Uzun Yoldan Geldik

Konyaspor, tarihinin en görkemli sezonunu geride bıraktı. Unutulmaz başarının mimarı İlhan Palut, Socrates'e konuştu.

Arhan Ata Pilavoğlu

Evet, Süper Lig'de genç antrenör çağının başladığı bir gerçek. Geçmiş yıllara nazaran daha fazla genç isim üst seviyelerde görev alıyor, pek çoğu yenilikçi tarzlarıyla dikkat çekiyor. İlhan Palut da o isimlerden biri. Ancak onu diğerlerinden ayıran keskin bir fark var. O, büyük bir camianın altyapısından yetişme veya elit bir teknik direktörün yardımcılığını yapabilme fırsatına sahip olmadı. Aksine, Türk futbolunun alt liglerinde uzun yıllar ikinci adam olarak görev aldı, zorlu koşullarda çalıştı, bulunduğu konuma hayli uzun bir yoldan geldi. 

Ve bugün, o uzun yola kaldığı yerden devam ediyor.

Çok görkemli bir futbolculuk geçmişiniz veya kariyerli teknik direktörlerler çalışma imkânınız olmamasına rağmen günümüzün en donanımlı teknik direktörlerinden biri olmayı nasıl başardınız? Arkada yatan meşakkatli bir çalışma var sanki.

Antrenörlük benim için bir sevdaydı. Ve sevdamın peşinden gittim. Korkunç düzeyde maç izledim. Saatlerce… Ümraniyespor'da yardımcı antrenör olarak çalıştığım süreçte İstanbul'daki tüm maçları izleme şansı elde ettim. O dönemlerde kendime ait oyun sistemleri oluşturmaya başladım. O oyun sistemini günden güne modifiye ederek, ayrıntılar ekleyerek kendime bir misyon edindim ve "Eğer bir gün teknik direktör olursam nasıl bir oyun oynatmak istiyorum?" sorusuna günlerce cevap aradım. 

Ümraniyespor'un tesisleri o zamanlar Hekimbaşı'nda bir prefabrik yapının içindeydi, derme çatma bir tesis. Oyuncular zaman zaman gece uğrar, çay çorba içerledi. Ne zaman gece gelseler, beni tahtada bir şeyler karalarken görürler ve "Hocam yat, yat! Bu saatte ne yapıyorsun?" derlerdi. Ben de "Ya ne yapayım be çocuklar, belki bir gün tüm bu notlar güzel bir kapı açar" cevabını verirdim. Düşünsene, üç büyüklerde oynamamışsın, futbol içi bağlantıların zayıf, görkemli bir futbolculuk kariyerin yok… Nereden, kim gelecek de sana bir hocalık görevi verecek? Bu yüzden o güzel kapı ancak ve ancak çok çalışarak açılırdı. Öyle de oldu. Hayat bana eğer yalnızca işine konsantre olup doğru çalışırsan istediğin kapıların er ya da geç açılacağını öğretti.

Bu noktada kendinizi Süper Lig'de çalışan diğer genç antrenörlerden farklı bir yere koyuyor musunuz? Ne de olsa herhangi bir camiaya ait değilsiniz, diğer hocalara göre alt liglerin sıkıntısını daha çok çekmişsiniz…

Bir insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biri, kendini aniden hazır olmadığı bir noktada bulmaktır. Ben Türkiye'de hangi yerde, hangi pozisyonda çalışılabilirse çalıştım. Süper Lig, 1. Lig, 2. Lig… Gözlemci, analist, yardımcı antrenörlük, sportif direktörlük, altyapı koordinatörlüğü… Her seviyede ne varsa yaptım, ne varsa! Her görevim beni bir sonrakine hazırladı. Ve böyle meşakkatli bir yoldan geldiğim için hiç şikâyetçi değil, aksine mutluyum. Hayat, beni hep bir sonrasına hazırlayarak yetiştirdi. Belki de bu sebeple gittiğim yerlerde yaşayacağım sıkıntıları daha az yaşadım.

