Taş Ustası

8 dk

NBA şampiyonlukları, olimpiyat madalyası, Yılın Koçu Ödülü… Gregg Popovich, 2000’lere en afili imzayı atan basketbol figürlerinden biriydi. Parkenin ardında ise yaşamdan öğretiler vardı…

2003 yılının yazıydı, Ağustos ayı galiba; Mike Budenholzer’dan bir elektronik posta aldım. Mike’la 1999’da Milano’da tanışmıştık. 2001’de de Avrupa Basketbol Şampiyonası için İstanbul’a geldiğinde, Gregg Popovich’in vermiş olduğu koçluk eğitiminde ona yardımcı olurken biraz daha yakınlaştık. O zamanlar San Antonio Spurs kenar yönetimindeki yaşı en küçük, haliyle kıdemi de düşük olan asistandı. Otuzlarının başındaydı.

Mike, Popovich’in okuyup etkilendiği bir kitaptan alıntıladığı minik bir paragrafı gönderiyor ve bunu Türkçeye çevirmemi rica ediyordu. Spurs’ün soyunma odasına, Hido’nun dolabına asacaklarmış. Hidayet Türkoğlu, o sezon Tony Parker, Manu Ginobili, Rasho Nesterovic, Shane Heal ve Alex Garcia ile birlikte Spurs kadrosunda yer alan altı yabancı oyuncudan biriydi. Koç Pop, İngilizceleri ne kadar iyi olursa olsun, Amerika’ya sonradan gelmiş öğrencilerinin o kısa fakat vurucu paragrafı tüm derinliğiyle anlayabilmeleri için anadillerinde okumalarının daha etkili olacağını düşünmüştü.

Danimarka doğumlu Amerikalı gazeteci ve aktivist Jacob Riis’in (1849-1914) satırlarını şu şekilde tercüme ettim: “Çaresiz kaldığım zamanlarda gider, bir taş ustası bulur, onu seyrederim. Adam belki yüz kere vurur taşa… Ama değil kırmak, küçücük bir çatlak bile oluşturamaz. Sonra birden, yüz birinci vuruşta taş ikiye ayrılıverir. İşte o zaman anlarım ki, taşı ikiye bölen o son vuruş değil, ondan öncekilerdir.”

Tam bu noktada NBA’i, özellikle de Spurs’ü yakından takip eden okuyucuların gülümsediğini tahmin edebiliyorum. Çünkü “Pounding the Rock” (Taşı Dövmek) bugün artık spor dünyasında hayli popüler bir slogan. Yıllar içerisinde yalnızca Spurs’ün değil, San Antonio kentinin felsefesi haline geldi. Takımın taraftar kulübü, bu isimle anılıyor. Ayrıca NFL takımlarından Carolina Panthers da maç öncesi motivasyon için üzerinde “Keep Pounding” yazan koca bir davulu sahanın ortasına getirip, ünlü bir taraftarına (Stephen Curry gibi) çaldırıyor. Jacob Riis’in okuyucularına New York’un acımasız yaşam koşullarıyla başa çıkabilmeleri ve hayata tutunabilmeleri için kaleme aldığı bu birkaç cümle, yaklaşık 150 yıl sonra her yerde karşımıza çıkıyor.

Popovich sıradan bir kafaya sahip olmadığı için “There is no I in team” (Takım sözcüğünde ben yoktur) veya “Offense wins games, defense wins championship” (Hücum maç kazandırır, savunma şampiyonluk) gibi kullanıla kullanıla artık içi boşalmış klişelerden uzak durdu. Meramını anlatmaya çalışırken bile fark yaratacak bir yol buldu.

Bu küçük öykü, San Antonio Spurs’ü ve yaklaşık otuz yıldır bu organizasyonun lideri olan Gregg Popovich’i çok güzel özetliyor aslında… Konumuz 2000’lerin ilk on yıllık dilimi olduğuna göre, o dönemde Spurs’ün başarılarından, Kobe’li, Shaq’li Lakers’la kapıştıkları inanılmaz play-off serilerinden, şampiyonluklardan, istatistiklerden söz eden bir yazı beklemek en doğal hakkınız… O ayrıntılara hızlı bir internet araştırmasıyla kolayca ulaşabileceğiniz fikrinden hareketle, bu sayfalarda izninizle biraz daha farklı bir gezintiye çıkalım istiyorum.

