
Şampiyonun Kahvesi
12 dk
Kış ortasında bir tatile çıktım ve bir olimpiyat şampiyonuyla tanıştım. Evet, işlerin bu noktaya gelmesini ben de beklemiyordum.
Şubat ayının ortalarında, sevgilimle beraber birkaç günlüğüne Zürih'e gittik. Sezonun yoğun temposunda, biraz soluklanmak istemiştik. Arkadaşlarımızda kalacak, şehri gezecek ve son iki günü İsviçre Alplerindeki Fiesch kasabasında geçirecektik. Birçok şey beklediğimiz gibi gitti: Şehir sakindi, FIFA Dünya Futbolu Müzesi tam bize göreydi ve ilgiyle takip ettiğimiz sanatçı Olafur Eliasson'un Kunsthaus'daki Symbiotic Seeing sergisini yakalamak tatlı bir sürpriz olmuştu (Henüz izlemediyseniz, Netflix'teki Soyut Düşünce serisinde Eliasson'la ilgili bölümü öneririm.) Aklımızın ucundan dahi geçmeyen olaylar da yaşadık: Bir olimpiyat şampiyonuyla tanıştık ve -tüm uyarılarına rağmen- ne kadar ağır olduğuna her birimiz ayrıca şaşırarak, bir olimpiyat altın madalyasına dokunduk.
UNESCO'nun Dünya Mirası listesinde yer alan Fiesch kasabasına doğru sabah on gibi yola çıkmıştık. İki buçuk saat sürmesini beklediğimiz rota, bir o kadar vakti dağlara çıkış için kullanacağımız arabalı tren sırasında harcadığımız için iki katına çıktı. Arabalı tren diyorum, çünkü başka ne şekilde tarif edebileceğimi bilmiyorum. Arabalı vapur gibi düşünün, trenin üç tarafı açık vagonlarının içine arabalarınızla yanaşıyorsunuz fakat vapurdaki gibi inip etrafa bakabileceğiniz bir boşluk yok. Zifiri karanlık tünelde, 15 dakikalık bir tırmanışa geçiyor tren. Bazılarımıza göre korku tünelinden pek de farkı yok.
Araba içi ışıkların klostrofobiye iyi geldiği o dakikaların ardından artık yükseklerdeyiz ve etrafta beyaz dışındaki renkler epey azalmış durumda. Sabahki planımız, teleferikle yaklaşık üç bin metre rakımdaki Eggishorn'a çıkıp eşsiz manzarası eşliğinde güzel bir yürüyüş yapmaktı. Ama saat ilerlemişti, biz tepeye çıkana kadar hava kararacak gibiydi. Dağ yürüyüşü, yarına kalabilirdi. O anda, otel resepsiyonundaki hanımefendinin tavsiyesi geldi: "Daha yakın bir yer gezmek isterseniz on dakika mesafede Mühlebach adlı çok eski bir köy var." Kısa bir araba yolculuğunun ardından gürül gürül akan ve ruhunuza iyi gelen Rhone nehrinin üzerindeki bir asma köprüyü adımlayarak Mühlebach'a vardık.
Birkaç kafeyi geçip hafif tepedeki şapele doğru yürüyüşe geçtik. Yaklaşık yirmi dakika boyunca insandan çok keçi gördük. Ahşap, kendine has bir mimariye sahip, terk edilmiş görünen evlerin arasından geçtik. Şapel de bomboştu. Civardaki kasabaların, nehrin, karın mükemmel görüntüsü ve yalnızca botlarımızın bozabildiği derin bir sessizlik içerisinde manzaranın tadını çıkardık.

Dönüş yolunda, köprü civarında gördüğümüz kafelerden birinde soluklanmaya karar vermiştik. Lisede tanıştığım fakat birkaç kelime dışında pek bir iz bırakmayan Almancam anlamama yetmese de içinde olimpiyat geçen bir metin ve ellerinde İsviçre bayrağı olan bir sporcunun tasvir edildiği kafenin kapısından içeri girdik.