Süper Lig'in kabuğunu değiştirerek genç isimlere şans vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu anda alttan gelen jenerasyonu çok başarılı buluyorum. Fakat bana sorarsan burada bir ayrımı iyi yapmak lazım. Oyun artık sizi genç veya yaşlı diye değil, tamamen iyi ya da kötü diye ayırıyor. Eğer yaşlıysa ve artık iyi bir teknik direktör değilse, elenecek. Eleniyor da. Aynısı genç hoca için de geçerli. Genç diye bir teknik direktörü bir kez denersiniz, iki kez denersiniz. On kulüpte denemezsiniz. Bu yüzden Türkiye'nin peşinden gitmesi gereken kavram hocanın gençliğine değil, iyiliğine bakması. Düşünsenize hocanın taktik bilgisi iyi, yönetimle iletişimi iyi, oyuncu iletişimi iyi, felsefesi iyi ama genç ve tecrübesiz diye iş bulamıyor. Hadi canım sen de! Varsın tecrübesiz olsun, ne olacak? Eğer siz görevi vermezseniz, bu adamlar tecrübeyi nerede kazanacak?

Konyaspor'daki başlangıç sürecinizi hayli merak ediyorum. Orta sıralardan aldığınız ve küme düşme tehlikesi yaşayan bir takım, bir sezon içerisinde şampiyonluk hayalleri kurmaya başladı. Takıma ilk geldiğiniz gün nelerin eksikliğini analiz etmiştiniz?

Psikolojik olarak son derece yıpranmış bir takım vardı karşımda. Özgüven sorunu yaşayan, oyun formatı olarak sorumluluk ve risk almayan, çok fazla garanti oynamaya çalışan ve üretimden kopmuş bir takım. Takım öylesine çekingen ve riskten uzak oynayan bir yapıdaydı ki rakip ceza sahasında ortalama topla buluşma sayımız yediydi. Şut demiyorum bak, dikkat et. Kafa vuruşu, dripling, pas da demiyorum. Sadece topla buluşma. Rakip ceza sahasında yedi kere topla buluşulur mu ya? Bunu dakikalık dilimlere böldüğün zaman takım neredeyse 15 dakikada bir rakip ceza sahasında topa değiyor. Olacak iş değildi. En kısa sürede bu sayıları 20, 25, 30'lara çıkarmamız gerekiyordu. Bu nedenle olabildiğince fazla ceza sahası içine koşu atan bir yapı oluşturmaya karar vermiştik.

Hücumdaki değişikliklerden bahsettiniz ama bu sezon ligi en az gol yiyen dördüncü takım olarak tamamladınız. Hatta Hatayspor'daki sezonlarınıza baktığımızda da benzer yapılarla karşılaşmak mümkün. İlhan Palut'a savunmadaki başarıyı getiren prensipleri neler?

Takım savunması genelde ağız alışkanlığıdır, ağızdan öyle kolayca çıkıverir. Ama hayır, takım savunması 11 kişinin birlikte yaptığı bir eylem olduğu için adı takım savunmasıdır. En öndeki oyuncudan, kaleciye kadar. Herkes bu savunmaya katkı sağlar. Ve sadece verdiğimiz roller özelinde değil, sıcak mücadelelerde de herkesten azim beklerim. Konya'da görmek istediğim şeyleri oyuncularıma aktardıktan sonra önce birinci, sonra ikinci ve son olarak rakip üçüncü bölge baskılarına kadar ilerledik. Nereye, ne kadar baskı yapabiliriz diye analizler yaptık. Ve tabii ki dörtlü savunma bloğunu olabildiğince dar tutmaya, hatlar arasına kimseyi sokmamaya gayret ettik.

Abdullah Avcı, savunmadan hücuma geçişi kurgularken "Savunma planınızı hücum geçişlerine bağladığınızda, oyuncularınızın savunma konsantrasyonları artar ve savunmayı daha efektif yapabilirler" demişti. Ligin en çok kontratak şutu çeken takımı olduğunuzu düşününce, benzer bir yapının Konyaspor'da da olduğunu söyleyebilir miyiz?

Abdullah Hoca benim çok uzun süredir üzerine düşündüğüm ama dillendirmediğim bir konuyu sana çok güzel özetlemiş. Hocanın dediği gibi kanat oyuncuları doğru savunma pozisyonunda durduğu zaman geçiş imkânınız bir anda maksimize olur. Rakip bekleri düşünün, oyunu genişletmek için çizgiye basarlar. Ama sizin kanat oyuncunuz tamamen çizgiye açılarak kanada basmaz, biraz daha içeride konumlanır. Bu nedenle iki oyuncu arasında neredeyse sekiz-on metrelik fark oluşur. İşte, tam burada kazandığınız bir topla genişlemiş rakip bekleri avlayabilirsiniz.