Zaten Koç Pop’a da sorsanız size şampiyonluk yüzüklerinden, almış olduğu ‘Yılın Koçu’ ödüllerinden, Beyaz Saray ziyaretlerinden, Riverwalk’taki zafer kutlamalarından söz etmek istemeyecektir. Onun için başarı, tek atışta vurulan bir hedef değil; uzun yıllara yayılan bir süreçtir. Kazanmak için sahada ter dökerken, bir yandan da insanı ‘insan’ yapan bir süreç…

NBA dünya basketbol sahnesinin zirvesi olsa da Spurs orada bir takımdan ziyade bir okuldur. Bunun içindir ki; çıraklık dönemlerini Popovich’in yanı başında geçirmiş olup daha sonra NBA’de başantrenör koltuğunda oturanların listesi* hayli uzun. Bu isimlerin elde ettiği başarılar, Gregg Popovich için en az evinde sakladığı şampiyonluk yüzükleri kadar değerli ve anlamlıdır. Basketbolun uzun bir yolculuk, Spurs’ün öğrencileri o yolculuğa hazırlayan bir okul, onun da öğretmen olduğunun kanıtıdır bu liste...

Spurs okulunda en önemli dersler, savunma prensipleri, hücum setleri ya da antrenman metotları değildir. Müfredat; vizyon, tevazu, duyarlılık, cömertlik ve mizah duygusu gibi basketbolla ilgisini ilk bakışta idrak etmekte zorlanacağınız başlıklardan oluşur. Ve tüm bunları sevgiyle ören, lezzetle buluşturan sofralar, okulun olmazsa olmazıdır.

Kimilerine garip gelebilecek bir şey söylediğimin farkındayım. Resmi netleştirebilmek için, Koç Pop’la çeyrek yüzyılı deviren dostluğumuzdan damlaları ve yakın arkadaşlarından dinlediğim bazı hikâyeleri sayfalara dökmeye çalışacağım.

Pop’la 1996 yazında Bursa’da tanıştık. Avrupa Ümitler Basketbol Şampiyonası’nı izlemeye gelmişti. El sıkışmamızın üstünden beş dakika bile geçmemişti ki, bana en iyi İskender’i nerede yiyebileceğini sordu. Şaşırmıştım. “İskender’i nereden duydun?” dediğimde, bana her seyahatinden önce gideceği yer hakkında bir şeyler okumaya çalıştığını söyledi. “Bir şeyler” diyerek önemsizleştirmeye çalıştığı okuma faaliyetinin hayli kapsamlı olduğunu, ertesi gün Mudanya’da Mütareke Evi’ni görmek istediğinde daha iyi anlayacaktım.

Ayrılırken turnuvanın boş gününde arabaya atlayıp yapmış olduğu İznik yolculuğunun hayatının en unutulmaz günlerinden biri olduğunu söylemişti. Sakin gölün kıyısında âdeta uykuya yatmış bir kasabayı andıran İznik’te asırlar önce, 325 yılında Birinci Konsül’ün toplanıp, resmen kabul edilen İncil sayısını dörde indirmiş olduğunu ne yalan söyleyeyim ben de ondan öğrendim. İznik’ten satın aldığı çini tabak, o günün anısını canlı tutmak için bugün hala evinin bir köşesinde duruyor.

‘Kâinatın bütün renklerine açık’ bir insan olduğunu, NBA gibi büyük, zengin hatta müsrif ve kibirli diyebileceğimiz bir ligin alışılmış kalıplarını kırmak için her yolu deneyeceğini zaman içinde cümle âlem görecekti zaten... 2002 Dünya Şampiyonası bitiminde Indianapolis’te vedalaşırken, ayaküstü “Sezona ilk beşte biri Fransız, biri Arjantinli iki guard’la giriyoruz. Herkes benim kaçık olduğumu düşünüyor” deyip gülmüştü. O sezonun sonunda Spurs şampiyon olurken, Arjantin ve Fransa’da da sevinçle dans eden basketbolseverler vardı.

Becky Hammon’ı teknik kadroya alıp, ligde cinsiyet bariyerini aşmak için dev bir adım atması, John Carlos’u* San Antonio’ya davet edip oyuncularına insan hakları üzerine ders verdirmesi, nasıl unutulabilir? Amacı, efsane atletin anılarını dinlemek değildi. Carlos’un takımındaki siyahi oyuncuların kimliğini güçlendirecek, sosyal konularda, özellikle de ırk ayrımına karşı duruşta öne atılmalarını sağlayacak, özgüven ve cesaret aşılayan konuşmalar yapacağını biliyordu.

