
Büyük Başlangıç, Büyük Tehlike
8 dk
Thomas Tuchel'in Ada macerası parlak bir şekilde başladı. Taktiksel zekâsıyla hep övülen Alman teknik adam, Chelsea'de neleri değiştirdi ve bundan sonra onu ne bekliyor?
Thomas Tuchel'in Chelsea'nin başına geçmesi, önce kulübün iki Alman transferi Timo Werner ve Kai Havertz'den verim almak istemesi üzerinden değerlendirilmişti. Genç teknik adam imzayı atmadan evvel Alman olması ve bu oyuncularla kurabileceği iletişim üzerinden yorumlanmıştı. Peki bir kulüp 130 milyon euro verdiği iki transferinden verim almak için diğer 25 oyuncuyu değerlendirmeye almayan bir hamle içine girebilir miydi? Kimi İngiliz kalem, girdiğine inanıyordu. Belki gerçekten de öyleydi. Ama Tuchel'in yaptıkları kısa sürede meselenin bundan çok daha fazlası olduğunu gösterdi.
Verdiği bir röportajda ilk maçı olan Wolves'a karşı oynayacakları dizilişi İngiltere'ye geliş yolunda uçakta ortaya çıkardıklarını belirten Tuchel'in Timo Werner'i yedek bırakması şaşırtıcıydı. Frank Lampard'la herhangi bir parlaklık ortaya koyamamış olan Kai Havertz'i sahaya atıp Mason Mount'u yedek kulübesine alışı da... Genç hoca maçtan sonra hayatının en adaletsiz forma dağıtımlarından birini mecburiyetten yaptığını belirtti ve oyuncularından özür diledi. Zamanla Timo Werner'i ilk 11'in değişmez isimlerinden biri haline getirdi fakat bir süre Kai Havertz'e karşı mesafeli tavrını sürdürdü. Wolves karşılaşmasındaki vasat performansı sonrasında genç yetenek Everton mücadelesine kadar yedi maç beklemek zorunda kaldı. Sakatlık nedeniyle dört maç kaçırması bu sürecin uzamasındaki faktörlerden biriydi. Zaten Burnley maçıyla birlikte Tuchel'in Havertz'e bakışının kısa vadede değiştiği de şu sözleriyle belli oluyordu: "Hâlâ çok genç bir oyuncu ve ilk kez yurtdışına çıkıyor. Burası Bundesliga'dan gelen oyuncular için temposuyla ve yoğunluğuyla zorlu bir lig. Ama zamanı gelecek çünkü çok yetenekli."
Chelsea, şu ana kadar Thomas Tuchel'le çıktığı 14 maçta on galibiyet ve dört beraberlik aldı. Evet, hiç kaybetmedi ama daha da önemlisi bu 14 maçın 12'sinde kalesini gole kapattı. Ondan önceki 14 maçta kalelerinde gördükleri 15 golü düşününce gelişim gerçekten muazzam. Peki Alman teknik adam bunu nasıl başardı?
"Wolves'a karşı tercih ettiğimiz 3-4-3 tamamen rakip odaklı bir yapıydı. Onlarla sahada en iyi eşleşebilecek sistemin bu olduğunu düşündük."
The Athletic'e verdiği röportajda Tuchel, 3-4-3'ün aslında genel bir yapı olarak ortaya çıkmadığını ifade etmişti. Fakat 14 maçın 13'üne bu şekilde çıkan Alman teknik adam, Leeds karşılaşmasına kadar dizilişi bozmadı. Oyuncuların yerini değiştirdi, farklı pozisyonlarda farklı oyuncular denedi, Kai Havertz'i en sonunda takımın bir parçası haline getirmeye başladı ama 3-4-3 sabit kaldı. Bu da muhtemelen ilk maçla birlikte ortaya çıkan resmin Tuchel'in çok hoşuna gitmesiyle alakalıydı.
Tuchel, geldiği günden bu yana sürekli bir kontra pres vurgusu yapıyor. Futbol fikrinin temeline, topa sahip olma teknik direktörlerinin birçoğunun yaptığı gibi gegenpress'i koyması, köklerini Bundesliga'da uzatmış biri için pek de anormal değil. Sonuç olarak Chelsea'nin oynadığı hemen her maçta topu kaybettikleri anda verdikleri pres reaksiyonunu ve topu geri kazanma sekanslarını artık bir Chelsea imzası olarak görebilirsiniz. Topun kaybedildiği anda top etrafına birikme ve eğer başarılı olunamazsa hemen alınan savunma şekli, hücum-savunma geçişleriyle birlikte nitelikli bir savunma yapısının da kısa sürede inşa edilmesinde kritik noktalardan biri. Bundesliga kariyeri boyunca hep top odaklı ve set oyununu oynama becerisiyle şöhret yapmış bir teknik adam için başlangıcın tamamen topsuz hareketler olması futbolun temel prensiplerine dair de güzel çıkarımlar yapma fırsatını izleyicilere veriyor.