Bu sezon Konyaspor'un hemen her oyuna bir cevabı olduğunu gördük. Geriden oyun kurabildiler, üçüncü bölgede çoğalabildiler, iyi savunma yaptılar ve gerektiğinde geçiş oynadılar. Tüm bunları göz önüne getirince, İlhan Palut'un oyun felsefesi hangi oyuna daha yakın?

Bu soru anlatılması kolay gibi gözüken ama çok ayrıntılı bir konu. Pas oyunu oynamak istiyorum, bu net. Birinci bölgeden top ayağımda çıkmak istiyorum. Doğru pas açıları, doğru konumlandırmalarla. Savunmada ise hücum ederken kaybettiğimiz topları çok çabuk kazanmak ve oyunu yeniden pas oyununa döndürmek istiyorum. Fakat benim esas olmazsa olmazım, tempo ve ikili mücadele kararlılığı. Eğer oyuncu agresifliğine sahip olamazsanız, kendi oyun felsefenizi sahaya yansıtamazsınız.

Bana göre bu sezonun en flaş detaylarından biri de Konyaspor'un taç atışlarından beş gol atmayı başarmasıydı. Duran toplara bu kadar az önem verilen bir ligde taç atışlarına bile vakit ayırma süreci nasıl gelişti?

Çok önemli bir şey vardır futbolda, hazır sen taç sormuşken taç atışlarından örnek vereyim. Taçlarınızı yalnızca bir bölgeye atacağınızı rakiplerinize alıştırdıktan sonra, o alışkanlığa yalnızca yeni bir varyasyon, yeni bir bilinmez ekler, rakibinizi çok kolay şaşırtırsınız. Futbol, ne de olsa bir yanıltma sanatıdır. Bu nedenle rakibinizi yanılttığınız ölçüde başarılı olursunuz. Eğer rakibi taç ile yanıltabilirsem, o organizasyona çalışacağım, bu kadar basit. 

Sürece gelince… İlk olarak Skubic'in varlığı bizi taçlara eğilme düşüncesine itti. Çok uzun taçlar atabiliyordu, bunu biliyorduk. Skubic'e ek olarak forvet hattımızda Sokol Cikalleshi ve Ahmed Hassan gibi uzun, fizikli, rakiple boğuşabilen oyuncularımız vardı. Her tacı indirip gollük pas atmalarını elbette beklemiyorduk fakat inatçı yapıları sayesinde rakip savunmaları yerinden oynatabilir ve bize ikinci top kazanma şansı sunabilirlerdi. Tüm bu denklemleri düşününce, bizim taç atışlarına kafa yormamız gerektiğine kanaat getirdik. 

Onun haricindeki tüm duran top çalışmalarını, antrenörlerimiz kendi yaptı. Ben kenardan, kale arkasından sadece bir izleyici olarak seyrettim. Zaten maçlarda da dikkat ederseniz; korner, yan top, taç olduğu zaman ben kulübede oturuyorum. Bu konuda sorumlu olan antrenörümüz takımın görev paylaşımını sağlıyor.

Teknik ekibindeki antrenörlere bu kadar özgürlük tanıyan hocalara çok fazla alışkın değiliz.

Ben de bu yollardan geçtim. Ahmet Taşyürek'in yanında uzun yıllar yardımcı antrenör olarak çalıştım. O bizi öne çıkarmaktan imtina etmedi, tabii ki ben de imtina etmeyeceğim. Yardımcılarım benim için çok değerli. Hayata bence böyle bakmamız lazım. Bu oyun bir ekip çalışması. Kimse bireysel olarak başarılı olamaz bu oyunda. Unutma, yalnızca güçlü insanlar yardım isteyebilir. Bazıları yardım istersem güçsüz mü gözükürüm, aciz mi gözükürüm diye düşünür. Bunu düşünen bir insan esas aciz olan değil midir?

Röportaj boyunca rakip analizinden çok, kendi analizlerinizi eksiksiz yapmaya çalıştığınızı hissettim. Yanılıyor muyum?

