Tina Maze: “Bir ulus kazanmaya başladığında bu bulaşıcı bir duruma dönüşüyor”

4 dk

Çifte Olimpiyat şampiyonu, Dünya Kupası puan rekortmeni ve Eurosport yorumcusu Tina Maze ile Slovenya’nın Luka Doncic ve Tadej Pogacar ile parlayan spor mucizesini, kazanma kültürünün nasıl yayıldığını, Shiffrin-Vlhova rekabetini ve Alpler’de başlayacak yeni Dünya Kupası sezonunu konuştuk. Alp Disiplini Dünya Kupası heyecanını sezon boyunca Eurosport ve HBO Max ekranlarından takip edebilirsiniz.

Emekliliğinizi duyurmanızın üzerinden 10 yıl geçti. Başlangıçta spora yalnızca bir yıl ara vermiştiniz, sonrasında bir moladan fazlasına ihtiyacınız olduğunu nasıl fark ettiniz? Spordan bir süre uzak kalma ihtiyacı ile tamamen veda etme kararı arasındaki farkı nasıl anladınız?

Bazı sağlık sorunlarım vardı, bu tempoyla devam edemeyeceğim için tempomu biraz düşürmem ve bu sağlık problemlerini çözmem gerekiyordu. Tabii ki bir yıl sonra geri dönebilmeyi umuyordum fakat hiç bahsetmek istemediğim ve planladığım gibi gitmeyen bazı şeyler yaşandı. Bedenim gerçekten çok yorulmuştu. 16 yaşımdan beri kariyerim boyunca sürekli yarışın ve sürecin içindeydim. Hiçbir zaman sakatlanmadım, tek bir sezonu bile kaçırmadım, iki ay ya da dört ay ara vermedim. Çok ama çok yorgun hissediyordum ve yaptığım şeydeki o ışığı artık göremiyordum, her şeyimi vermiştim ve bu molaya ihtiyacım vardı. Sonunda kendi kendime zaten pek çok şey kazandığımı, geri dönsem de dönmesem de bunun kariyerimde hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini söyledim. Beaver Creek'teki Dünya Şampiyonası'nda iki altın ve bir gümüş madalya kazanarak kariyerimi büyük organizasyonlardaki en iyi derecelerimden biriyle noktaladığım için son derece mutluyum.

Kariyerinizi ve sonrasındaki başarılarınızı tanımlayan, aşmak zorunda kaldığınız böylesi zorlu ve kritik bir ânı paylaşabilir misiniz?

Pek çok zor ânım oldu ama şu an aklıma gelen ilk şey, aşırı yorgun olduğum bir sezondu. Bir gün önce kötü yorumlar görmüştüm, bazı insanlar doğru olmadığını düşündüğüm şeyler söylüyor, beni hiç hak etmediğim bir ışığın altına itiyorlardı. O gün kariyerimde ilk kez protesto ettim, Dünya Kupası yarışında piste çıkmayı reddettim ve "Bugün yarışmıyorum" dedim. Bunun çok kritik bir an olduğunu düşünüyorum çünkü hislerime güvendim. Bazen başarılı olmak uğruna hislerimizi çiğneyip geçeriz fakat kendinizi dinlemediğinizde sakatlıklar ya da başka olumsuzluklar kapınızı çalar. Her sakatlığın öncesinde vücudun verdiği işaretler vardır, bedeninizi, zihninizi ve içinizden gelen sesi asla görmezden gelmemelisiniz. Rutin bellidir, uyanırsınız, piste çıkarsınız ve yarışırsınız, asla "Hayır" demezsiniz çünkü her gün antrenman yapmak üzere şartlanmışızdır. Hasta ya da sakat değildim ama bedenim yarışmak istemiyordu, her ne pahasına olursa olsun yarışmaya hazır olmadığımı ve sağlığımın her şeyden önemli olduğunu gösterdim. Kariyerimin en kötü ânı değildi belki ama o gün "Yarışmıyorum" diyebilmek büyük bir cesaret gerektiriyordu ve o kararımla gurur duyuyorum.

Kariyerinizin üzerinden geçen bunca yılın ardından, kazandığınız Olimpiyat altın madalyalarına baktığınızda hayatınıza olan etkisini bugün nasıl hissediyorsunuz?

Olimpiyat madalyası hayatınızı sonsuza kadar tanımlar. Bir konuda usta olmaya benzer, okul diploması gibi bir şey verilmiyor belki ama verilmeli çünkü Olimpiyat şampiyonu olmak başlı başına müthiş bir hayat okuludur ve bu süreçte hayata dair sayısız şey öğrenirsiniz. Bu unvan sizi şekillendirir ve sizinle kalır. Mesele, bu okulda öğrendiklerinizi sonrasında nasıl kullanacağınızı bilmektir, okulu bitirip de öğrendiklerinizi hayata geçirmezseniz bir anlamı kalmaz.

