
Ya Sonra
15 dk
Hayır, sonraki satırlar bir Ajda Pekkan şarkısını anlatmıyor. Ama gelecek için benzer kaygıları taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Konumuz, sporun geleceği. Ve aslında daha da fazlası...
Koronavirüs sonrası hayatın daha farklı olacağını söylememize gerek yok. Daha önce balıklama daldığımız pek çok alışkanlık, yeni dünya düzeninde değişmeye başladı bile. Peki hayatımızın büyük bölümünü oluşturan spor bu süreçlerden nasıl etkileniyor?
Maç Ritüelleri
"Yeni anormal normale hoş geldiniz…"
The Guardian yazarı Barney Ronay, 16 Mayıs 2020 Cumartesi akşamı kaleme aldığı yazısına bu cümleyle başladı. Yazının odak noktası, Borussia Dortmund'un Schalke karşısındaki galibiyeti ve yaşanan gol sevinçleriydi. Ronay, futbolda sosyal mesafeye alışmamız gerek diyordu. Zira dokuzuncu dakikada fileleri havalandıran Erling Haaland, gol sevincini takım arkadaşlarıyla sosyal mesafe kurallarına dikkat ederek kutlamıştı. Dünyanın her yerinde gündem olan bu kare, elbette doğru olan davranış biçimiydi.
Diğer taraftan Hertha Berlin'in Hoffenheim'a konuk olduğu maçta Hertha Berlin futbolcuları, gol sevinçlerini yaşarken sosyal mesafe kurallarından bihaber davranıyorlardı. Öyle ki Marko Grujic, takım arkadaşı Dedryck Boyata'yı yanaklarından öpmüştü. Elbette bu kare, hiç kimse tarafından hoş karşılanmadı. Hatta maçı anlatan Alman spiker çileden çıktı.
Futbolcuların ayrı bölgelerden sahaya çıkmaları, asla tokalaşmamaları, ısınırken birbirlerine son derece uzak durmaları ve soyunma odalarında alınan önlemler…
Bundesliga, tüm bu kararlarla birlikte başladı ve birkaç saatliğine tüm dünyanın futbol özlemini giderdi. Önlemler ciddi boyutlardaydı; hatta Dortmund Genel Müdürü Carsten Kraemer, "Oyuncuları koruma protokolleri pek çok sektördeki güvenlik önlemlerinin çok ötesinde" diyordu. Buna rağmen, yukarıda bahsettiğimiz iki gol sevincinde bile iki zıt kare ortaya çıktı.
Başka bir açıdan bakarsak, gol sevinçlerinden önce futbolcular sahada zaten birbirlerine pek çok müdahalede bulunmuşlar, temas etmişlerdi. En basitinden köşe vuruşlarında herkes dip dibeydi; konuşmalar, terler, dokunmalar... Kısacası, şimdilik gördüğümüz kadarıyla maçların başlangıcı ve bitiminde sosyal mesafeye sıkı sıkıya bağlı kalınacak ama 90 dakika boyunca her şey 'normal' devam edecek. Galiba, bu çelişkilerin de 'normal'leştiği bir dönem bekliyor bizi...
Yeni Kurallar
Ülkeler, genelde basketbol ve voleybol liglerinde 'Beyaz Lig' ilan edip futbol liglerinde ise ileri bir tarihi başlangıç olarak belirlemişlerdi. Bu tarihlerle birlikte, özellikle futbolda pek çok yeni kural konuşulmaya başladı. Bundesliga'da takip ettiğimiz üzere bu kurallardan işleme koyulmuş olanı şimdilik sadece oyuncu değişikliği sayısı ve ülke federasyonlarının takdirine bırakılan VAR kuralı. Takımlara tanınan beş oyuncu değişikliği hakkı, gereksiz duraklamaları engellemek için müsabaka sırasında oyunu en fazla üç kez durdurabilecek şekilde yapılabiliyor. Ya da devre arasında.