Elbette rakibin her detayını inceliyoruz. Örneğin rakibin sağ beki nasıl? Sonuçta benim sol kanatta Zymer Bytyqi gibi bir tehdidim var, onu kullanmam gerek. Sağ beki pasifize etmek için arkasına mı top atmalıyım yoksa onu Bytyqi ile bire bir mi bırakmalıyım? Stoperleri geriye çıkarılan toplarda mı aksıyor yoksa yüksek orta yaptığımızda yan topları mı karşılayamıyor? 

Ama dediğin gibi ben büyük resimde rakip analizini tamamen kendi takımıma göre yapıyorum. Benim bir oyunum var. Rakip beni oyunumda nereden zorlayabilir? Ya da ben kendi iyi olduğum noktalarla rakibin neresini hırpalayabilirim? Bunları düşünerek rakip analizini yapıyorum. Analizin merkezinde bizim oyunumuz olmalı. Aksi takdirde oyunun rakibin oyununa çok bağlı kalıyor ve güçlü bir oyun yaratma şansını kaybediyorsun. 

Bu sezona dair hatırladığım detaylardan biri de Kayserispor maçı sonunda yaptığınız "Geldiğim günden bugüne kadar soyunma odasındaki en sert devre arası toplantımı yaptım" açıklaması…

Evet, onu ben de çok iyi hatırlıyorum. (Gülüyor.) Genelde sesim aynı tondadır, çok yükselmez. Ama o gün soyunma odasında çileden çıktığımı hatırlıyorum. "Ben Kayserispor'un 10-15 maçını izledim, en az üç tanesini de özel gözle analiz ettim, hiçbirinde böyle iyi bir Kayserispor görmedim. Bambaşka bir Kayseri takımı yarattınız," dedim oyuncularıma. "Hiçbir şekilde konsantre değilsiniz, hiçbir şekilde kendinizi maça hazırlamamışsınız. Benim size diyecek bir şeyim yok çünkü ortada bir oyun yok. Nasıl batırdıysanız, düzeltmek de sizin elinizde!" diyerek odayı terk ettim. Tabii bunları sana anlattığım gibi efendice anlatmadım. Burada söyleyemeyeceğim birkaç kelime arada kaynamış olabilir. (Gülüyor.) 

Ha, ben bu konuşmayı yaptım diye mi takımım böyle bir reaksiyon verdi, bilmiyorum. Futbolun bilinmezleri bunlar. Bazı takımlar antrenörlerin motivasyon konuşmasını çekiyorlar, sosyal medyada paylaşıyorlar. Ya senin yaptığın motivasyon konuşması en fazla oyuncuyu İstiklal Marşı'na kadar götürür. Oyun böyle bir şey değil ki. Bir haftalık çalışmalar, saatlik analizler yapmışsın, bağırma çağırma ile mi kazanacaksın sadece? Kayseri maçında içeri 2-1 geride girdik, ben bağırdım çağırdım, maçı 3-2 kazandık. Ee keşke maçın başında bağırsaymışım, hiç 2-0 olmazdı o zaman.

Bu takım şampiyonluk potasına girdiği günden bu yana sarf ettiğiniz bir cümle var: "Burada misyonumu tamamlamadan Konya'dan ayrılmak istemiyorum" şeklinde. Nedir bu misyon?

İnan ben de bilmiyorum! Misyonun tamamlanması insanın içinde hissedeceği bir şeydir. Bazen şampiyon olursun, büyük bir rahatlama gelir ve "Daha iyisini yapamam" der, kenara çekilirsin. Kimi zaman küme düşmekten son anda kurtulur, "Ben bu takımı seneye ilk beşe sokacağım" deyip yoluna devam edersin. Sonuçta sen istediğin kadar hayal et, hedef koy, bir şeyler tasarla… Senin dışında bu hayatı değiştiren o kadar çok parametre var ki. Önemli olan her zaman yüksek motivasyonla çalışmak. 

Hedefim yok mu? Elbette var. Ama kafamda ne bir tarih ne de bir şart var. Düzgün çalışacağım, sonrasında hayatın bana açacağı kapılardan birini tercih edeceğim. Zaten o hedeflere ulaşmak istiyorsan, işini en iyi şekilde yapacaksın. Zaten kontrol edemeyeceğin şeyleri düşünsen ne olur? Ancak gittiğin yolu sekteye uğratırsın. Oysaki önemli olan, yoldan keyif almak.

