Zihinle Yüzleşme

13 dk

Son dönemde sporcuların daha çok mental rahatsızlık yaşadığını ve bunu eskiye nazaran daha rahat paylaştığını görüyoruz. Amerikan Hastanesi Psikiyatri Bölümü’nden Dr. İsmet Bora ile bu durumu konuştuk.

Sadece spor değil, yaşamın her alanında mental rahatsızlıklar artık daha fazla gündemde. Biz de Kevin Love gibi ünlü örneklerden yola çıktık, İsmet Bora'nın rehberliğinde gündelik hayata uzandık.

Kevin Love, takımı Cleveland Cavaliers'ın 5 Kasım 2017'de Atlanta Hawks ile karşılaştığı bir maçta saha içinde rahatsızlık geçirmiş ve soyunma odasına gittikten sonra bir daha oyuna geri dönmemişti. Ardından The Players' Tribune için kaleme aldığı yazıda o gün sahada panik atak geçirdiğini itiraf etmiş ve "Bu üzerine konuşması ve yüzleşmesi zor bir durum ancak bunu yapmalıyım" sözleriyle sırrını kamuoyuyla paylaşmıştı. Benim de ilk sorum bu örnek üzerinden olacak; sizce bu kadar üst seviyede performans gösteren ve göz önünde bulunan sporcuların böyle bir rahatsızlık yaşaması sıradışı bir durum olarak kabul edilebilir mi?

Bir NBA oyuncusunun panik bozukluk yaşaması sıradışı bir şey değildir. Bu tıbbi bir durum, herkes yaşayabilir; konumundan, statüsünden bağımsız. Ancak tekil bir örneğe odaklanacaksak, kişinin bununla nasıl baş ettiğine ya da bunu nasıl yönettiğine bakabiliriz. Gündelik hayatın sıradan bir anında panik atak yaşamakla herkesin gözleri önünde bunu yaşamak arasında, en başta, doğuracağı sonuçlar açısından bir fark olduğunu söylemek lazım.

Sizden de dinlediğim kadarıyla bu Love'ın ilk kez yaşadığı bir sorun değilmiş, hatta aile geçmişinde de benzer problemler mevcutmuş. O yüzden, eğer sıradışı bir durumdan bahsedeceksek Love'ın bunu saha içinde yaşamış olmasına dikkat çekebiliriz; zira bu, aslında kendisinin süreci çok da sağlıklı yönetemediğini ve artık maç sırasında dahi bunu yaşayabilecek noktaya geldiğini gösteriyor. Benim asıl şaşırdığım ve ilginç bulduğum kısım da bu; çünkü bahsi geçen, nihayetinde yönetilebilir bir rahatsızlık ve bu konuda uzun süreli tecrübesi olan birinin profesyonel destekle bunun üstesinden gelmesi mümkün. Belki o gün fiziken de iyi durumda değildi ve hepsi birleşince önüne geçemediği bir senaryo ortaya çıktı ki bu da makul bir ihtimal.

Love gibi örnekler arttıkça benzer rahatsızlıklara sahip isimlere karşı yaklaşımı ölçebilir hâle geldik. İki örnek vereceğim... Koç Doc Rivers, "Elit oyuncuların çoğunda, bilhassa hiperaktivite bozukluğu gibi benzer sorunlar olduğuna inanıyorum" diyerek oyuncu tercihlerinde bunu önemsemediğini söylüyor. İsim vermek istemeyen bir yönetici ise "Aynı özelliklere sahip iki oyuncu varsa ve birinde benzer bir bozukluk olduğunu biliyorsam diğerini seçerim çünkü ilki bana saha dışında problem çıkarabilir" diyor. Oyuncuların da hâl böyleyken sıkıntılarını saklama eğilimi göstermesi normal gibi... Siz nereye yakınsınız?

Tarafların hepsinin kendince haklı olduğunu söyleyebilirim. Hiperaktivite bozukluğu (ADHD) bu tarz yüksek performans gerektiren alanlarda faaliyet gösteren insanlarda çok sık rastladığımız bir durumdur. Bu sayede enerjilerini atma fırsatı bulurlar ki biz de onları böyle alanlara özellikle yönlendiririz. Bu yüzden, elit sporcularda bu tarz bir bozukluk olması hiç de şaşırtıcı değildir. Düşünsenize; saha içinde kendisini hırpalayacak kadar mücadelelere girişen, sabah-akşam bu uğurda fiziksel efor sarf eden bir sporcu ne kadar sıradan olabilir? Öylesi bir mantalitenin farklı bir zihinsel dayanıklılık gerektirdiği çok açıktır yani.

