Şehrin Sokaklarında

Her biri farklı parkurlara, farklı zorluk derecelerine sahipler. Ama en az iki ortak noktaları var. Kayda değer bir geçmiş ve yadsınamaz bir enerji. Karşınızda, altı büyük şehir maratonundan altı farklı hikâye…

Kaan Demirel

Acıyla Mücadele

Şili'nin kuzeyinde yer alan San Diego şehri, 13 Ekim 2010 günü üzücü bir haberle sarsıldı. Bölgedeki altın madeninde bir kaza meydana gelmişti ve o anda yerin yaklaşık bir kilometre altında 33 maden işçisi çalışıyordu. 69 gün boyunca kurtarılmayı beklediler. Çalışmalar sonuç verip de işçiler çıkarılmaya başladığında onları alkışlar eşliğinde bekleyen binlerce insan vardı. İki aydan fazla süre boyunca zedelenen psikolojilerini bir parça rahatlatabilmek adına göçük altından çıkan her bir madenci uzun tatillere gönderildiler. San Diego'da kurtarılan isimlerden biri olan Edison Peña ise biraz daha farklı bir rehabilitasyon sürecini tercih etti…

Yerin yüzlerce metre altında, diğer arkadaşları gibi tam 69 gün boyunca talihsiz bir dayanıklılık testi vermek durumunda kalan Peña, bir aydan da kısa bir süre sonra New York Maratonu'na katılacağını açıkladı ve sıkı bir hazırlığa girişti. Sol dizine siyah bir sargı sarmıştı, kazadan kalma ağrısını azaltmak için. 7-127 göğüs numarasını taktı ve iki refakatçisiyle birlikte New York sokaklarını adımlamaya başladı...

42 kilometrenin ilk yarısını 2 saat 7 dakikada tamamlamıştı ancak dizindeki sakatlık, temposuna engel oluyordu. Bu yüzden yaklaşık 10 kilometre kadar yürüdü. İlk yardım istasyonunda buz tedavisi, tıbbi çadırda kramp tedavisi gördü ama asla vazgeçmedi ve kendisine verdiği 42 km'lik zorlu testi tamamlama sözünü tuttu. Maratonun, onun için ne anlama geldiğini şu sözlerle anlatıyordu: "Bu maratonu koşmak için ABD'ye geldim ve başardım. Bu benim kendimle olan mücadelemdi. Kendi acımla mücadele ettim ve bitiş çizgisine ulaştım.”

Şehir Fırını

Horst Milde, Brandenburg yakınlarındaki aile yadigârı olan yaklaşık 300 yıllık fırınında her gün yaptığı ekmek ve tatlılarla tüm kenti mest ediyordu. Hamur işindeki yetenekleri yadsınamaz olan Milde için başka kulvarlara açılmanın vakti gelmişti. En yakın ihtimal, çok yakından ilgilendiği koşu branşıydı. Üstelik bu konuda ülkedeki eksikliğin farkındaydı. "İş başa düştü" diyerek 1964'te Batı Berlin Ormanı'nda bir koşu yarışı düzenledi. O ilk yarışı, irili ufaklı başka koşu müsabakaları takip etti. Takvimler 1974'ü gösterdiğinde ise ilk Berlin Maratonu'nu düzenledi. Koşu, 286 kişiyle başladı. Katılımcılardan sadece 10'u kadındı. Erkeklerde Günter Hallas 2 saat 44 dakika 53 saniye ile birinci olurken, kadınlarda ise Jutta von Haase 3 saat 22 dakikada ipi göğüslemişti.

