• Röportaj

Format

Semih Saygıner, 17 yıl aradan sonra ilk uluslararası resmi turnuva şampiyonluğunu kazandı. Hem de kendini baştan aşağıya başka bir oyuncuya dönüştürerek…

Aras Yetiş

Profesyonel sporda alışkanlıkları ve öğrenilmiş teknik detayları değiştirmek hiç kolay değil. Semih Saygıner, kariyerinin zirvesinde yedi buçuk yıl ara verip masalara geri döndüğü 2014 yılından bu yana daha güçlü ve daha modern bir oyuncu olmak için büyük çaba sarf ediyor. Geçtiğimiz ay Şarm El Şeyh'te yapılan Dünya Kupası'nda zafere ulaşan Semih Usta; unutulmaz turnuvayı, geçirdiği dönüşümü ve üç bant bilardoya dair güncel fikirlerini, Socrates'e anlattı.

2018 biterken Bodrum'da buluşmuş, oldukça koyu bir sohbet yapmıştık ama o günden bugüne dünyada çok fazla şey olup bitti. O gün oyun anlamında kariyer seviyenize yaklaştığınızdan bahsetmiş, "Bundan daha iyi bilardo oynamadım" demiştiniz. Sizin için aradan geçen süre ve bilhassa pandemi dönemi nasıl bir tecrübeydi?

Bakarsanız tabii pandeminin zorluğu, insanlarda yarattığı etki, kayıplar… Bunlara hepimiz çok üzüldük. Hep birlikte zor bir dönemden geçtik, tabir yerindeyse evlerimize tıkıldık. Öte yandan bir sporcu olarak bu dönemin işime yaradığını düşünüyorum. Zira daha evvel bahsettiğim kendime ve oyunuma format atma sürecini tam anlamıyla becerebildim. Üzerine çalıştığım -pozitif anlamda- değişiklikler vardı, bunları bilardo kulübünde antrenman yaparken gerçekleştirmek zor. Oradaki antrenmanları tam bir 'detaylı çalışma' havasında yapamıyorsunuz. Evde masa üstünde çok zaman geçirdim. Sağlığıma dikkat ettim, bol bol spor yaptım.

Bir de istediğim birtakım teknik nüansları değiştirdim bu arada. Esasında başarılı olmak, beklediğim bir şeydi. Hatta son Dünya Kupası'na gitmeden önce, "I have big expectations" (Büyük beklentilerim var) diyordum. İngilizce söylemem de şımarıklığımdan değildi, herkese anlatmak istedim kendimi. Dolayısıyla çok da sürpriz olmadı bana. "Aha, kazandım" gibi bir durum olmadı. Fizik kondisyonum çok yerinde, antrenmanlar eksiksiz. Az önce antrenmanımı bitirip ofise geçtim. Sizinle konuşmadan evvel altı saat çalıştım. Başarı kimsenin başına gelmiyor. Bunu siz yapıyorsunuz.

"Bazen aynı vuruşu 350 kez yapıyorum, artık çuhada izler çıkıyor" gibi bir cümleniz vardı mesela. Bahsettiğiniz 'detaylı çalışmalar' bunlar mı?

Bugün bile aynı vuruşu yüz defa tekrarladığım oldu. Ne kadar çok tekrar yaparsanız, o vuruşlara dair bir his oluşuyor sizde. Maçta bir benzeriyle karşı karşıya geldiğinizde o hissi kullanıyorsunuz. Ayrıca teknik olarak vuruş pozisyonumda da değişiklikler yaptım. Topa vuruş biçimim değişti. Eskiden biraz daha toleranslı, toptaki kalınlıkları kullanarak oynayan bir oyuncuydum. Daha çok yeteneğimle oynuyordum ama uzun mesafede doğru kalınlıkla vurma oranım düşüktü geçmişte. Şimdi çok daha iyiyim. Bazı vuruş biçimlerinde eksiktim, bunları yapabilmem için teknik değişikliklere gitmem gerekti.

