmalı. Ayrıca Davis Cup’ın bu kadar önem kaybetmesi benim için üzücü. Rod Laver gibi bir efsanenin adını taşıyan Laver Cup’ın da daha büyük bir yere sahip olması gerektiğini düşünüyorum. Son olarak takvim hâlâ fazla yoğun. Avustralya Açık’ın mart ayında oynanmasının daha mantıklı olacağını hep düşünmüşümdür.

Socrates Dergi