Kariyerinizdeki o meşhur iç çamaşırı protestosu olayına ve günümüzde spor dünyasında cinsiyet eşitliğinin hâlâ önemli bir konu olmasına bugün nasıl bakıyorsunuz?

Kıyafet materyalleri her zaman bilimle ilgilidir ve bilim sürekli evrilir, kurallar dahilinde kaldığınız sürece bu çok doğaldır. O iç çamaşırı meselesi kariyerimin unutulmaz anlarından biriydi çünkü o an bana uygulanan haksız muameleye karşı ironik bir bakış açısı ortaya koymuştum. Bana göre uygulanan prosedür kesinlikle doğru değildi ve benim yapabileceğim tek şey bunu bir şakaya vurmaktı. Ancak aynı zamanda benim için bir şeyleri haykırma anıydı, "Ben de buradayım, benim de bir fikrim var, düşünen bir insanım ve fikirlerimi paylaşmak istiyorum" deme yolumdu. Eskiden çok utangaçtım, çekindiğim ya da korktuğum için düşüncelerimi paylaşmaya cesaret edemezdim. Ancak sporda kazanmak istiyorsanız açık olmanız gerekir. O an benim için büyük bir kırılma noktası oldu, açık bir insan olmamı ve kendi kimliğimi bulmamı sağladı.

Slovenya gibi küçük bir ülkenin siz, Luka Doncic ve Tadej Pogacar gibi dünya çapında zirveye oynayan bu kadar çok büyük isim çıkarmasını neye bağlıyorsunuz? Bu ortam spora başlama kararınızı nasıl etkiledi?

Slovenya'nın son yirmi yılda bu denli büyük isimler yetiştirmesi her zaman etkileyicidir. Bunu geçmişteki harika okul sistemine ve spor kulüplerindeki güçlü çalışmalara bağlıyorum. Tabii bu 20 yıl öncesinin kazanımı şu an harika bir noktada olduğumuz anlamına gelmiyor çünkü bizler eski alışkanlıkların ürünüyüz. Şimdilerde alışkanlıklar değişti, Slovenya'daki çocuklar da artık telefonların başından kalkmıyor ve bu daha az sportif neslin ileride sporda kötü sonuçlar doğuracağını düşünüyorum. Bizler, Doncic ve Pogacar, teknolojinin böylesine yoğun olmadığı bir dönemde doğanın ve sporun günlük hayatımızın temeli olduğu bir çevrede yetiştik. Geniş bir spor tabanınız olduğunda ancak zirveye sporcu çıkarabilirsiniz. Ayrıca bu isimlerin birbirini yukarı çektiğine de inanıyorum. Benden önceki nesil “winner” (kazanan) bir ruha sahip değildi, pek çok ikincilik vardı ve sürekli kazanmaktan çok kaybediyorlardı. Ben Slovenya zihniyetini kazanan zihniyetine dönüştürmek için çok çabaladım. Bir ulus kazanmaya başladığında bu bulaşıcı bir hal alıyor, sen gülümsediğinde ben de gülümsüyorum, sen kazandığında ben de kazanıyorum duygusu yayılıyor ve bu ruhu sürdürmemiz gerekiyor.

Dağları ve belki altyapısı olan ancak bu sporda köklü bir geleneği bulunmayan ülkelerin, sizin yarıştığınız en üst seviyede mücadele edebilecek sporcular yetiştirebilmesi için nasıl bir yol izlemesi gerekir?

Benim için bu yolu yürümek nispeten kolaydı çünkü büyüdüğüm köyde kış sporlarında yarışmış sekiz Olimpiyat sporcusu vardı, yani gelenek zaten mevcuttu. Fakat Hırvatistan'daki Kostelic ailesi bu konuda muazzam bir örnektir. Başlangıçta sadece çılgın bir fikri olan bir baba vardı, aslında çılgınca değil tamamen mantıklıydı ama çoğunluğa çılgınlık gibi geliyordu. Köklü geleneği olmayan ülkelerde de bu tutkuya, vizyona ve doğru bilgiye sahip birileri olursa her şey mümkündür. Elbette çok daha fazla çaba sarf etmek gerekir ancak çaba olmadan başarı gelmez ve ne kadar emek verirseniz başarı o kadar büyük olur.

Maryna Gasienica-Daniel geçirdiği sakatlığın ardından pistlere geri dönüyor. Sakatlık sonrası geri dönüşte ondan güçlü sonuçlar beklenebilir mi, rakipleri için nasıl bir tehdit oluşturacak?