O zaman şu an daha da iyisiniz…

Kesinlikle, daha iyiyim. "Kariyerimdeki en iyi bilardoyu oynuyorum" cümlesini revize edebilirim. Ama sahaya yansıttığım kısmı hâlâ yüzde yüz istediğim gibi değil. Çünkü bir şeyi geliştirirseniz, geliştirdiğiniz şey sizde bir süre negatif etki yapar. Onunla meşgulsünüzdür, artık onu yolda yürür gibi insiyaki şekilde yapmak yerine düşünerek yapmanız gerekiyordur. Bu da performansım anlamında beni biraz geride tutuyor. "Dikkat et! Yine aynı hatayı yapıyorsun, ayağını tam basmıyorsun!" derken aslında maç performansı düşüyor. Bunun farkındayım. Dışarıdan biri belki, "Hahaha, kaçırdı!" diyordur ama bu işler öyle değil. Yaptığım değişiklikler oturunca daha da iyi olacağımı düşünüyorum.

Bahsettiğiniz teknik değişiklikleri biraz daha açma şansınız var mı?

Mesela benim sol ayağım zayıftı. Tam iyi basamıyordum vuruş esnasında. Şimdi dikkat etmeye başladım buna. Bunu tespit etmek de önemli. Dediğim gibi, dikkat ederken insan farkında olmadan vuruşla ilgili konsantrasyon kaybediyor. Ama sporcuyuz sonuçta… Bunların hepsini çözüp daha iyi performans yapmanın peşindeyiz. Deli işi bir oyunla uğraşıyoruz. Gerçekten deli işi. (Gülüyor.) O kadar büyük varyasyonlarla oynuyoruz ki… Açılış vuruşunu bilirsiniz, aynı noktalara konur toplar. Bunca yıldır maç oynarım, maç seyrederim, ben o elle konulan pozisyona yakınını dahi görmedim. Olmaz mı ya bir tane?

Bir örnek daha vereyim; Tayfun'la (Taşdemir) antrenman yaparken bir pozisyon üzerine tartışıyoruz. Ben vuruyorum, olmuyor… Sonra diyoruz ki "Bunu böyle yapmak lazım." Aynı pozisyonu koyup vurmadan önce topun başına geçiyoruz ama bakıyoruz, tam aynı pozisyon olmamış. Elle koyamıyoruz ya aynı yere… Sonuçta yılların birikimi var, hissediyorsun birebir aynı olmadığını. Onun için deli işi yani. Ben de biraz deliyim, oradan kurtarıyorum.

Değişikliklerden bahsederken bir de ekipman hususunu sormak isterim. Geçtiğimiz birkaç senede pool branşında epey yaygınlaşan karbon fiber isteka şaftlarını artık üç bant masalarında hatta sizin de elinizde görmeye başladık. Ahşap istekaya nazaran ne gibi farkları var?

Şu an dünyadaki en yüksek teknolojiye sahip isteka ile oynuyorum. Bu istekanın dip kısmı ve şaft kısmı iki ayrı yerde üretiliyor ama yan yana geldiklerinde mükemmel uyum sağlıyorlar. Özellikle ahşap istekalarda son bir dokunuş olurdu. Tornaya takar, şaft ile dip kısmının uyumunu ayarlardın. Bu tamamen karbon fiber bir şaft. Dolayısıyla isteka hususunda standartları sağlama açısından çok önemli bir adım. Predator, dünyanın en büyük isteka üreticisi. Pool'da yıllardır dünya çapında ama birkaç senedir üç bantta da varlar.

Açıkçası ben değişime çabuk adapte oldum. Anladım ki bu başka bir şey, daha iyi vuruyorsunuz topa. Ahşapla vuruş yaptığımızda farkında olmadan o ağacın titremesinden dolayı sapma oluşuyordu. Özellikle falsolu vuruşlarda… O sapmayı içgüdülerimizle tolere ederek vururduk. Şimdi nereye vurursak oraya gidiyor. Bunca yıllık kariyerimde az sayıda şaftım olmuştur ve kolay kolay değiştiremem çünkü aynı ağacı bulma ihtimali yok. Aynı ağırlığı yakalayamazsın ahşapta. Bu karbon fiber şaftlar 118 gram, birebir aynı. Dengesi, kalınlığı, her şeyi aynı. İki tane var elimde, istediğimi takıp oynuyorum. Sipariş edersem de aynısı gelir. Gayet memnunum bu durumdan.

Biraz daha tutucu yaklaşan oyuncular oldu mu?