Sürekli okuyan, izleyen, çevresindekilere ne okuduklarını ne izlediklerini sorarak önerilere kulak vermeye bayılan, sözün özü ‘penceresini hep açık tutan’ bir adamdır Popovich. Bu yüzden ona kitap hediye etmek zordur. Birkaç yıl önce bir ABD seyahatimizde, Charles King’in muhteşem kitabı Pera Palas’ta Geceyarısı’nı verdim ona (Kitap henüz aynı adla dizi olarak çekilip rezil edilmemişti). Kapağa şöyle bir baktı, sonra utana sıkıla “Ben bunu okudum” dedi. Kendi kütüphanesindeki kopyayı bir arkadaşına hediye etmeye, benimkini saklamaya söz verdi. New York’a her gittiğinde uğradığı bir kitapçısı varmış, o tavsiye edince hemen alıp okumuş. İstanbul’u ve cumhuriyetin kuruluş dönemini incecik detaylarla anlatan o kitap bizde daha yeni çıkmıştı. Onun o çılgın tempo içinde günceli böyle yakalamasına hayret etmiştim.

Popovich’in NBA’e adım attığı 80’li yıllarda, oyunculuk geçmişi olmayan veya üst düzey üniversitelerden birinden basketbol bursuyla diploma almamış birinin teknik kadrolarda iş bulabilmesi neredeyse imkânsızdı. Önceki koçluk deneyimi NCAA’in Division III okullarından Pomona’dan ibaret olan birinin, Larry Brown’ın ekibinde asistanlığa getirilmesini, o yüzden herkes dudak bükerek karşılamıştı.

1988-89 sezonunun ilk maçında hava atışı yapılmak üzereyken, saha kenarında komik bir şey yaşandı. Spurs kendi evinde Lakers’ı ağırlayacaktı ama kenarda koç Brown, yardımcısının ceketinden bir şeyler sökmek için ter döküyordu. İşin aslı şuydu: Gregg Popovich’in böyle ‘tarihi’ bir gecede giyebileceği sadece iki ceketi vardı. İkisini de temizleyiciye vermiş ve maç sabahı almıştı. Salona getirdiği iki ceketten birini sırtına geçirip heyecan içinde sahaya yürürken, düğmeden sallanan temizleyici etiketini fark etmedi bile… Etiketi görüp kopartmak da koç Brown’a düştü. Hakem, Spurs bench’ine son bir kez baktı ve seslendi: “Beyler, hazırsanız başlayalım.”

Pop, bunu ve benzeri hikâyeleri hiç aklından çıkarmadı. Nereden geldiğini iyi biliyordu. Hava Harp Okulu’ndan mezun olur olmaz, gencecik bir teğmenken mecburi hizmet için geldiği Diyarbakır’da cehennem sıcaklarında kavrulan barakalarda yatıp kalkmıştı mesela… Pomona yıllarında karısı ve çocuklarıyla birlikte okulun yatakhanesinde yaşamışlar… Kansas Üniversitesi’ne Larry Brown’ın yanına gönüllü asistanlık yapmaya gittiğinde kampüsün bulunduğu Lawrence’ta kalacak bir yeri olmadığından, yaklaşık bir saatlik mesafede, Kansas City’de Air Force Academy’den yakın arkadaşı Mike’ın evinde kalmıştı. Kaliforniya’dan geldiği için olsa gerek, üstü açılan bir arabası vardı ve Kansas’ın çivi gibi havasında her sabah o yolu tepmek durumundaydı.

Tim Duncan’ın forması emekli edilirken, Popovich’in gözleri nemlenerek anlattığı bir hikâye var. Baba William Duncan, oğlunu San Antonio’ya yolcu ederken koça dönüp “Oğlum ne yaparsa yapsın, ne kadar başarılı, ne kadar zengin olursa olsun, aynı insan olarak kalmasına yardımcı ol. Özünü yitirmesin. Senden tek isteğim bu” demiş. Duncan sayısız ödüle, şana şöhrete, milyonlarca hayranına karşın aynı Tim olarak kalmayı başarabilmiş nadir yıldızlardan… Sanırım bu konuda şanslıydı çünkü önünde Koç Pop gibi müthiş bir örnek vardı.