Tabii burada ADHD'nin de çeşitli versiyonları olduğunu belirtmek gerek. Dikkat dağınıklığı vardır, hiperaktivite bozukluğu vardır... Sporcular da bu açıdan çeşit çeşittir; sorun çıkartanı vardır, tribüne oynayanı vardır, ilgi odağı olmak isteyeni vardır, agresifi vardır, rakibine karşı lüzumsuz tavırlar takınanı vardır... Dolayısıyla "Ben böyle bir oyuncuyla çalışmam" kısmı çok doğru bir tavır değil çünkü o bozukluğun ne olduğuna dair en küçük bir fark bile değişik yaklaşımlar gerektirir. Günün sonunda da bir sporcuyu değerlendirirken sahadaki performansına bakılması lüzum gelir ve mental anlamda yaşadığı sorunlar sahaya yansımıyorsa bunu bir değerlendirme kıstasına çevirmek abes kaçar.

DeMar DeRozan

DeMar DeRozan

Zirvede yer alan sporcuların sıradan insanlara kıyasla mental açıdan farklı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz o zaman, doğru mu anladım? Peki buna bir bozukluk mu yoksa ayrıcalık mı demek lazım?

Olumsuz anlamda bir ifade kullanmamız mümkün değil bence. Kişisel yorumum olduğunun altını çizerek söylüyorum; bahsi geçen sporcuların mental açıdan zayıf olmak bir yana, son derece güçlü olduklarına inanırım. Bu, bilimle uğraşıyorsan dâhi olmak gibi bir şey; faaliyet gösterdiğin alanın en tepesindeysen mental açıdan da diğerlerine kıyasla bir ayrıcalığın vardır. Bütün bu baskıyı yönetebilmek ve aynı anda üst düzey performansı stabil kılabilmek, sadece fiziksel özelliklerle açıklanamaz. Evet, hiperaktivite bozukluğu gibi durumlardan söz edebiliriz ama mental anlamda onları zayıf kılacak sorunları olduğunu zannetmiyorum. Aksine hepsinin özel insanlar olduklarına inanıyorum, yoksa sadece fiziksel güç ve yetenekle oralarda kalamazsınız, süreklilik başka bir şey. Dolayısıyla ‘fenomen’e dönüşmüş bir sporcunun güçlü bir mental bütünlüğe ve altyapıya sahip olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla.

Mental sorunlar yaşadığını ifade eden bir başka NBA oyuncusu DeMar DeRozan, "İnsanlar bize bakıp 'Sen her şeye sahip, her istediğini satın alabilecek biri olarak nasıl depresyona girebilirsin ki?' diyor. Dileğim, bize bunları söyleyenler öyle zengin olsunlar ki paranın her şeye çare olmadığını görsünler" diyerek farklı bir noktanın altını çiziyor. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?

Kendisine sonuna kadar katılıyorum. Şöyle açıklayayım: Depresyon, beyin kimyasının bozulmasıyla ortaya çıkan tıbbi bir rahatsızlıktır, dolayısıyla da çok paranızın, geniş bir sosyal çevrenizin, güçlü bir statünüzün olması gibi kriterlerden tamamen bağımsızdır. Bunlar insanı depresyondan ya da herhangi bir tıbbi rahatsızlıktan muaf tutmaz. Nasıl ki "Çok zengin biri tiroid hastası olmaz" diyemiyorsak, "Çok zengin biri depresyona giremez" de diyemeyiz.

Depresyonun tamamen sosyal ve çevresel faktörlere bağlı olduğuna dair bir inanış var ancak bu baştan aşağı yanlış bir yaklaşım. Depresyon dediğin; duygusal, düşünsel, bilişsel ve fiziksel birtakım değişikliklerin çok somut biçimde ortaya çıktığı tıbbi bir rahatsızlıktır. Sosyal ve çevresel açıdan kısıtlılık hâli elbette bir kırılganlık yaratabilir ancak böylesi bir rahatsızlığı sadece bunlarla açıklamak yersizdir. Bir hastalık geçirip kortizon tedavisi görürsünüz, olur; sivilce ilacı kullanırsınız, yan etkisi vardır, olur; genetik yatkınlığınız vardır, olur; üç-beş gün uykusuz kalırsınız, olur; uyuşturucu kullanırsınız, olur. O kadar çok sebebi vardır ki depresyonun...

Beyin kimyasının bozulması derken somut bir durumdan bahsediyorsunuz aslında, diğer mental rahatsızlıklar için de bu geçerli mi peki? Panik atak mesela...

Panik atak da bir tıbbi bozukluktur, fark yok. Bir tanıdan bahsediyorsak; anksiyete bozukluğu, OCD (obsesif kompülsif bozukluk), ADHD, depresyon, hepsi beyin endokrinolojisinin alanına giren tıbbi problemlerdir.

Hiçbiri "İyi düşün, iyi olsun" ile çözülecek rahatsızlıklar değildir yani?

Hiçbiri değildir, asla. "İyi düşünelim, iyi olsun", "Koşullarımız düzelsin, iyi olsun" gibi basit telkinlerle bir yere varamazsınız. O zaman sadece sporcular değil, parası olan kimse depresyona girmezdi ama biz her gün koca koca iş insanlarıyla, yöneticilerle, patronlarla ilgileniyoruz, onları hastanelere falan yatırıyoruz. Mümkün mü öyle bir şey?

"Mental hastalık dediklerimizin zatürre ya da tüberkülozdan farkı yoktur, grip neyse panik atak odur" diyebilir miyiz?