Diğer taraftan UEFA'nın bambaşka kural değişiklikleri ile ilgili olarak da IFAB (Uluslararası Futbol Birliği Kurulu) ile görüşme halinde olduğu, yabancı basının gündemini meşgul etmişti. Hatta bunlar arasında futbolun benliğini değiştirecek tasarılar da vardı. Örneğin, taç atışının artık ayakla kullanılması gibi. Elbette bu henüz sadece bir düşünce. Topun elle müdahalesini kesmek açısından mantıklı gibi görünse de yüz yıldan fazla süredir geçerli olan kuralın birdenbire değişmesi hemen hoş karşılanmayabilir. Ek olarak serbest atış kullanan oyuncunun kendine pas vermesi ya da tıpkı basketboldaki gibi oyunun durması ile birlikte maç saatinin de durması gibi futbolu epey değiştirebilecek önerilerden de söz ediliyor.
Çok sayıdaki kural değişikliğinin oyunu daha iyi bir noktaya mı götüreceği yoksa daha ziyade futbolcuların aklını mı karıştıracağı da soru işareti. Zira Fortuna Düsseldorf'un Paderborn ile berabere kaldığı maçın sonunda açıklama yapan Kaan Ayhan'ın kurallarla ilgili şu sözleri dikkate değer nitelikteydi: "Maçtan önce, maç hazırlığından daha çok sorunlarla ilgilendik. Maç esnasında da açıkçası pek düşünmeden, kendi kendimize soru sormadan oynamaya çalıştık…

5G ile birlikte medyada aracıların birer birer ortadan kalktığı veya değiştiği yeni bir dönem bizleri bekliyor gibi…
Dijital Dünya
Karantina günlerinde karşımıza sık sık çıkan sorulardan bir tanesi de tüketici hareketlerinin ne ölçüde değişeceği ya da aynı kalacağıydı. Socrates'in Mayıs sayısı için Uğur Gürses ile yaptığımız röportajda kendisi de bu konudan sıkça bahsetmiş ve tüketici davranışlarının asla aynı olmayacağının altını çizmişti. Peki, o meşhur "Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" sözü acaba maç izleme deneyimimizi de etkileyecek mi? Havas Media'nın yaptığı bir araştırma bu sorulara bir miktar cevap veriyor gibi aslında.
Öyle ki hazırladıkları "COVID-19 Zamanında Anlamlı Medya" isimli rapora göre tüketicilerin yüzde 67'si daha çok video izlerken bu kesimin yüzde 60'ı Twitch gibi online yayın platformlarında daha çok vakit geçirmeye başladığını, yüzde 50'si de canlı televizyon yayınlarını daha çok izlediğini belirtmiş. Geleneksel yayınlara bağlı kalmak ise büyük ölçüde haber kanalları ile sınırlanmış. Nielsen Araştırma Merkezi'nin araştırmasından anlıyoruz ki canlı yayın tüketiminde geçen yıla göre yüzde yüz artış olmuş durumda. Tabii ki bunun arkasında, özellikle pandemi sürecinde insanların yalnızlık hissinden çabucak kurtulmak istemeleri gibi sebepler yattığını görmek zor değil. Geleneksel medyada pek çok sektör için taşlar yerinden oynarken spor yayıncılığı, sabit kalması en zor sektörlerden biri. Zira son yıllarda sıkça bahsi geçen 'Live Streaming' meselesi, belki hemen olmasa bile büyük spor kanallarını epey endişeye düşürecek gibi görünüyor.
Tüm bunlara yardımcı olacak asıl konu: 5G. Zira 5G ile şu an kullandığımız teknoloji arasındaki en belirgin farklardan biri, görüntüler arasındaki süre kaybının sıfıra iniyor olması. Yani, stadyumda o an yaşananlar sadece televizyonlara değil, artık bilgisayarlarımıza ve cep telefonlarımıza aynı anda ulaşacak. Medyada aracıların birer birer ortadan kalktığı veya değiştiği yeni bir dönem bizleri bekliyor gibi…
Seyircisiz Sahalar
Dünyadaki hemen her sporun asli unsurları arasında hakem, oyuncular ve sporun yapılacağı saha yer alır. Peki bu ögeler arasında seyirciyi nerede konumlandırmak gerekir? Spor karşılaşmasının oynanması için seyirciye gereksinim olmadığı açık. Ama seyircisiz maçların oyunun ruhunu öldürdüğü ve sporcuların performanslarını düşürdüğü de yadsınamaz bir gerçek. Bu yüzden seyirci, bir nevi gizli asli unsur olarak tanımlanabilir. Kötü haber şu ki onlar olmadan spor karşılaşmalarını izlemeyi sevmesek de yakın gelecekte bizi başka bir senaryo beklemiyor. En azından The Guardian'a konuşan Dr. Will Bulsiewicz'e göre durum öyle: "Dürüst olmak gerekirse taraftarların stadyumlarda buluştuğu düzene gelebilmek için daha çok yolumuzun olduğunu düşünüyorum. Bunun için virüsün toplumlar için bir tehdit unsuru olmaması gerekiyor. Ek olarak düzenli test sayılarına da ihtiyacımız var. Michigan Stadyumu'nda 100 bin kişinin içine giren ve hasta olduğunu hissetmeyen bir insanı nasıl kontrol edeceksiniz?"
