Veda

8 dk

Spor Sergi'deki ilk gün, kariyerimdeki dalgalanmalar, milli takım ve geride kalan unutulmaz günler. Senaryo ne olursa olsun hepsinde basketbol sevgisi vardı. Sırada veda var…

İlk basketbol maçım hakkında bana anlatılanlar, benim yaşım gereği hatırladıklarımdan çok daha fazla. Ancak hissiyatı, heyecanı, izleyeni etkilediğimi düşündüğüm zaman ortamda oluşan enerji, sonrasında oynadığım her maçta benimleydi.

Spor Sergi Sarayı'nda oynanan bir İTÜ-Eczacıbaşı maçıydı. O gün normal şartlarda takımda olmamam gerekirdi ama abimin takımında 10'uncu oyuncu olarak maça çıkmıştım; üzerimde ½ numaralı forma ile. Maçta neden ve nasıl oyuna girdim bilmiyorum -muhtemelen takımın antrenörü Cihansever (Yeşildağ) Abi daha iyi biliyordur- ancak eğlencesine oynanan o maçta kendimden hem yaşça hem de fiziksel olarak büyük abilere karşı sahadaydım. Taş çatlasın beş yaşındaydım…

Spor Sergi günlerinde basketbol maçları sabahtan başlarmış. Akşama kadar ana sahne, yani A takımların maçlarına kadar altyapı ve diğer liglerin maçları yapılırmış. İlk maç sanırım bizim oynadığımız maçtı. Sahaya girdiğimdeki atmosferi, izleyen kaç kişi olduğunu ve onların tepkilerini sizle paylaşabilmeyi çok isterdim.

Hakem Necip Kapanlı'nın çaldığı düdükle kendimi faul çizgisinde -hatta bir kaç adım potaya yaklaşmış bir şekilde- bulmuştum. Elimde, benden büyük gözüken basketbol topuyla sayı atmaya hazırlanıyordum. Basketbol sevgim belki daha önce başlamıştı ama o sahadaki o maç hikâyenin başlangıcı için çok uygundu…

O senelerde resmen abim Muratcan'ın kuyruğu gibiydim. Evden antrenman için çıktığında ben de onunla gidip İTÜ'nün Gümüşsuyu Kampüsü'ndeki salonunda kenarda koştururdum. Antremanları başladığında ya antremanları seyrederdim ya da -yerimde duramadığımdan- kenarda veya boş olan sahalardan birinde top peşinde koştururdum.

Bir gün alt salonda kendi başıma oynarken, üst salonun kapısı açıldı… Yukarda Marcel Mori beni çağırıyordu. Minik takım antrenmanı başlıyormuş. Yaşım tuttuğu için onlarla antrenmana çıkmam gerektiğini söylemişti.

Sene 1998, İstanbul'dan Paris'e giden uçakta 15 yaşlarında 10 çocuk. İçlerinden altı-yedisi en az altı senedir birlikte oynuyor. Artık kardeş kadar yakın olmuşlar, birkaçı da farklı şehirlerden ve takımlarda yeni katılmışlar takıma. Fransa'nın kuzeyindeki Le Portel şehrinde organize edilmiş bir turnuvaya gidiyoruz. Takımın en cılız, en ufak çocuğuyum. Aralarında oynayabiliyorum ama geriye dönüp baktığımda kesinlikle yeterli değilim. İki sene üst üste gidiyoruz turnuvaya; ilk sene dördüncü, ikinci sene şampiyon olarak dönüyoruz.

Birlikte geçen uçak ve otobüs yolculuklarının, deplasman ortamının ilklerini o takımla yaşıyoruz.

Bir insanın hangi şartlarda olursa olsun, dörtbeş yakın arkadaşının olması çok mühim. Ben çocukluğumda böyle bir takımda oynayarak 10'a yakın arkadaş kazanmıştım. Bugün hâlâ hayatlarımız bizi nereye çekerse çeksin, bir arada olabiliyoruz…

İTÜ zamanlarım o yıllardan itibaren biraz da garip geçiyordu. Omzumda 'Necati'nin oğlu' apoleti ile hem kibre kaçacak bir gururla hem de müthiş bir baskı ve ağırlıkla büyüyordum. Meşakkatli, bana basketbolu bırakmayı düşündürecek kadar zorlu geçen bir süreçteyken Beşiktaş günleri başlıyor. İhsan Bayülken'in antrenörlüğündeki takıma dahil oluyorum. Bu sefer İTÜ'deki konfor alanımın olmadığı bir ortamdayım ancak oyuncu, bir karakterim.