"Premier Lig'in en iyi kadrosu Chelsea" görüşü, Tuchel'in başarılı girişiyle birlikte yeniden ortaya çıktı.
Lampard'la üretkenliğini belirli bir seviyenin üzerine hiç taşıyamamış ve özellikle derinde savunma yapan takımlara karşı sorun yaşamış Chelsea'de Tuchel'in gelir gelmez -alameti farikası olan konuda değil de- savunmayla işe başlaması, toplu oyunda gelişimi hâlâ sınırlı olan bir takımı beraberinde getirmiş durumda. Bu da 14 maçta iki gol yiyen Chelsea'nin bu süreçte 17 gol attığı bir denklemi ortaya çıkardı. Ondan önceki 14 maçlık periyotta ise 23 gol kaydetmişlerdi. Aynı yedikleri gol konusunda olduğu gibi bu da bize toplu oyun gelişimleriyle alakalı bir şeyler söylüyor gibi.
Ama ortaya çıkan sistem ve yapı getirilerinin yanında hemen her teknik adam değişikliğinde etkilenen şey ilk olarak futbolcuların performansıdır. Lampard'ın Reece James'e güvenip pek yüzüne bakmadığı Cesar Azpilicueta'ya -Antonio Conte'nin rolüyle- üçlü savunmasında yer açan Tuchel, yine Lampard'ın pek kullanmadığı Antonio Rüdiger, Andreas Christensen, Callum Hudson-Odoi, Jorginho, Marcos Alonso gibi oyunculardan büyük performanslar devşirdi. İngiliz teknik adamın kullandığı ama büyük verim alamadığı Mateo Kovacic, N'Golo Kante, Timo Werner, Kai Havertz, Mason Mount gibi oyuncuların sahada gösterdiklerini de kısa vadede en üst seviyeye çıkarmayı başardı.
A takımlar düzeyinde 2009'da başlayan teknik direktörlük kariyerinde Tuchel şu ana kadar nereye gittiyse başarılı oldu. On milyon euro bütçeli Mainz'ı Jürgen Klopp gibi başarılı bir teknik adamdan sonra alıp iki defa UEFA Avrupa Ligi'ne götüren Alman hoca, beş yıllık süreçte Bayern Münih, Borussia Dortmund, Schalke 04 ve Bayer Leverkusen dışındaki takımlardan daha fazla puan toplamıştı. Dortmund'da Pep Guardiola'nın Bayern'iyle mücadele edemedi ama iki sezon boyunca takımı hep heyecan verici futbol oynadı. Julian Weigl'dan çıkardığı oyuncu ve onun önüne koyduğu sol bek Raphael Guerreiro'yla oyun kurucu kenar Gonzalo Castro'dan oluşturduğu merkez orta saha, sezonun en etkileyici performanslarından birkaçına imza attı. Sorunlu Paris Saint-Germain'de büyük egolarla mücadele ederek Şampiyonlar Ligi'nde gördüğü final, yönettiği her takımda asgari başarı yakalamış bir teknik direktörü Premier Lig'e sunuyordu. Chelsea'deki başlangıcıysa kısa vadede hepsinin ötesine geçmiş olabilir.
Ne var ki bu beklenti ötesi başlangıçlar büyük tehlikeleri de beraberinde getirir. Lampard'ın laneti olan "Premier Lig'in en iyi kadrosu Chelsea" saptaması Tuchel'in başarılı başlangıcıyla birlikte bir kez daha benzer söylemleri ortaya çıkardı. Önümüzdeki sezonun en büyük şampiyonluk adayının Chelsea olduğunu iddia edenler de bu tehlikenin üzerine benzin dökmeye devam ediyor. Oysa ki Tuchel her zaman yaptığı gibi, sadece iki aylık bir süreçte bir kadronun ortalamasının üzerinde performans gösterdi. Bunun devam edeceğine dair bir garantiyi Premier Lig seviyesinde vermekse imkânsız. Ama sahada şekil olarak harika görünen 3-4-3, karşı pres, hücum-savunma ve savunma-hücum geçişleri, Timo Werner, Mason Mount, her oyunu oynayabilecek gibi görünen takım yapısıyla Chelsea, yeni hocasını mükemmel bir şekilde selamlıyor. Daha fazlasını gösterip gösteremeyeceklerini görmek içinse önümüzde heyecan verici 2021-2022 sezonu var. Chelsea taraftarı da bu süreçte fazlasıyla eğlenecek gibi görünüyor.
