Tercih

8 dk

Küba’da kalmak ya da kalmamak... Birçok boksör için bütün mesele buydu. Teofilo Stevenson’ın tercihi ise nesillere ilham verdi.

Brin-Jonathan Butler’la geçtiğimiz ay Muhammed Ali hakkında konuştuğumuzda söz dönüp dolaşıp hiç gerçekleşmeyen bir dövüşe ve tarihin en büyük boksörlerinden olma şansını geri tepen Teofilo Stevenson’a gelmişti. 1972, 1976 ve 1980 olimpiyat oyunlarında altın madalya kazanan Kübalı boksör hakkında konuşmak için Küba ve boks hakkında bir kitap yazan Butler’dan daha iyisini bulmak zordu. Zira ölümünden önce Stevenson’la röportaj yapan son gazeteci Butler’dı ve spor tarihinin en büyük gizemlerinden biri, hiç gerçekleşemeyen Ali-Stevenson karşılaşması hakkında söyleyecekleri vardı:

“Havana’da Kübalı olimpik koçlar ve olimpik şampiyonlarla birlikte çalıştım. Onlardan biri de Stevenson’dı. Kendisini olağanüstü bir figür olarak görmemin nedenlerinden biri de 70’lerde Ali’yle dövüşmesi için teklif edilen beş milyon doları “Sekiz milyon Kübalının sevgisinin yanında beş milyon dolar ne ki?” diyerek geri çevirmesiydi. Bu nedenle Küba’da kalmaya karar verdi.”

Stevenson sadece bir sporcu değil, aynı zamanda da politik bir simgeydi. Butler bunu şöyle açıklıyor: “Küba devriminin ve Fidel Castro’nun yapmaya çalıştığı şeyin sembolüydü. Olimpik boks 70’lerde daha önemli olduğu için Stevenson da komünizm ve Küba devrimi adına sembolik bir savaşçıydı. Havana’ya giderseniz insanların doktor ya da avukat da olsalar 15-20 dolar kazandıklarını duyarsınız ama evsiz insan görmezsiniz. Fakat dünyanın en zengin şehirlerinden biri olan Manhattan’da beni ziyaret ederseniz, çok fazla evsiz görürsünüz. Stevenson, bu gerçekler adına dövüşmek istiyordu.”

Butler’a göre, politik bir simge olan ilk sporcu da o değildi: “Amerika, satranç oyuncusu Bobby Fischer’ı kapitalizmin komünizme göre büyük dehalar üretebileceğinin kanıtı olarak kullanıyordu. Soğuk Savaş, 70’lerin başında Reykjavik’te satranç tahtası üzerinde, Bobby Fischer ve Boris Spassky arasındaydı.”

Butler, aslında hiçbir zaman var olmayan Ali-Stevenson rekabetinin de benzer bir anlam taşıdığını düşünüyor. Stevenson, Ali için diğer boksörlerden farklıydı. Bunu Butler’ın şu cümleleri de açıklıyor: “Rakiplerinin zayıf yönlerini bulmasıyla bilinen Ali, Stevenson’ı yenebileceğini hiçbir zaman söylemedi. Ona komünist prensipleri üzerinden saldırmak yerine 90’larda Küba’yı ziyaret eden ve ambargoya karşı 2 milyon dolar insani yardım toplayan bir delegasyona öncülük etti.”

Stevenson’dan sonraki birçok başarılı Kübalı boksör, insan kaçakçılarının tekneleriyle Amerika’ya gelip profesyonel oldu. Kararları için kimse onları suçlayamaz belki ama bu, Stevenson’ın hikâyesini daha da etkileyici kılıyor. Butler da bu konuda aynı fikirde: “Miami’ye 90 mil uzakta olan bir Kübalı boksörün milyonlarca dolar kazanmayı reddetmesi ve daha değerli bir şey için mücadele edeceğini söylemesi bana çok ilginç gelmişti. Rocky hikâyesi gibi bir şeydi bu…”

Küba’da kalmak ya da kalmamak… Birçok Kübalı boksörün karşısına çıkan bir seçimdi bu. Butler’ın kitabı The Domino Diaries, bu iki seçimin de sonuçlarını işliyor: “Stevenson ve Guillermo Rigondeaux, bu seçimlerin nasıl sonuçlar doğurabileceğinin iki örneği. Stevenson zengin olamasa da 2013’te doğup büyüdüğü ve çok sevdiği ülkesinde öldü. İki kez olimpiyat altını kazanan Rigondeaux ise yasa dışı yollarla Küba’yı terk etti ve sonrasında dünya şampiyonu oldu ama bedeli, 2009’da Küba’dan ayrıldığından beri hiç görmediği karısı ve iki çocuğu oldu. Kitabımda hangi seçeneğin daha doğru olduğunu çözmeye yeltenmedim. Bu kararı alma gerekliliğinin ne kadar kötü olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Bu iki uç nokta, 11 milyonluk Küba’yı tek bir hikâyede ‘orada kalanlar’ ve ‘orayı terk edenler’ olarak ikiye ayırabilmemizi sağlıyor.”

Teofilo Stevenson ‘orada kalanlar’dan biriydi ve hiçbir zaman da bundan pişmanlık duymadı. “Muhammed Ali’yi yenebilir miydi?” sorusuna kesin bir cevap vermek güç ama Stevenson’ın olimpiyat tarihinin en önemli sporcularından biri olduğu konusunda fikir birliğine varmak o kadar da zor değil.

Socrates Dergi