Evet, bir kişinin taşıyıcılığı bile toplumlar için hâlen büyük risk. Bu yüzden bir spor karşılaşmasını yerinde izleme hayallerimiz, muhtemel aşının bulunma tarihiyle belli olacak. Dolayısıyla "Tour de France seyircisiz olmaz abi" gibi söylemler, bu dönemde değişmek zorunda… Zira eğer spor yola devam etmek istiyorsa bunun bir süre seyircisiz olacağını kabullenmeli. Gerçeklerden kaçmanın kimseye, özellikle de toplum sağlığına faydası yok.

Bugünlerde kulüplerin taraftarlarına hiç olmadığı kadar çok ihtiyacı var. Ve işleri de çok zor.
Madalyonun diğer yüzü ise kulüplerin stadyum gelirlerinden mahrum oluşu. Yılda 40-45 karşılaşmada stadyumlarını tıka basa dolduran dünya devleri, saha içinde kullandıkları itici gücün yanı sıra saha dışındaki ekonomik güçten de mahrum olacak. Smith Üniversitesi ekonomi profesörü Andrew Zimbalist, bu durumu şu sözlerle özetliyor: "Aşı spor karşılaşması için şart niteliğinde ama hadi aşının olmadığını varsayalım. O zaman canlı spor maçlarını izlemenin tek yolu sosyal mesafe kurallarına göre düzenlenebilir. Dört koltukta bir insanların oturduğunu düşünürsek, bu da stadyum kapasitenizi yüzde 25 oranında kullanmak demektir. Yani 40 bin kişiden elde edeceğiniz geliri artık 10 bin kişiden elde etmeye başlarsınız." Tüm bu dış etkenler bizleri aslında basit bir muhasebe denklemine yönlendiriyor. Kasadan çıkan onlarca milyon doların yerine başka bir gelir kalemi gelmeli. Bugünlerde kulüplerin taraftarlarına hiç olmadığı kadar çok ihtiyacı var. Ve işleri de çok zor. Hepimiz gibi.
Yeni İpek Yolları
Evet, stadyum gelirleri kulüpler için ciddi bir önem taşıyor ancak yıllık bilançodaki amiral gemisinin yayın gelirleri olduğunu söylemeye gerek yok. Hafızaları tazelemek için Premier Lig'de geçen sene küme düşen Huddersfield Town'ın yayın gelirlerinden 96 milyon sterlini kasasına koyduğunu hatırlatmakta fayda var. Socrates'e de sık sık katkı veren spor hukukçusu Emir Güney, sporun durduğu denklemde kulüplerin bu devasa gelirden mahrum kaldığını şu sözlerle anlatıyor: "Yayıncı kuruluş parayı nereden kazanıyor? Bireysel abonelerden, kurumsal abonelerden ve yayın reklamlarından… Maçların oynanmadığı bir ortamda, yayıncı kuruluşun bu ödemeleri yapmamasını normal karşılıyorum ben. Kulüplerin bu konuda tabii ki eli kolu bağlı. Çünkü bu ödemeleri daha yapılmadan altı ay önce harcadıkları için haliyle zorda kalıyorlar. Bu da ne yazık ki yönetimsel bir zaaf. Diğer taraftan, dünya çapında bu ödemelere devam eden bir yayıncı kuruluş benim bildiğim kadarıyla yok."