***
Bizimkinin dışındaki tek dolu masayı süzerken, arka planda madalya ve kupalarla dolu dolaplar gözüme çarpıyor. Anadolu evlerinde yılın 11 ayı hiç açılmayan, sadece en özel günlerde masaya konan tabak çanakları barındıran, gösterişsiz dolaplara benziyor. İçiyse pırıl pırıl parlıyor. Yakından incelemek için dört kişilik masamızdan kalkıp birkaç adım sonra sayısız başarının izlerini taşıyan raflara göz gezdirmeye başlıyorum. En güzide kısım hemen orta bölümde: 2014 Soçi Olimpiyat Oyunları altın madalyası. O âna dek, kapıda fotoğrafını gördüğümüz sporcunun bu kasabada büyüdüğünü düşünüyorum yalnızca. Ancak onca madalya ve kupaya bakılırsa, pekâlâ bir olimpiyat şampiyonunun ailesine de ait olabilir bu şirin kafe. Soru işaretleri, "Hoş geldiniz, ne alırsınız?" kelimeleri eşliğinde cevabını buluyor.
Siparişimizi alan hanımefendi, dışarıda fotoğrafı asılı sporcuya benziyor. "Acaba kardeşi olabilir mi?" diye düşünerek yaptığım Google araması ve akabinde izlediğim 2014 Soçi snowboard dev paralel slalom kadınlar finalinin ardından artık eminim: Eurosport'ta anlattığım eser miktardaki snowboard yarışından ismine aşina olduğum Patrizia Kummer, barın hemen arkasında.
Sıcak şaraplarımız nihayete ererken arkadaşlarıma bu fırsatı kaçıramayacağımı söyleyip bara doğru geçiyorum. Tuhaf karşılanmamak adına, basın mensubu olduğumu gösterecek bir kartı cüzdanımdan çıkarıp, Kummer'e kendimi tanıtıyorum. Biraz şaşkın, epey güler yüzlü bir ifadeyle beni selamlayıp, orada olduğunu bilerek mi kafeyi ziyaret ettiğimizi soruyor. "Tamamen tesadüf" yanıtını işitince, şansımızın yaver gittiğini açıklıyor. Kış aylarının ciddi bir kısmını dünyanın dört bir köşesindeki yarışlarda geçirdiği için kafeye daha az uğradığından, hatta önümüzdeki hafta önce Güney Kore'ye sonra da Kanada'ya uçacağından bahsediyor.
Yarış takviminden daha çok merak ettiğim konu, kafenin hikâyesi. "Kafamı dağıtmama yardımcı oluyor" diye başlıyor Patrizia, "Bu sayede, yarışa gittiğimde tamamen snowboard'a odaklanabiliyorum." Kahveye olan sevgisi de snowboard sayesinde dolaştığı farklı şehirlerde şekillenmiş: "Kahve dükkânlarını sevmeye yarışlar için çıktığım yolculuklarda başladım. Özellikle İtalya'da inanılmaz kahveler içtim. Buralardaysa o tür mekânlar yoktu. Öğle yemeğinden sonra aynı restoranda kahve içerdiniz, sadece oturup sohbet etmek için açılmış kahvecilere rastlayamazdınız. Kalite de yerlerdeydi."
Tüm bu düşünceler bir araya gelince, aklının bir köşesinde o kahvecilerden birini kendi kasabasında açma fikri doğmuş. Fırsat, 2015'te ayağına gelmiş: "Eskiden, nehrin öte yakasından buraya geçmek için vadiye inip tarihi bir patika üzerinden Mühlebach'a çıkmanız gerekiyordu. İklim değişikliğinden dolayı eriyen buzlar sıkça patikaya düşüp yolu kapatmaya başlayınca yetkililer bir asma köprü inşa etmeye karar verdiler. 2015'te açılan asma köprü, nehrin karşı yakasını evimizin yanıbaşına bağladı. O anda 'Vakit tamam' dedim. Zamanlama mükemmeldi, ertesi sene de ailemin yaşadığı evin alt katına bu kafeyi açtık."