Tam olarak odur, hiçbir farkı yoktur. Beyin kimyan bozulur, o bozulduğunda da duyarlılık seviyen, duygu ve iniş-çıkış aralığın değişir. O yoğunlukta bir değişiklik de sorunlara sebep olur. Sadece depresyon olarak bakma; manik atak yaşayan var, "Ben dünyayı kurtaracağım" falan diyor. Bakarsan olumlu, değil mi? "Aman ne kadar güzel, problemi yok" diyor musun? Hayır. Zira realiteyle bağın kopmasının, olumlu ya da olumsuz diye tanımlanacak bir tarafı yoktur. Ya da korku hissi; bu da bir duygudur, yersiz bir korku duyarsın panik atak yaşadığında, değil mi? Tamam yersiz ama yaşıyorsun işte o anda ve tıbbi bir nedenle yaşıyorsun. Bunların hepsi kimyasal karşılıkları olan bozukluklardır ve tıpkı diğer hastalıklarda olduğu gibi, tedavileri için müdahale şarttır. Ama gariptir; grip ya da zatürre olduğunu söyleyip sahaya çıkmadığında kimse bir şey demez sana, "Dikkat etseydin sen de kendine, profesyonel sporcusun" diyen bile çıkmaz ama mental bozukluk yüzünden sahaya çıkmadığında herkesin gündemi bu olur.

Houston Rockets'ın asistan koçu John Lucas, bağımlılık mağduru sporcular için bir tedavi sonrası bakım programını yönetiyor. Ona göre NBA oyuncularının yüzde 40'ı mental rahatsızlık sahibi ancak sadece yüzde 5'i bunun farkına varıp yardım talebinde bulunuyor. Bu sizce rasyonel bir oran mıdır?

Depresyon üzerinden gidelim; hayatı boyunca en azından bir kez bu sorunu yaşayanların oranı, kadınlarda yüzde 15, erkeklerde de yüzde 8-9 civarıdır. Bu bahsettiğim, tek bir rahatsızlık. İrili ufaklı diğer rahatsızlıkları da hesaba katarsak üç aşağı beş yukarı aynı oranlara geliriz zaten. O yüzden, benim için bu oran sürpriz değil. Yardım talebinde bulunanların oranına gelirsek de gariptir ama insan her yerde aynı işte; NBA oyuncuları içindeki oranla Türkiye genelindeki oran neredeyse aynı.

Bunun sebeplerinden biri de insanların gündelik hayatlarında maruz kaldıkları uyarıcı miktarının yıllar içinde artması olabilir mi? 1990'lar başında cep telefonunun dahi olmadığı dönemlerde insanlar daha sakin ve basit hayatlar yaşıyordu ama zaman içinde günlük işleyişe dâhil olan enstrümanların sayısı arttı. Bu teknolojik devinime, insanlığın düşünsel ve bilişsel evrim hızı ayak uyduramadı gibi sanki, ne dersiniz?

Yaşam biçimiyle çok ilgili olduğu kesin, en azından fark edilme anlamında. Bir örnek vereyim; yaklaşık 25 yıl önce, çok ağır bir depresyon vakasıyla karşılaşmıştım. Kırsal kesimde hayatını sürdüren yaşlı bir çiftçiydi ve bize geldiğinde en ağır seviyedeydi. Çok güzel anlatmıştı depresyonu; "Kışın o kuru ağaçlar olur ya, onlar gibiyim, kupkuru" demişti. Yıllarca yaşamış bunu ama kırsalda işte, oturuyor evinin önünde bir tabureye, bağırmıyor, çağırmıyor ama hiçbir şeyden de keyif almıyor, yemiyor, içmiyor, olduğu yerde duruyor... Dönemin şartlarında amcanın bu hâli çok büyük bir iş gücü kaybı yaratmadığı için de fark edilmiyor ya da önemsenmiyor. Ancak şimdi, hayat bu kadar hızlı akarken, en ufak bir aksaklıkta hepimizde dışarıya yansıyor bu durum. Bize özel kalmıyor; çevreye, işe, aileye, hayatımızın her alanına sirayet ediyor.

Senin belirttiğin kısma dair de şunu söyleyebilirim; dikkat eksikliği/bozukluğu problemi yaşayan insanlardaki artışın bir nedeni de budur elbet. Bu kadar uyarana maruz kalmanın, hem de sürekli biçimde, bu rahatsızlığı tetikleyebileceği -hele ki çocuklarda- bir gerçek. Bir etkidir bu, hâliyle bir sonuç da yaratır. O anlamda, belki evrimsel boyuttan eşleştirildiğinde de içinde bulunduğumuz dönem biraz ayrı konumlandırılabilir ki özellikle sosyal medya çağıyla birlikte son on yılda hayatlarımızda çok büyük değişiklikler baş gösterdi.

Bu çağ sindirildikten sonra hayatlarımız yine yeni bir istikamete yönelecektir ancak ona da biz yetişemeyiz muhtemelen.

Socrates Dergi