Sakatlığın hiçbir zaman yeni bir sezona başlamak için iyi bir zemin olmadığını düşünüyorum, son derece zor bir durumdur. Ancak madalyonun diğer yüzünde olumlu bir taraf da olabilir: Antrenman ritüelinden, aralıksız çalışmaktan ve sürekli yarış düşüncesinden bir süre uzak kalmıştır. Bazen zihinsel güç kazanmak adına yarış ortamından uzaklaşmak iyidir, bedeniniz yeniden forma kavuştuğunda zihniniz çok daha taze olur ve yarışlara daha büyük bir açlıkla saldırabilirsiniz. Sakatlıktan dönen sporcuların çok daha büyük bir tutku ve kazanma arzusuyla döndüğünü sıkça gördüm. Umarım Maryna için de bu sezon böyle geçer.

Petra Vlhova da Dünya Kupası'na dönmeye hazır. Bu sezon ondan neler bekleyebiliriz ve sizce bu spor Petra Vlhova ile Mikaela Shiffrin arasındaki rekabeti ne kadar özledi?

Petra'nın dönmesine çok sevindim. Yüzünde kocaman bir gülümseme var ve kara döndüğü için çok mutlu görünüyor. Elbette henüz eski formunda değil ama yeniden oyunun içine girme ve çalışma isteğiniz varsa adım adım büyürsünüz. Olimpiyatlarda yarışmış olması bile çok iyi bir işaretti, antrenman yaptıkça yarıştan yarışa, haftadan haftaya çok daha istikrarlı hale gelecektir. O harika bir atlet ve kazanmanın ne gerektirdiğini çok iyi biliyor.

Shiffrin ile olan rekabete gelince, rekabet her zaman muazzamdır. Farklı sporcuları, zihniyetleri, ülkeleri ve malzemeleri görmek sporu heyecanlı kılan temel unsurdur. Ancak dışarıdaki bu rekabet sadece bir şovdur, asıl mücadele sporcunun kendi içinde, ekibiyle ve her gün yürüttüğü hazırlık sürecinde yaşanır. İyi bir yarışmacı olmak için dışarıdaki gürültüden ziyade kendi içinize odaklanmanız gerekir.

Sölden'deki büyük açılışta Federica Brignone ve Sofia Goggia gibi iki büyük yıldızın yer almaması hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu durum İtalyan kayağında bir bayrak değişiminin başlangıcı olabilir mi?

Sağlık sorunları her zaman ilk sırada gelir, dolayısıyla açılışa katılmayarak doğru kararı verdiler. İtalya'nın arkadan gelen Anna Trocker ya da büyük slalomda da yarışan Giovanni Franzoni gibi son derece yetenekli ve heyecan verici genç isimleri var. Federica'nın geçen yıl başardığı şey ise inanılmazdı, bunu Ester Ledecka'nın aynı Olimpiyatta hem snowboard hem de kayaktan altın madalya almasına benzetiyorum. Sofia içinse umarım yeni ekibiyle ve yeni servis elemanıyla o güven dengesini yakalar. Bir şeyler değiştiğinde zamana ihtiyaç duyarsınız, umarım Sofia kendine bu zamanı tanır ve hemen sonuç alamadığında kendine fazla yüklenmez.

Emma Aicher'ı izlediğinizde sizi en çok ne etkiliyor ve nerelerde gelişmesi gerekiyor? Geçtiğimiz yıl Mikaela Shiffrin'i genel klasmanda oldukça zorlamıştı, bu sezon Mikaela'ya karşı herhangi bir avantajı olduğunu düşünüyor musunuz?

Emma'da beni en çok etkileyen şey, herkesin işleri zorlaştırıp karmaşıklaştırdığı bir noktada onun süzülme hissini ve kayağı basite indirgeyebilme yeteneğini koruması. Hayatı karmaşıklaştırmayı severiz ama onun kadar sakin kalabilen bir karakteri görmek harika. Büyük slalom muhtemelen üzerinde en çok çalıştığı ve gelişmesi gereken disiplinlerden biri. Mikaela'ya karşı en büyük avantajı ise kesinlikle daha genç olması. Saf yetenek olarak bir avantajı olduğunu söyleyemem ama Kristal Küre için son ana kadar çok çekişmeli bir mücadele görebiliriz.

Mikaela Shiffrin'in bu sezon çok fazla slaloma girmeme kararı alması ve Petra Vlhova'nın da dönüşüyle birlikte genel klasman ve Kristal Küre mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu anda genel klasmanda Shiffrin ile başa çıkabilecek tek ismin Emma Aicher olduğunu düşünüyorum. Mikaela da bunun çok farkında, bu yüzden sürat disiplinlerine daha fazla ağırlık veriyor çünkü Emma'nın sürat disiplinlerinde kendisinden daha güçlü olduğunu biliyor. Slalomdan biraz uzak kalmasını dondurmaya benzetiyorum. Dondurmayı çok seversiniz ama her gün yemek yerine birkaç gün ara verirseniz bir sonrakini çok daha büyük bir arzuyla beklersiniz. Mikaela slalomda zaten ulaşılabilecek en üst seviyeye ulaştı, fakat Super-G ve inişte kariyerinin zirvesine henüz ulaşmadı ve sürat disiplinleri onun gibi olgun yarışçılar için çok daha uygundur.