2013’ün Mart ayında San Antonio’daydık. Popovich Ailesi’nin misafiri olarak… Bir sabah dışarıda bir yerde kahvaltıya gidilecekti. Az önce sözünü ettiğim Kansas’lı Mike Thiessen ve eşi, çocuklar, torunlar, birkaç komşu ve biz derken epeyce kalabalık olduk. Kahvaltı mekânına geldik; daha kapıdan içeri adım attığımız anda iki dev poster karşıladı bizi: Birinde Tim Duncan var, diğerinde Gregg Popovich... Restoranın sahibi en ünlü müşterilerini bu şekilde onurlandırmayı uygun bulmuş.

Masamıza geçelim dedik, beklediğimizden küçük bir yer ayırmışlar. Gruba sonradan eklenenler olduğunu söyledik, “Tamam, masaları birleştiririz” dediler. Ayakta dikilme süremiz biraz uzayınca Pop bana seslendi: “Tut bakayım şunun ucunu.” Çenesiyle işaret ettiği masayı bir kenarından kavradım, o da diğer yandan kaldırdı ve operasyonu tamamladık. Şampiyonluklar, ödüller, banka hesapları, yaş, pozisyon, güç, şöhret… Hatta kapıda iki metre boyunda posterinin olması… Hiçbiri umurunda değildi. Onun için o an gerekli olanın yapılması önemliydi. Egosu kendisinden daha büyük nice spor insanı tanıdım bugüne kadar. Siz de tanımışsınızdır. Hangisi bu kadar ‘sahici’ olabilir? Bir vakit ‘sahici’ olanlar da ne kadar böyle kalabilir?

“What’s your legacy?” sorusuna (burada ‘legacy’ sözcüğünü ‘miras’ olarak çevirmek istemiyorum. O yüzden soruyu “Senden sonra geride nasıl bir iz kalacak?” diye hafifçe deforme edelim) “Yemek ve şarap. Basketbol benim işim sadece” yanıtını veren birinden söz ediyoruz. Bugüne kadar kendisine yapılan bütün biyografi tekliflerini reddettiğini, kitabının yazılmasını istemediğini de ekleyeyim.

Doris Burke, televizyon kariyerine saha kenarında ‘flash interview’ adı verilen kısa röportajları yaparak başlamış eski bir sporcuydu. Bilenler bilir, NBA yönetiminin mecbur tuttuğu o çeyrek arası röportajlara Popovich sinir olurdu. Çoğu zaman def-i bela kabilinden kısa cevaplarla geçiştirirdi soruları. Kural gereği muhabirin iki soru sorma hakkı vardı ve zavallı Doris Burke, heyecan içinde Popovich’in karşısına çıktığında ilk sorusuna “Hayır”, ikinci sorusuna “Evet” olmak üzere toplam iki kelime cevap alabildi. Röportaj bitmiş, koç dönüp gitmişti. Elinde mikrofonla oracıkta kalan Doris, gözyaşlarına boğuldu.

Popovich evine geldiğinde hayatının azarını işitti: “Henüz kariyerinin başında olan genç ve heyecanlı bir insana, üstelik bir kadına bu kabalığı nasıl yaparsın? Onu ne duruma düşürdüğünün farkında bile değilsin” diyordu eşi Erin -toprağı bol olsun. “Ben bu röportajlara karşıyım aslında, derdim muhabirlerle değil” diyecek oldu ama mazereti kabul görmedi.

Ertesi gün Spurs koçu ilk iş olarak Doris Burke’e ulaştı, hatasını anladığını söyledi, özür diledi, ona çiçekler göndererek kendini affettirmeye çalıştı. Buzlar erimişti ama sonraki günlerde Doris Burke Pop’a hep mesafeli durmaya çabaladı. Kan beynine sıçradığında Tony Parker’a bile ağzına geleni söyleyen bu adam ona neler yapmazdı…

2013 finallerine gelindiğinde Burke artık NBA yayıncılığında kendini kabul ettirmiş, yükselen ve saygı gören bir isimdi. O nedenle finallerde görevlendirilmişti. Serinin altıncı maçında Miami’de Spurs son çeyrekte 13 sayı öndeydi. Artık ev sahibi takımın taraftarları bile ümidini yitirip kapılara yönelmişken, LeBron’lu Heat mucizevi şekilde maça geri döndü.