Diğer yandan son yıllarda NBA çevrelerinde konuşulan "Normal sezonu kısaltalım mı?" fikri de bu süreçle birlikte çöpe gitmiş olabilir. Zira son tahminler, NBA'de zaten salary cap düşeceği için, 82 maçtan daha az maça inmenin imkansız olduğunu gösteriyor. Çünkü 82 maç, gelir kaybının büyümemesi noktasında önemli. NBA, sekiz milyar dolardan yedi milyar dolarlık bir gelire düşerken, elbette bazı kurallar değişecektir ama en azından maç sayısı onlardan biri olmayacak gibi görünüyor. Zira takımların o 82 maça ihtiyacı var...
İşin özü, kulüpler belki de en çok para kazandığı iki ekonomik kalemin yerini bir şekilde doldurmak zorunda. Bunu ne şekilde yapacakları ise tamamen farazi bir alan çünkü yakın tarihte gelirlerin bu denli musluk kapatmaya gittiği görülmemişti. Türkiye'den alışık olduğumuz destek kampanyalarının, kapsayıcılığı ve tanıtım imkânları sayesinde başvurulacak ilk yol olması muhtemel. Diğer yandan Avrupa'da daha yaygın olan kulüp üyelikleri hem taraftara verdiği aidiyet duygusu hem de somut karşılığıyla en rasyonel opsiyon gibi duruyor. Biraz daha varsayımsal tahminlerde ise dijital dünyanın meyveleri karşımıza çıkabilir. Sporcuların sanal imzaları ile düzenlenen hediyeler, dijital dergiler, yapay kombine ve formalar sizlere somut şekilde dönüş yapmasa da kulübünüzle bağlarınızı güçlendirmek ve destek olmak için bir opsiyon. Bu kadar çok varsayımın dahil olduğu ortamda kesin konuşmaksa elbette imkânsız...
Boşalan Kasalar
Stadyum ve yayın gelirlerinin kulüplerin ekonomik karnelerine etkilerini konuştuk. Sırada meselenin oyuncu tarafı var. Zira sporcuların her geçen sene büyüyen maaşları artık tepe noktasına ulaştı. Artık tek bir yıldızın, kulübün diğer bütün çalışanlarının maaşlarını ödeyebilecek seviyede kazandığını biliyoruz. Ama görünen o ki tüm branşlarda euro ve dolarlar, artık daha dikkatli bir şekilde kasadan çıkacak. Belki bu süreçte alınan derslerden, belki de kasada para kalmadığı için...
Örneğin, yeni rekor transfer bedelleri duymak birkaç senemizi alabilir. Dört sene önce 105 milyon euro karşılığında Manchester United'ın yolunu tutan Pogba'nın ayarlarıyla oynadığı markette; talebin azalmasıyla önce arzın, sonrasında da tavan fiyatın aşağı çekilmesi hayli muhtemel gözüküyor. En azından süper kulüpler için senaryo bu şekilde işleyecek. Peki halihazırda sıcak paranın yokluğunu yakından çeken kulüplere ne olacak? Tasarının o tarafı ise biraz daha karmaşık. Kulüplerin önünde muhtemelen iki farklı yol var. Birincisi; teoride altın, pratikteki üvey evlat olan altyapı meselesi. Maaş ve bonservisler yüzünden çarklarını döndüremeyen takımlar, düşük maliyetle yüksek verim almak istiyorsa onları yakın gelecekte özkaynak düzeninden daha sağlıklı bir rota beklemiyor. Ankaragücü teknik direktörü Mustafa Reşit Akçay, bu krizin nasıl fırsata dönüştürüleceğini kendi yöntemleriyle anlatıyor: "Yabancı transferi beş yıl yasaklanır. Mevcut yabancı oyuncularla da sözleşmeleri bittikten sonra yollar ayrılır. Akademilerdeki çocuklarımızı devreye sokarız, altyapıya önem veririz. Altyapı, futbolun cenneti ve cehennemidir. Zordur, cehennem gibidir. Çok güzeldir, cennet gibidir."

Donald Trump'a göre de UFC'nin dönüşü Amerikan halkına 'normale dönüş' mesajı vermek için sağlam bir fırsattı.