Olmaz olur mu… "Ahşap gibi olur mu abi? Ben bununla yapamam" diyenler var çünkü yıllarca kendi istekasına alışmış, sapmayı bilerek atıyor. Şimdi alıyor eline bunu, topu tutturamıyor ya da yarım attığı topu tam görüyor. "Bu ne biçim isteka!" diyor adam. Halbuki nereye doğrulttuysan oraya gidiyor karbon istekayla vurduğun top. Bir tek topa yüksek falsoyla vurduğunuz zaman, çuha üzerindeki ilk dönüşünden dolayı küçük sapmalar olabiliyor. Onu da biliyoruz zaten.

Şarm El Şeyh'teki son Dünya Kupası'nda, sizi güncel teknik yaklaşımınız ve karbon istekanızla izleme fırsatı bulduk. Turnuvada kilit maçlar var ama son 16 turundaki Eddy Merckx mücadelesine ayrı bir parantez gerekiyor…

Elliye ulaşanın kazandığı maçta rakip 49'u bulunca herkes "Bitti" diye düşünüyordu. Ben oturduğum yerde "Fırsat gelirse her maçı döndürebilirsin" diyordum kendime. Ki bugüne kadar bir sürü maç döndürdüm. Bilardo böyle bir spor, bitmedi mi bitmiyor! Eddy, maç topları kaçırarak bana fırsat verdi. Çok hayati bir istekada 11 sayı çektim. Psikolojik olarak rakibimin üzerine çullandı bu durum. Bizim sporda böyle anlarda bir titrersin; "Geldi adam, kaçırırsam kaybedeceğim" dersin. Ben de doğru zamanda yüksek bir seri yaptım ve rakibimi baskı altına aldım. Son iki sayım çok zordu. 48-49'daki mesela… Orada ters bandı ve tuşu çok iyi ayarlamam gerekiyordu. Bir sıra daha versem adam belki bitirecek… O zaman elendim, geçmiş olsun. Futbolda iki pozisyona, boksta bir yumruğa bakar. Bütün sporların kendi içinde geri dönüşleri ya da oyunun kaderini belirleyen anları vardır. Benim oyunumda da 'o an' oluştu ve maçı çevirmeyi başardım.

Yarı finalde en büyük rakiplerinizden Torbjörn Blomdahl'ı gösterişli bir performansla geçtikten sonra finalde bir diğer dev isim, Dick Jaspers bekliyordu…

Dürüst olayım, bu hissi biraz unutmuşum. Ben sallanan, ara sıra performans yükselten bir oyuncu değilim. Ben 'winner' (kazanan) bir oyuncuyum. Kazanma içgüdüsüne ve o ruha zaten sahibim. Hatta çeyrek final, yarı final ve finallere çıktığım zaman çok daha tehlikeli bir oyuncu haline geliyorum. Bu hissi yeniden hatırlamaya çok ihtiyacım vardı. İkinci kariyerim dediğim dönemde, Güney Kore'de 2019 Survival Masters turnuvasını da kazanmıştım. Blomdahl, Jaspers ve Daniel Sanchez gibi rakiplerle oynamıştım. O da ikinci sınıf bir turnuva değildi ama bunun hissi bambaşka. Resmi bir uluslararası turnuvada 17 yıl aradan sonra şampiyon oldum. Benim için çok önemli bir adımdı. Rahatlattı, kendime güvenimi artırdı, eksiklerimi gösterdi…

Oyuncu arkadaşlarınızdan nasıl reaksiyonlar aldınız?

Onlar uzun ara veren ve geri dönüş yapan bir sporcunun psikolojisi nasıl olur bilmedikleri için, "Geç bile kaldı!" diyorlar. Turnuva öncesi antrenman yaparken, Jaspers'a "Benden yedi buçuk yıl tecrübelisin" dedim. "Nasıl olur?" diyor. E yedi buçuk yıl yoktum ben… Sporcular aktif spor yaşantısı devam ederken yeniliklere daha kolay adapte olabilir. Ben bir döndüm; oyun sistemi değişmiş, donanımlarım eksilmiş, maç tecrübem azalmış, yeni oyuncular türemiş… Biraz eski kalmıştım. Birçok konuda günceli yakalamak için büyük çaba sarf ettim. Ama arkadaşlarım epey mutlu oldu kazandığım için.

Yine Şarm El Şeyh'te yapılan bireysel dünya şampiyonasında düşen performansınızı neye bağlarsınız?