Beşiktaş Genç Takımı ile son sezonda -altyapıda oynadığım süre boyunca ilk defa- Türkiye Şampiyonası'na gitme hakkı kazanmıştık. Kayseri'de oynayacağımız turnuva için fazlasıyla heyecanlıydım. Gruplardan çıkamadık. Son maçı oynadığımızda ve kaybettiğimizde, soyunma odasına sinirli bir şekilde girmiştim… Su şişesine savurduğum tekme oturduğum bench'e denk geldiğinde ayak parmağımı çok kötü bir şekilde kırmıştım.

Kaseti ileriye sarıyorum, yaklaşık 10-11 sene sonrasına. Üniversite bitmiş, profesyonel kariyerin basamaklarını fazlasıyla şanslı bir şekilde tırmanmışım. 2010 Dünya Şampiyonası'nda 12 Dev Adam'dan biriydim artık. Eski basketbolcu, o dönemin antrenörü Serdoğan Ersözlü ile çocukluğum, altyapıdaki sporculuğum ve Kayseri'deki şampiyona hakkında konuşuyorduk. O sohbette bana anlattığı hikâye hem beni fazlasıyla şaşırtmış hem de "İyi ki yaşanmış" dediğim o 'tekmeye' geri götürmüştü.

Altyapılarda milli takım forması giyme fırsatını yakalayamamıştım. Gençliğimde anlamadığım bir durumdu bu. Öte yandan kendimi kanıtlamak için sahaya yansıttığım hırs ve azme de destek olmuş bir hissiyattı. Serdoğan Abi hikâyesinde Kayseri'deki o sakatlığım nedeniyle milli takım aday kadrosuna çağrılma şansımı kaybettiğimi anlatıyordu. "Keşke yapmasaydım" diyebileceğim bir an, "İyi ki de başıma gelmiş" diye düşünmeme daha da yardımcı oldu. Kendimi basketbolcu olarak kanıtladığım süreci başlatan bir noktaydı çünkü.

Sadede gelirsek... Doğduğum andan itibaren basketbolun içindeyim. Sahanın içi, son birkaç aydaki tecrübemi de düşünürsem her zaman özel ve büyülü olmaya devam edecek. Ancak her güzel serüven bir noktada bitmeli, bir sonu olmalı. Yazın başından beri bu ânın geleceğini ve yüzleşmem gereken zorlukların olduğunu tahmin ediyordum. Esasında vedanın olmadığı bir an bu. Basketbolun içinde doğdum, büyüdüm, kendimi tanıdım, kendimi tanıtma ve hikâyemi anlatma fırsatını basketbol sayesinde öğrendim. Aynı zamanda ondan kazandıklarımı basketbola geri verme fırsatını fazlasıyla yakaladım. Artık basketbola ve Türk sporuna profesyonel basketbolcu sıfatıyla olmasa da farklı şekillerde daha çok geri verme vakti olduğu kesin.

Bu yazıyı yazarken, teşekkür edebileceğim insanları düşünmeye de çalıştım. Liste uzadıkça uzuyor. Hem içine doğduğum aileye hem de sonrasında Ekin ile birlikte kurduğumuz ailenin varlığına hep şükrediyorum. Onlar sayesinde çok şey öğrendim, özverili geçen bunca yıla onların desteği sayesinde dayandım.

Oynadığım takımlardaki antrenörlerimle ve teknik ekiple hep kendimi besleyecek, kendimi geliştirmeye yatkın ilişkiler kurmaya çalıştım. Hepsinin arasında, Ergin (Ataman) Abi'nin yeri kesinlikle ayrı oldu. Ona buradan yazacağım bir teşekkürün yetersiz olduğuna eminim…

Socrates Dergi