Son saniyelerde alınamayan bir ribaund Spurs’e pahalıya patladı, köşeden Ray Allen’ın üçlüğüyle uzatmaya gidildi. Miami o gece uzatmada galip gelerek seriyi son maça taşıdı ve iki gece sonra noktayı koyup şampiyon oldu. Popovich ve öğrencileri, şampiyonluktan sadece birkaç saniye ve bir ribaund uzaklıktayken kaybetmişti. Son derece dramatik bir biçimde…

Maç sonrası oyuncular ifadesiz suratlarla soyunma odasından bir an önce çıkıp kendilerini takım otobüsüne atmaya çalışırken, tesadüf bu ya, Doris Burke ile Koç Pop koridorda burun buruna geldi. Burke o an dünyada yerinde olmayı isteyeceği en son insanla karşı karşıyaydı ve neredeyse kendisinin bile duyamayacağı bir sesle “İyi geceler Koç” diyebildi. Pop bir adım attıktan sonra döndü ve aralarında şu konuşma geçti:

— Hey Doris, yaz tatili için seyahat planınız var mı? Nereye gideceksiniz? — Kaliforniya’ya, Napa Vadisi’ne gitmeyi düşünüyoruz. — Ne güzel… Çok iyi bildiğim yerler. Yarın sabah ofisimi ara, sekreterim sana yardımcı olacak tüm adresleri versin. Hatta istersen benim adıma rezervasyonlar da yapabilir. Şimdiden iyi tatiller, eşine selamlar…

Pop omzunda takım elbise askısıyla yürüdü gitti takım otobüsüne… Doris ilk karşılaşmalarında olduğu gibi oracıkta donakalmış, teşekkür bile edememişti. Burke Ailesi’nin Napa’da gittikleri her restoranda, şarap tadımı yaptıkları bağlarda krallar gibi karşılandığını söylemeye ne hacet... Burke “O ruh halinde, içi kan ağlarken böyle bir şeyi nasıl düşünebildi, hâlâ anlayabilmiş değilim” diyor.

Geçen yıl 6 Şubat’ta Türkiye’nin güneydoğusunda birçok şehir ve kasaba harabeye dönüp, yüzbinlerce insan enkaz altında kaldığında ertesi gün beni arayanlardan biri Gregg Popovich’ti. Çok üzülmüştü, “Ben ne yapabilirim?” diye soruyordu. Ona birkaç gün sonra Socrates’in organizasyonuyla bir YouTube yayını yapılacağından ve oraya katılacak yerli-yabancı sporcuların desteğiyle bir yardım fonu oluşturulacağından bahsettim. İsterse orada vereceği kısacık bir mesajla insanları bağış yapmaya çağırabilirdi.

Paranın nereye harcanacağını sordu. Dilim döndüğünce Darüşşafaka’yı anlattım. Hiç düşünmeden “Tamam” dedi. Spurs o sırada deplasmandaydı. Oteller, salonlar ve havaalanları arasında mekik dokuyorlardı. Yine de bir fırsat yaratıp küçük bir video çekilmesini sağladı ve gönderdi. Videoda kendisinin de bu kampanyaya katıldığını vurguluyordu. Yaptığı bağışın miktarını açıklayıp açıklamamayı Darüşşafaka yöneticilerine bıraktı -onlar da bu konuda sessiz kalmayı tercih etti. O gece bağışlanan en büyük miktarlardan biri olduğunu tahmin edebilirsiniz.

Aslında bu, Popovich’in Türkiye’ye yaptığı ikinci büyük bağıştı. 1999 depreminden hemen sonra telefon konuşmalarımızda Türkiye’de ekonominin kötü gidişinden söz ediyorduk. O sıralarda Pop’un 2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası’yla eşzamanlı düzenlenecek koçluk seminerinde konuşmacılardan biri olmasına karar vermiştik. O da kabul etmiş ancak detaylar konuşulmamıştı. Bir gün pat diye “Ülkeniz zor bir dönemden geçiyor. Benim şimdi sizden para istemem doğru olmaz” dedi. İşi bilabedel yapmaya karar vermişti. Yanlış hatırlamıyorsam, o dönemde üst düzey bir NBA koçunun Avrupa’da böyle bir etkinliğe gelmesinin toplam maliyeti -kendisi ve asistanının uçak ve otel masrafları dahil- 30 bin doları buluyordu. Bizden tek kuruş istemediği gibi, Çırağan Kempinski’deki geceleme ücretlerini de kendisi ödedi.

Her kurumda olduğu gibi Spurs’te de yazısız bazı kurallar var. Bunlardan en önemlisi, o çatı altında olan herkesin mizah duygusuna sahip olması… Olaylara esprili yaklaşabilmesi… Herkesten önce kendisiyle dalga geçebilecek kadar özgüvenli ve kendiyle barışık olması… Çuvaldızı ele batırmadan önce, iğneyi kendinde deneyebilmek yani… Draft ettikleri oyuncularda en az atletik özellikler kadar önem verdikleri bir detay bu.