FIS (Uluslararası Kayak Federasyonu) Snowboard Dünya Kupası'nda paralel disiplinini 2012-2014 arası üç kez zirvede tamamlayan Kummer, sonraki 'kafeli' yıllarda iki kez daha sezonu podyumda kapatmayı başardı. Bir yandan yeni heyecanı olan kahve dükkânına vakit ayırırken bir yandan alanında dünyanın en iyilerinden biri olarak kalmayı başarmak kolay olmamalı. Sezon içi rutinini dinliyorum. Kendi yaşadığı ev, kahvecisine beş dakika uzakta. Spor salonunda antrenman yapması gerektiğinde, arabayla yaklaşık yarım saat uzaktaki bir kasabaya gitmek zorunda. O günlerde daha yorgun olduğu için dükkânında daha az vakit geçiriyor. Diğer günlerse evinde yaptığı sabah idmanının ardından ailesi ve çalışanlar için yemek pişiriyor. Sonra da ekstra idmana ihtiyacı yoksa servise yardım ediyor. Tanıtım ve web sitesi gibi konular da ona emanet. "E tabii olimpiyat şampiyonu olduğunuzda diğer kafelere göre tanıtım yapmak biraz daha kolay" itirafında bulunuyor, "ucuza da mal oluyor hem..."
Spor dışındaki hobileri kahveyle sınırlı değil. "Evimin bahçesinde birçok sebze yetiştiriyorum. Bir kısmını kendimiz yiyoruz, bir bölümünü kış için konserve yapıyoruz, kalanı ise kafedeki çorbalarda kullanıyoruz. Evet, burada sattığımız çorbaların içinde elimle yetiştirdiğim sebzeler var. Bahçe işleriyle uğraşmak hayattaki en güzel şeylerden biri. Çünkü bitkileri acele ettiremezsiniz. Büyümeleri için zorlayamazsınız. Bu süreçte sizin de sakinleşmenizi sağlarlar." Bu tanımın bana olimpiyat altınına giden yolu anımsattığını söylüyorum. "Kesinlikle. Olimpiyat altınına giden bir kestirme yol yok. Acele etmeden, adım adım üzerine düşmeniz gerek." Bunları söylerken bir şampiyondan çok, bir filozofa benziyor.
2022 Beijing Kış Olimpiyat Oyunları'na kadar spora devam etmek isteyen Patrizia, sonrasını zamana bırakıyor. Bahçe işlerine devam edebilir, kahvecide daha fazla vakit geçirebilir ya da bir diğer hobisi olan iç mekân tasarımıyla ilgili bir adım atabilir. Şimdilik tek gelecek planı, önümüzdeki yaz almayı planladığı, şapele çıkarken gördüğümüz o terk edilmiş evlerden birini yenileyip içine spor salonu da inşa edeceği bir hale getirmek. Günde bir saati arabada geçirmek pek ona göre değil.
O sırada, Türkiye'de katıldığı yarışları hatırlıyor. Erzurum ev sahipliğindeki 2011 Universiade ve Dünya Kupası'nda üç sezon ziyaret ettiği Kayseri. Özellikle Kayseri'de hediye edilen plakayı kendine has bulmuş ve çok beğenmiş, madalya ve kupalarla bezeli dolabına doğru adımlayıp çini işlemeli olduğunu sandığım o hediyeyi gösteriyor.
Bizim masanın geri kalan üyeleri de artık yanımızda. Gözümse olimpiyat altın madalyasında. Nihan, "Sanırım hayatımda bir olimpiyat madalyasına en çok yaklaşacağım an bu" deyince Patrizia, "Dokunmak ister misin? Çıkarabilirim istersen..." diye yanıt veriyor. "Dikkat edin, epey ağır" uyarısıyla madalyasını bize doğru uzatıyor. 2014 Soçi'den sonraki iki olimpiyatta mikrofon başına geçme şansı bulan iki spiker olarak, tuhaf tuhaf gülüp madalyayı incelemeye başlıyoruz. İsviçre'de yaşayan arkadaşlarımız neden bu kadar heyecanlı olduğumuza anlam veremeyen bakışlar içerisinde. Olimpiyat yayınlarında bu ve benzeri madalyaları defalarca kutsamış, anlam ve önemini ballandıra ballandıra anlatmış bizler içinse unutamayacağımız bir deneyim olarak kalacağına şüphemiz olmayan saniyeler bunlar. Madalyanın ne kadar ağır olduğuna şaşırıyoruz. Patrizia, bunu normal karşılıyor: "Madalyayı kime versem ağır olduğunu peşin peşin söylüyorum. Her seferinde de birkaç saniye sonra 'Ne kadar ağırmış!' cevabını alıyorum."