Pandemiden ötürü ilk kez şöyle bir şey yapıldı: İki hafta üst üste ara vermeden oynandı bu iki turnuva. İlk turnuvayı kazanan ben, dünya şampiyonasında gruptan çıkamadım. Hadi buyurun! Spor böyle bir şey değil, hele hele bilardo hiç değil. Rakibe saygı duyacaksın. O oynarken yerinde oturuyorsun ve yapabileceğin hiçbir şey yok. Bizdeki tabirle kimsenin eli armut toplamıyor. Kimse sana maçı hediye etmeye gelmiyor. Dolayısıyla bu şampiyonluk ve üstüne aldığım yenilgi beni acayip değiştirdi. Döner dönmez "Şunları şunları daha iyi çalışmam lazım" dedim. Umarım 2022 yılında, üzerine çalıştığım şeyleri biraz daha oturtup yine iyi turnuva performansları sergilerim.

'Üç Bant Dünya Kupası' ve 'Dünya Şampiyonası' kavramları da bu esnada bir parça karıştı…

Türkiye Bilardo Federasyonu ve menajerlik ofisimiz üzerinden, "Semih Saygıner, Mısır'daki Üç Bant Dünya Kupası'nı kazandı" diye servis ettik haberi. Herkes "Dünya şampiyonu oldu" diye yazdı. Aslında üç bantta dünya şampiyonası başka bir turnuva ki onu da hemen bir hafta sonra oynadık. Futbolda Dünya Kupası'nı kazanan ülke dünya şampiyonu olduğu için insanlar da böyle düşünüyor. Peki bizde Dünya Kupası'nı kazanmak, dünya şampiyonluğu ile eşdeğer mi? Evet, ama adı başka. Mesela son dünya şampiyonasında final oynayan Murat Naci, geçmişte iki Dünya Kupası kazandı. Tayfun keza aynı şekilde… O da iki Dünya Kupası kazandı. Bu turnuvaların hepsinde aşağı yukarı aynı oyuncularla oynuyorsunuz. Burada ikinci ya da üçüncü kategori yok.

Şampiyonluğunuzdan bir hafta sonra, bu kez Murat Naci Çoklu'yu kariyerinin ilk dünya şampiyonası finalinde izlemek size neler hissettirdi? Sonuçta bugün Türkiye'de bir üç bant ekolü varsa bunda payınız herkesten fazla…

Kıl payı kaybetti gerçekten. Arkadaşımız oynuyor, onun şampiyon olmasını isteriz. Niye başkası şampiyon olsun canım… Benim bilardo oynadığım ilk dönemde Türkiye'de kimse yoktu. Sonradan yeni bir jenerasyon geldi. Benim bu arkadaşlara direkt bir faydam olmuştur belki ama hiçbir zaman "Onlar benim öğrencim, ben onların hocasıyım" gibi bir tavrım olmadı. Öğretirsem de öğretmen edasıyla yapmam ve kimseye bunun havasını atmam. Çünkü onların emeğine, hırsına, azmine ve çalışmalarına saygısızlık etmeyi istemem.

Şu anda dünya klasmanının ilk yirmisinde dört Türk sporcu var. Ben, Murat Naci, Tayfun ve Lütfi Çenet… Arkadan başkaları geliyor. Peki, hangi sporda ilk yirmide Türkiye'den dört sporcu var? Ayrıca başka bilardo dallarında başarılı olmuş arkadaşlarımız var. Avrupa şampiyonlukları, dünya şampiyonlukları almışlar. Artistik branşta Hacı Arap Yaman ve Serdar Gümüş, kadınlar üç bantta Gülşen Degener ve Güzin Müjde Karakaşlı, pool'da Eylül Kibaroğlu… Sonuçta benden ibaret değil bilardo. Bugün Türkiye Şampiyonası ayağı kazanmak, neredeyse dünya şampiyonu olmak kadar zor. Tayfun'u, Murat Naci'yi, Lütfi'yi yenmek kolay mı? Dünyadaki herkesi yeniyor bu arkadaşlar. Ne mutlu bize!