80'lerde yarış, en şaşaalı günlerini yaşıyordu. Onyılın son günleri ise bir dönüm noktasıydı. 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla beraber Berlin Maratonu, dünya çapındaki elit maratonlar arasında anılmaya başlandı. Milde, Berlin Maratonu'nu yıllarca bir hamur gibi yoğurdu. Sonuçta milyonlar tarafından takip edilen, değerli bir organizasyon haline getirdi. Şimdilerde Berlin Maratonu, Horst Milde'nin -ailenin fırıncılık geleneğini sürdürmeyen- oğlu Mark Milde tarafından yönetilmeye devam ediyor…

İki Kazanan

Londra Maratonu, tarihi epey eskilere dayanmasına rağmen, sanılanın aksine şehirde düzenlenen ilk uzun mesafeli koşu etkinliği değil. Poly Maratonu, ilk olarak 1909'da koşulmuş ve 1990'lara kadar da çeşitli parkur tipleriyle varlığını sürdürmüştü. Londra Maratonu ise 1981'de olimpiyat şampiyonu ve gazeteci Chris Brasher ve atlet John Disley tarafından şehre kazandırıldı. 

Kasım 1979'da Brasher, maratonu tamamladıktan kısa bir süre sonra The Observer gazetesine bir makale yazdı. O makaleyi şu cümlelerle tamamlıyordu: "Geçen pazar günü kırk ülkeden binlerce insan, dünyanın en büyük halk festivalinde güldüler, tezahüratlar yaptılar ve acı çektiler. Bunu bütün dünya gördü." 

Londra Maratonu'nu ortaya çıkaran itici güç aslında makaledeki bu son cümlenin içinde saklıydı. Nitekim 1981 yılında Chris Brasher ve John Disley'in önderliğindeki maraton 7.055 kişinin katılımıyla ilk kez koşuldu. Başvuruların 20 binin üzerinde olması, gelecek için olumlu sinyaller veriyordu. Zaten Londra Maratonu da ilk yılında hikâyesiyle birlikte gelmişti. Amerikalı Dick Beardsley ve Norveçli Inge Simonsen çizgiyi birlikte, el ele tutuşarak geçtiler. Beardsley, bu durumu daha sonra şöyle açıkladı: "Yarış boyunca birlikte koştuk. Bazen o öndeydi, bazen ben öndeydim. Ancak ikimiz de kazanmak için gerekli üstünlüğü tam kuramadık. Bitişe yüz metre kala birbirimize baktık ve göz kırptık. O anda bitiş çizgisini birlikte geçmeye karar vermiştik…" 

Hayal ve Gerçek

Tokyo Maratonu belki diğer altı büyük şehir maratonu kadar bir geçmişe sahip değil. Ancak şehir, 15 yıllık maraton tarihinde çok önemli hikâyelere sahne olma hususunda diğerlerinden geri kalmıyor. Bunlardan en önemlisine, 1 Mart 2020'deki maratona katılan ve 42 kilometreyi tamamlayan 39 yaşındaki Etiyopyalı mülteci Yonas Kinde imza attı. Vatandaşı, efsane Abebe Bikila'nın olimpiyat şampiyonu olduğu şehirde bir maratona katılmanın en büyük hayali olduğunu her fırsatta dile getiren Kinde, Tokyo Maratonu'na elit bir koşucu olarak katılan ilk mülteci oldu. Parkuru bitirdiği sahneyi en iyi anlatanlarda biri de UNHCR yazarı Katerina Kitidi:

"Yonas Kinde, bitiş çizgisini geçtikten hemen sonra yere oturdu. Şişmiş ayaklarını bir parça rahatlatabilmek için ayakkabılarını çıkardı, hızlıca nefes almaya devam etti. Yorgundu ve acı içindeydi. Ama hiçbir şey kahverengi gözlerinden dışarı fırlayan muazzam başarı duygusunu gizleyemiyordu." 

Chicago'daki O Gün

Bir maratona hazırlanmanın pek çok yolu olabilir. Ancak aşırı kapsamlı bir yarış planı çıkarmak ya da sürekli yüksek tempoda koşmaya çalışmak sizi uzun mesafelerde rahatça zafere götürmeyebilir. Hatta kilometrelerce uzunluktaki bir maratonu kazanmak için sadece saldırmayı ve kazanmayı düşünmek en büyük yanlışlardan biri bile olabilir.