Bulgaristan'ın üst seviyedeki tek kayakçısı Albert Popov. Slalomdaki yoğun rekabeti göz önüne alırsak onun geleceğini nasıl görüyorsunuz? Ayrıca Bansko pisti hakkındaki izlenimleriniz ve anılarınız neler?

Albert harika bir kayakçı ve Bulgaristan kayağı için büyük bir vitrin oluşturuyor. Erkekler slalomu inanılmaz derecede dar zaman aralıklarına sahne olan, gözünüzü karartıp tam gaz gitmeniz gereken çılgınca bir disiplin. Zihninizi tamamen serbest bırakıp adeta bir disko dansı gibi akmanız gerekir. Albert biraz tecrübe ve olgunluk katarak bu sezon podyumlar görebilir.

Bansko'yu ise her zaman çok sevmişimdir. Oradaki Super-G ve iniş pistleri son derece teknik, dik ve zorluydu. Teknik anlamda kusursuz bir kayakçı değilseniz Bansko'da hızlı kaymanız imkansızdı, zor ve dik koşullar iyi kayakçıların kalitesini ortaya çıkarır. Seyircisi ve coşkulu atmosferiyle her zaman en iyi anılarıma ve en iyi yarışlarıma ev sahipliği yaptı.

Şu anda yorumcu olarak görev yapıyorsunuz. Yorumculuk yapmak kendi kariyerinize bakışınızı değiştirdi mi? Ayrıca masanın diğer tarafında bir yorumcu olarak günümüz yarışçılarında fark ettiğiniz ve sporun gidişatını etkilediğini düşündüğünüz şeyler neler?

Evet, bakış açımı biraz değiştirdi. Bizim dönemimizde sosyal medya yeni başlıyordu ve sadece basit bir fotoğraf albümü gibiydi. Şimdilerde ise sosyal medyayı açtığınızda adeta bir içerik bombardımanına tutuluyorsunuz. Sponsorlar sporculardan sürekli paylaşım yapmalarını istiyor. Bunu ilk profesyonelce yöneten ve uzun vadeli başarı yakalayan isim ekibine bu işi devreden Marcel Hirscher olmuştu. Günün sonunda 24 saatiniz var, biz eskiden öğleden sonraları dinlenir, akşam 22.00’de uyurduk, gece 23.00’e kadar Instagram'da gezinmezdik. Daha iyi dinlendiğimiz için performansımız da daha yüksek oluyordu. Sosyal medyanın sporcuların, antrenörlerin ve tüm ekibin enerjisini ve odağını çaldığını düşünüyorum. Hayat ekrandan ibaret bir video oyunu değil, ekrana baktığınızda bir ayna görürsünüz ama kayarken dağdan aşağı inersiniz ve hareketin tam içinde olursunuz. Bu durumun genel olarak sporda performansı yukarı taşımadığını, aksine aşağı çektiğini düşünüyorum.

Her yıl Alpler'deki kayak merkezlerinin kapandığı, sezonun kısaldığı ve yarış organize etmenin giderek zorlaştığı haberlerini duyuyoruz. Kendi perspektifinizden bakacak olursanız, alp disiplini kayağın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Gerçekten çok zorlu bir tablo var çünkü yazlar çok sıcak geçiyor ve buzullar eriyor. Kulüplerin eskiden yaz aylarında Avrupa'daki buzullarda rahatça antrenman yapabildiği o zemin kayboluyor. Herkesin kalkıp Ushuaia'ya ya da Yeni Zelanda'ya kampa gitmesi mümkün değil. Bu nedenle Oslo ve Wittenburg gibi yerlerdeki kapalı kayak salonları yaz dönemi antrenmanları için geleceğin çözümü haline geliyor, tıpkı buz pateninde olduğu gibi alp disiplini de kapalı salon şartlarını düşünmek zorunda kalacak. Kışlar da her yıl daha ılıman geçiyor. Sölden'e giderken ilk kar kütlesini görüp kışın geldiğini sanıyoruz ama ardından gelen lodos ve ılık rüzgarlar karı hemen yok ediyor. Avrupa'da, Avusturya'da, İtalya'da kayağı canlı tutmak ve genç nesillere yazın da çalışma imkanı sağlamak istiyorsak, kapalı poligon tesisleri inşa etmeyi artık ciddi şekilde gündeme almalıyız.

Socrates Dergi