Gregg Popovich’in başantrenör ofisine geçtiği 1996 yılından bu yana hiç sektirmeden uyguladığı bir şey var. Takım deplasmandaysa teknik kadro maçtan önceki gece yemek için dışarıda bir restorana gidiyor. Genelde aynı restoranları tercih ediyorlar. Doğal olarak oyuncuların katılmadığı bol şaraplı bu yemeklerde kadroyu koç seçiyor. Asistanlar hep masada tabii… Ama idari kadrodan katılımlarla bazen büyüyen grupta belirleyici olan, insanların mizah duygusu. Şakaları, takılmaları kaldırabilmesi… Birkaç kadeh şaraptan sonra kravatların gevşetildiğini, beraber çalıştığı insanların kendini çok daha rahat ifade edebildiğini biliyor Pop. O nedenle yaklaşık çeyrek yüzyıldır, bu yemeklerin tamamında hesapları kendisi ödüyor. Seçilen restoranları ve içilen şarapların markalarını düşünürseniz bunun ne kadar büyük bir meblağa eriştiğini kolayca hesaplayabilirsiniz. Ama Spurs okulunda kurum içi iletişimin hiçbir zaman vazgeçilmeyen yolu bu.

Dört-beş yıl kadar önce ESPN’de Baxter Holmes imzalı bir yazı yayımlandı. Spurs kültürünün Michelin yıldızlı restoranlarda, bolca şarap eşliğinde yenilen yemeklerde inşa edildiğini anlatmaya çalışan ve ilginç detayları açığa çıkaran bir yazıydı. Mesela eski asistanlarından PJ Carlesimo, Popovich’in oyuncu gözlemler gibi, restoran ve şarap takip ettiğini söylüyordu. Sacramento’daki İtalyan restoranı Spataro’yu da böyle bulmuştu. Alışkanlıklarını terk edip bu defa yeni bir yer deneyecekti. O gece restoranın yöneticisi Jeremy Threat’in, kader çizgisi değişti. Spurs ekibinin akşam yemeğine geleceğini öğrenen Threat, şarap listesine son anda koçun favorisi olan bazı şarapları eklemişti. Listeyi eline aldığı anda çok sevdiği Ornellaia’ları, Masseto’ları gören Pop, hemen yöneticiyi çağırmış ve bunu nasıl yaptıklarını sormuştu. “Sizin hakkınızda biraz araştırma yaptım ve hangi şarapları tercih ettiğinizi öğrendim. Sonra da her zaman alışveriş yaptığım mahzeni arayarak bunları getirttim” dedi Threat. Ayrıntıya dikkat ve titizlik ödülsüz kalmadı elbette. Çok keyiflenen Pop, o gece masada tüketilenlerin yanı sıra on şişe daha şarap aldı. Gecenin sonunda ödenen hesabın 15 bin doları bulduğu rivayet ediliyor. Tabii ki patronlar çok memnun kaldı. Olay yerel basına yansıdı ve birkaç ay sonra Jeremy Threat, büyük bir yiyecek-içecek grubundan iyi bir maaşla yöneticilik teklifi aldı.

70’li yıllarda Diyarbakır sonrası tayin edildiği San Francisco’da askeri inzibat görevindeyken, yakındaki Napa Vadisi’nin büyüsüne kapılmış ve şaraba merak salmış bir adam olarak, Popovich’in bir bağ satın almaması düşünülemezdi elbette. Satın almadı belki ama bir şarap üreticisine ortak oldu. Oregon’da Portland yakınlarında üretim yapan A to Z Wineworks, işleri büyütmek istiyordu ve tam o noktada karşılarına Popovich çıktı. Yeni ortağın sağladığı sermaye desteğiyle şarapların hem kalitesini hem de üretim miktarını artırdılar. Haber duyulduğunda, satışlar da patladı haliyle…

Şirketin kurucuları, bu değerli katkıya şükran göstergesi olarak yeni çıkaracakları Pinot Noir şarabının etiketine Gregg Popovich ismini koymayı önerdiler. Bu yazıyı şu son satıra kadar sabırla okuduysanız, kahramanımızın bu öneriyi reddettiğini de tahmin edebilirsiniz. Onun yerine etikete şu iki sözcük yazıldı: “Rock and Hammer” (Taş ve Çekiç).

Socrates Dergi