Bu stratejiyi izleyen en ikonik isimlerden biri, 1984 Chicago Maratonu'nda bu yanlışların hiçbirini yapmadan kendi tekniğiyle koşan Steve Jones. Chicago Maratonu'nun sekizinci edisyonu, epey yağışlı ve fırtınalı 21 Ekim 1984 günü koşulacaktı. Steve Jones, Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde uçak teknisyeni olarak çalışıyordu. Evet, 1976'da Hava Kuvvetleri'nin koşu grubuna katılmıştı ama hayatında ilk kez bir maraton koşacaktı... 

Chicago Maratonu'nda koşma deneyimini yaşayanlar her zaman ilk on kilometrenin acı ve gözyaşlarıyla dolu olduğunu söylerler. Sonraki otuz kilometrenin ise biraz daha düz olduğu da nasihatler arasındadır. Steve Jones da ilk on kilometrede çok zorlanmış ancak akabinde tempoyu yakalamıştı. Yarış sonrasında durumu şöyle açıklıyordu: "Nasıl bir hızda koştuğum hakkında hiçbir fikrim yoktu. Açıkçası diğerlerinin hızına da odaklanmadım. Sadece parkurun kenarındaki bir gazeteci, bu tempoda devam edersem rekor şansım olacağını söyledi. O anda kafam karışmıştı ve rekor derken parkur rekorundan bahsettiğini düşündüm."

Steve Jones sadece çizgiyi ilk sırada geçmekle kalmadı. Aynı zamanda dünya rekorunu da sekiz saniyeyle kırdı. Daha önemlisi koşu tekniklerine yeni bir bakış açısı da getirmişti. Mesela yarışlarda asla saat takmıyordu ve rekorun ne olduğuna dair en ufak fikri bile olmuyordu. 

Steve Jones'un Chicago Maratonu'nda kırdığı rekor onun için sadece bir başlangıçtı. Zira gelecek yıllarda Londra ve New York'ta da altın madalya kazanacak, Boston'dan da gümüş madalyayla ayrılacaktı. Chicago'nun kalbindeki yerini ise şu sözlerle anlatıyordu: "Evet, Chicago'daki o gün, hayatımı sonsuza dek değiştirdi."

Köklere Dönüş

15 Nisan 2013'te, Boston Maratonu'nun bitiş çizgisinde iki patlama meydana gelmişti. Üç kişi hayatını kaybetmiş ve yüzlerce kişi yaralanmıştı. Patlamanın birkaç saniye öncesine kadar maratona sadece bitiş çizgisini geçmenin coşkusu hâkimdi. İki teröristin saldırısından sonra olanları en doğru karşılayan kelime ise kaostu kuşkusuz. İki yüzden fazla insan yaralanmış, üç kişi hayatını kaybetmişti. Açılan yaraları sarmak kolay olmayacaktı. 

Hemen ertesi yıl düzenlenen yarış sorunsuz şekilde koşuldu. 2015'te ise Boston Maratonu köklerine geri dönüyordu. Maratonun yönetici direktörü Tom Grilk de 119'uncu edisyonun öncesinde yaptığı açıklamada maratonun köklere dönüşü şu cümlelerle anlatıyordu: "Her seferinde o noktadan başlıyoruz. 2013'te olanlar çok acımasızcaydı ancak tarihin bir parçasıydı. Bizim için temel ilke, Boston Maratonu'nun rekabet ve mükemmelliğe odaklanan uluslararası bir atletik etkinlik olmasıdır." 

Tom Grilk'in de kastettiği gibi 2013'teki patlamalar her zaman Boston Maratonu tarihinin bir parçası olarak kalacak. Boston Maratonu'na gelip koşan, izleyen ve bir parçası olan insanlar tarafından tebessümle hatırlanacak hikâyeler de yazılacak. Ve ne olursa olsun, Boston Maratonu bir daha asla sadece bir atletizm yarışından ibaret olmayacak.

Devam etmek için üye ol

Socrates Dergi’ye üye olarak dergi arşivinden istediğin kadar yazıyı 7 gün boyunca ücretsiz okuyabilirsin!

Üyeliğin varsa

Bu içerik ve daha fazlası için Socrates Haziran 2022 sayısı