Holosko Modeli
Takas yöntemi, futbol dünyasında NBA'e nazaran daha seyrek kullanılmasına rağmen doğru parçalarla verim almak için gayet efektif bir metot. O zaman "Neden bu kadar az değiş tokuş görüyoruz?" diye sorabilirsiniz. Bunun başlıca sebeplerinden biri futbolun maaşlarda ayrı ayrı anlaşma ilkesini gütmesi. Eğer iki kulüp anlaşma sağlamak zorundaysa tavan ücretlerin aşılmaması gerekiyor. Örneğin Manchester United ile Arsenal arasında gerçekleşen Henrikh Mkhitaryan-Alexis Sanchez takasında Sanchez yeni kulübünde maaşını yükseltirken Mkhitaryan indirime gitmek zorunda kalmıştı. Takdir edeceğiniz üzere bu ve futbolu farklılaştıran başka nedenler, benzer bir uzlaşmayı zorlaştırıyor.
Fakat değişen spor dünyasında futbolun takas yöntemine çok daha sıcak bakması muhtemel. Kulüplerin istifade edemediği ancak kalitesiyle değerli bir takas aracına dönüştürebileceği pek çok oyuncu bulunuyor. Böylece azalan gelirler, bonservis giderleriyle daha fazla azalmıyor hem de kadroda istifade edilemeyen oyuncular kendilerine yeni bir yol açabiliyor. Kısacası, futbolda yeni modanın takas olması muhtemel. Öyle ki Juventus Sportif Direktörü Fabio Paratici, Avrupa futbolunda önümüzdeki sezon sıklıkla görebileceğimiz bir yolu bu sözlerle açıklamıştı: "Arthur-Pjanic takasını Barcelona ile görüşüyoruz. Diğer kulüplerle de görüşmeler yapıyoruz. Çok enteresan bir yaz dönemi yaşayacağız, o yüzden transferlerde oyuncu takasları yapmak gibi sık kullanılmayan yollar tercih edilebilir."
Yakın Temas
Derginin bu sayfaları için, "Acaba spor hangi yönleriyle değişir?" diye düşünürken aşırı temas içeren sporların yakın tarihte kısa süre için hayatımızdan çıkacağını düşünmüştük. Aslında bu satırları yine aynı konuya ayırdık. Ama doğrusunu söylemek gerekirse, mayıs ayının başındaki birkaç haberle mesele biraz farklı noktalara gitti… UFC Başkanı Dana White, 18 Nisan'da bir Kaliforniya kumarhanesinde etkinlik düzenlemeye çalışmış ama Vali Gavin Newsom ve Senatör Dianne Feinstein da dahil olmak üzere bazı politikacıların itirazları sonrasında organizasyon iptal edilmişti. Yani White için sağlık ve paranın bulunduğu bir terazide hangisinin daha ağır geldiği en başından beri belli gibiydi. Aslında UFC, her organizasyon gibi mart ayının başında maçlarını durdurma kararı almıştı. Ancak mayıs ayına geldiğimizde Birleşik Devletler'de hâlâ her gün bin insana yakın ölüm defterlere kaydediliyorken UFC, karşılaşmaların oynanması yönünde bir duyuru yaptı. Elbette seyircisiz şekilde... Ama bu, ringde her saniye birbirine temas eden iki insan olduğu düşünüldüğünde yine de epey korkutucuydu.
Donald Trump, Dana White'a karşı çıkmadı. Ona göre de UFC'nin dönüşü, Amerikan halkına 'normale dönüş' mesajı vermek için sağlam bir fırsattı. Elbette ekonomiyi düşünüyordu ve şov dünyası artık geri gelmeliydi. Karşılaşma seyircisiz olmasına rağmen, belli sayıda görevli basketbol ve buz hokeyi maçlarının oynandığı 15 bin kişilik VyStar Veterans Memorial Arena'ya konuşlanmıştı. Maçın burada oynanmasının tuhaflığını da maç sırasında orada bulunan ESPN yorumcusu Joe Rogan'dan daha iyi anlatan olamazdı herhalde: "Bu, biraz garip hissettiriyor. Mesela, bu kadar büyük bir yerde olmamıza gerçekten gerek var mıydı?"
Koronavirüs dünyada tepe noktasına çıkmışken, belki kısa süre için güreş gibi sporların olimpiyat takviminden çıkarılacağı bile konuşuluyordu. Tabii bu listeyi genişletip diğer dövüş sporlarını da ekleyebilirdik. Ancak, galiba spor dünyasında işler o kadar da olması gerektiği gibi gitmiyor. Evden çıktığı anda spor şüphesiz bazı değişimlerden geçecek ama ne olursa olsun, meselenin kalbinde derin çelişkiler yatacak