Kafe işletmesinde yükü çeken annesi Beatrix ve babası Roland'ın çok misafirperver olduklarından da bahsediyor Patrizia. Sohbetimizin sonuna gelirken, çevirmen rolüne büründüğü birkaç dakikada onlarla da kısaca sohbet edeceğiz. Kızlarını madalyalarıyla ve bizimle aynı kadrajda buluşturdukları anda yüzlerindeki gurur ifadesini okumak için uzman olmaya gerek yok.
***
El sıkışıp -hatırlar mısınız, insanlar eskiden el sıkışırdı- asma köprüye doğru yürümeye başladık. Yolda vakit kaybetmeyip asıl hedefimiz olan Eggishorn'a bugün gidebilsek, belki de bir olimpiyat şampiyonuyla tanışamayacaktık. Kestirmek güç. İki şeydense emindik: Hayat, tatlı sürprizler barındırıyor ve olimpiyat altın madalyası, sandığınızdan daha ağır.
Biz Böyleyiz
Kummer, kariyerinin doruk noktasına çıktığı 2014 Soçi'de snowboard dev paralel slalom altın madalyasını kazandı. Buluşmamızdan birkaç hafta sonra, Skype'ın öbür ucunda o günün hikâyesini anlatıyor:
Kariyerimin en başarılı dönemiydi. Mental antrenörüme eğer üst üste üçüncü kez Altın Küre'yi kazanırsam (Kış sporlarında Dünya Kupası sezonunu kazanan sporculara Altın Küre veriliyor) olimpiyata Golyat olarak gideceğimi konuşmuştuk. Favori olmaya hazırdım. Snowboard'da her şey özgüvende saklı, bu yüzden Davut olmaktansa Golyat olmanın işimi kolaylaştıracağını düşündüm. Özgüveniniz yüksekse, diğerlerinden daha hızlı hale gelirsiniz.
Yarı finalden itibaren vücudum bir makine gibi çalışıyordu. Tüm duygularımı kapatmıştım. İzleyicileri falan hatırlamıyorum. Şöyle düşünmüştüm: "Vücudum ne yapacağını biliyor, önüne engel çıkarmasam yeter." Hedefim buydu ve işe yaradı.
O dönem iki ayak üzerinden yarışıyorduk. Böylece her sporcu iki parkuru da kullanıyordu. Finaldeki rakibim Tomoka Takeuchi elemeleri önümde bitirdiği için ilk ayakta kırmızı parkurdaydı. Mavi parkurun son bölümünde büyük bir çukur vardı ve kapanış ayağında kırmızı parkurda yer almak işime geldi doğrusu.
Tomoka'yla çok kez yarışmıştım, sıkça podyuma çıkıyorduk. Genelde de kazanan bendim. Kendime şunu söyledim: "Bir gün beni yakalayacağı bir yarış olacak. Ama bugün değil..."
Stratejim belliydi, ikinci ayağa geçtiğimizde onun arkasındaydım. Eğer son düzlüğe dek ona yetişirsem kazanacağımı biliyordum. Son kısımdaki o boşluğun etrafından dolanmaya çalışırken vakit kaybedeceğine emindim. Beklediğim gibi gitti. Minik bir farkla öne bile geçtim. Hal böyleyken risk almak zorundaydı, başka ne yapabilirdi ki? Bu yüzden etrafından dolanmak yerine o çukurun içinden geçmeye çalıştı ve düştü.
Bitiş çizgisini geçip kazandığımı fark ettiğimde bir boşluk hissettim. O altın madalyayı kazanmak benim için çok büyük bir hedefti. "Tamam, şu an hayatta bir amacım kalmadı" diye geçirdim içimden. Geçmişte Soçi'den sonra emekli olmayı düşünmüştüm ama altın madalyayı alınca "Böyle bırakamam" dedim. Öğrenecek, yapacak hâlâ çok şey vardı ve snowboard'u seviyordum. Büyük bir şey kazandım diye neden bırakacaktım ki?
İşin komik tarafı, İsviçre televizyonuna vereceğim röportaj öncesi yaşandı. Ailemle altın madalya sonrası buluştuğum ilk ânın duygusal geçeceğini düşünüp bizimkileri orada tutmuşlardı. Ama biz sarılmayı seven bir aile değiliz pek. Bizimkileri gördüm ve "Hey, kazandım!" dedim. Televizyoncular çok şaşırmıştı: "Nasıl yani, kutlamanız bu kadar mı?" Yani evet, o kadardı. Biz de böyleyiz işte...