Elbette bu konuları konuşmak zor. Sorusunu sormak da öyle. Ancak Ahmet Çalık'ı anmadan geçmek de mümkün değil. Vefat haberini aldığınız günden neler hatırlıyorsunuz?

İkinci yarının ilk maçıydı, Sivas'a yenilmiştik. Ertesi sabah saat 9'da dişçi randevum vardı. Diş hekimi koltuğundaydım, telefonum çalmıştı. Kulüp menajerimiz Seçkin Özdil arıyordu. Şaşırmıştım. Beni o saatte hiç aramazdı. Dişçide olduğum için bakamadım. O aramaya devam etti... Bir terslik vardı, anlamıştım. Ama böyle bir şey... Böylesi nasıl gelir ki insanın aklına? "Kulüpte ufak bir sorun vardır herhalde" diye geçiriyordum içimden. 

Doktordan müsaade istedim, telefonu açtım. "Seçkin" dedim. "Hocam…" dedi. Ses gelmedi birkaç saniye. Ses gitti sandım. "Hocam, Ahmet Çalık öldü" dedi. Kapattım telefonu, koltukta kalakaldım. Birkaç dakika sonra haber sitelerinden telefonuma bildirimler gelmeye başladı. "Ahmet Çalık hayatını kaybetti" diyordu bildirimler. Anlam veremiyordum hiçbir şeye. O kadar garip geliyordu ki yaşadıklarım… Her gün kullandığınız telefona, yüzünü her gün gördüğünüz birisinin hayatını kaybettiği haberi geliyor. Hayatın nasıl bir şey olduğunu o gün daha iyi anlamıştım.

Vefatının ardından yediden yetmişe herkesin paylaşabileceği bir cömertlik, bir iyilik hikâyesi vardı.

Tesislerin giriş kapısı ile benim odamın arası otuz metredir. Ahmet'in tesise girdiğini ânında anlardım. Onun sesi, güler yüzü ve pozitif enerjisi yayılırdı her yere. Yanında biraz vakit geçirseniz enerjisi ile hemen yükselirdiniz. Antrenmanlarda da bir o kadar aktiftir. 5'e 2'de bile serttir, hataya tahammül edemez. Her zaman telkin etmeye çalışırdım onu "Ahmet sakin ol, arkadaşlarını sakatlayabilirsin" diye. Antrenman biterdi, sert oynadığı için en çok pişman olan da o olurdu. Hemen müdahale yaptığı oyuncuların yanına gider, onların gönlünü alırdı. O kadar da kolay gönül alırdı ki…

Mükemmel bir sporcu, daha da mükemmel bir insandı. Gördüğüm en yardımsever insanlardan biriydi. Birine yardım mı edilecek? Size daha haberi gelmeden Ahmet onu bir şekilde hallederdi, bize "Ahmet halletmiş" diye haberi gelirdi. Altından kalkamadığı bir şey olursa da herkesi organize eder, düzenli bir şekilde herkesin yardım etmesini sağlardı. "Veren el, alan elden üstündür" derler ya, ben bu kadar üstün bir el görmemiştim.

Sezon içindeki yokluğu ile başa çıkmak, psikolojik açıdan ne kadar zorluydu?

Gariptir, daha geçenlerde odama gelip benle bir şeyler konuşacakmış gibi hissettim. Sanki başka bir yere gitmiş de bizi ziyarete gelecek gibi bir his büründü içime. Hep yanımızda, hep tesislerde sanki. Aramızdan ayrılmadı da kısa bir süreliğine yok gibi. Her zaman aklımda. Analiz seanslarında geçmiş maçlardan doğru yaptığımız işleri göstermek istiyorum, birçok maçta Ahmet var. Pozisyon göstereceğim, içimden gelmiyor. Ben bile seyredemiyorum. Bazen televizyonda rastgele bir özet geliyor, kanalı değiştiriyorum. Kafamı kuma da gömmek istemiyorum ama yokluğunun acısı hepimizin içinde bir yerlerde duruyor. Bazı günler kalbimize çok yakın, bazı günler biraz Ahmet Çalık daha uzak. Ama hep oralarda bir yerlerde.

Devam etmek için üye ol

Socrates Dergi’ye üye olarak dergi arşivinden istediğin kadar yazıyı 7 gün boyunca ücretsiz okuyabilirsin!

Üyeliğin varsa

Bu içerik ve daha fazlası için Socrates Haziran 2022 sayısı