Bunun altını kalın kalın çizmek isterim. Kendi alanımda bununla özdeşleşmiş olabilirim. Tekrar spora dönüp 57 yaşında Dünya Kupası kazanmak, kaba tabirle söyleyeceğim ama boru değil! Ama diğer arkadaşlarımızı unutmayalım. Kısa bir süre sonra ilk sekizde dört Türk olacağını düşünüyorum. Bunu söylüyorum çünkü onlardaki potansiyeli görüyorum. Benim başarım onları daha çok motive etti. Ben de onlarla beraber daha güçlü hissediyorum. Sonuçta spor yapıyoruz; motivasyon ve özgüven her şey.

Blomdahl, Jaspers, Zanetti, Sanchez ve siz… Bunu, zirvede otuz senedir aşağı yukarı aynı dört beş oyuncuyu gördüğümüz için soruyorum: Üç bant bilardoda sivrilmek, en iyiler arasına girmek neden bu kadar zor?

Deli işi yapıyoruz demiştim ya; üç bant bilardo o kadar deli işi ki… Oyun bu saydığınız isimlerden, hepimizden daha büyük. Bazen öyle bir dizilim geliyor ki oyuncuya, bir sürü tolerans var vuruşta. Birazcık kalın vuruyorsun sayı oluyor, birazcık ince vuruyorsun yine sayı oluyor… "Kim yenecek beni?" diyorsun. Bunu ben demiyorum tabii de böyle düşünenler var. "Bu performansı her zaman gösteremiyorum" diyor sonra. İyi de her zaman o pozisyonlarla mı oynuyorsun? Oyun sana bir pozisyonlar vermeye başlar, gözüne far tutulmuş tavşan gibi kalırsın. O yüzden öğrenilecek şey çok fazla. Ustalaşmak uzun zamana yayılıyor, üç senede dünya çapında oyuncu olamıyorsun.

Ayrıca artık bütün sporlarda yaşın ilerlemesinin de payı var bunda. Eskiden 35 yaşında futbolcu bulamazdın, şimdi kırk yaşın üstünde aktif oynayanlar var. Bütün branşlarda yaş ileri gitti. Bilardoda da ileri gitti ama bizim jenerasyonda kendine bakmayan, zinde ve kondisyonu yerinde olmayanların döküleceğini düşünüyorum. Yeni çağa adapte olamayanlar var. Şaka değil, altmışa gireceğiz bir süre sonra. Eğer kendini yaşlılığa iyi hazırlamadıysan işin zor.

Bak mesela okuduğum komik bir yorumu paylaşayım... Geçenlerde Ekşi Sözlük'te birisi şu minvalde bir şey yazmış: "Çok uzun süredir takip ederim adamı, yıllardır şampiyon, yaşı da var. Sol frame'de adını görünce öldü zannettim, meğer turnuva kazanmış herif." Bence en esprilisi buydu. Çok hoşuma gitti çünkü biz altmış yaşında ölmeyi düşünen bir toplumuz. Böyle ironik de bir durum var. Baba, yaparsın sen niye hazırlanmıyorsun? Sen niye kendine dikkat etmiyorsun? Yap! Altmış yaşında fit ol. Dünya hali belli olmaz. Belki hastalık olur, başka bir şey olur ama biz elimizden geleni yapalım. Ben bu kafada bir insanım.

Altmışlarınıza yaklaştığınız şu günlerde metodik ve sonuç odaklı oynadığınızı söylemek mümkün ancak geçmişte yeteneğine bel bağlayan ve göze hoş gelen vuruşlar arayan bir oyuncuydunuz. Röportajın başında konuştuğumuz noktaya dönerek bitirmek istiyorum: Bu dönüşüm sizi mutlu ediyor mu?

Kesinlikle. Sık sık tekrarladığım gibi kendime format atmak zorundaydım. Eskiden bir oyuncunun bu oyun stiliyle yaptığı hatalardan ceza yiyeceği rakip sayısı üçtü, şimdi elli oldu. Artık başarılı olmak istiyorsam mümkün olduğu kadar stratejik, hatasız, pozisyonları en iyi şekilde değerlendiren bir oyun stiline sahip olmam gerekiyor. Ben de başarılı olmak istiyorum. Kimseyi eğlendirmek gibi bir niyetim yok. (Gülüyor.) Bunu yapmak zorundaydım ve yaptım.

Devam etmek için üye ol

Socrates Dergi’ye üye olarak dergi arşivinden istediğin kadar yazıyı 7 gün boyunca ücretsiz okuyabilirsin!

Üyeliğin varsa

Bu içerik ve daha fazlası için Socrates Ocak 2022 sayısı